OKUDUKÇA – 4 Kasım 2025 / Salı
Shakespeare Oyunculuğu adlı kitabı soluksuz okuyorum. Akıcı, yalın, merak uyandırıcı. Sigara molası veriyorum, odadan çıkıyorum, balkona geçmek düşünmek için bir mola ama hemen geri dönmek istiyorum. Bu ayrılışımda da yazmak mı, okumak mı arasında kaldım. Bilgisayarı açtım…
Hamlet çatışmalara girmek istemiyor mu; bu mu çatışması? Kılıcını kullanmaması kralı dua ederken gördüğünde. Bir bahane dua ederken ölürse cennete gideceğini düşünmesi. Olmak ya da olmamak derken de Shakespeare asıl çatışmaya mı parmak basmakta. Ölüm ve yaşam. Ne ilginç ki çoğu zaman ölümsüz hissederiz de ölümü düşününce kalıcı bir şeyler yapmaya çalışırız bizden geri kalabilecek bir şey. Bütün mesele bu mu?
Hamlet’i okurken bazen birkaç defa okuyorum. Çünkü iç sesimin tonu, vurgu sanki uymuyor, iyi canlandıramıyorum. Bir daha okuyorum. Virgüllere dikkat ediyorum, ünlemlere, soru işaretlerine. Bir oyuncu rolünü ezberlemek dışında sahnede defalarca prova ediyor, ya ben? Ne tam bir kostüm var gözlerimin önünde ne de canlı bir yüz. Ses. Sadece ses. Gözleri görmeyen biri gibi. Sessizce, sadece kendim için kendime.
Bugün yazdıklarımda çatışmaların olmamasını yeniden düşündüm. Çatışmalı bir ortamı terk etmek bir başarı mı? Çatışmalardan gerçekten kaçabilir miyiz? Yoksa yok varsaymak mı, kabul etmemek mi bu?
Bu okumalar beni en baştan korkutuyordu. Bir türlü okumaya başlayamamıştım. Bu sezgiyi şimdi anlıyorum. Ne kadar kaçarsan kaç, her şey gözlerinin önünde olacak. Elindeki kılıcı ya da kalemi, eğer ki taşıyorsan ya kendini ya da bir başkasını öldüreceksin demektir sonunda. Yok düşünme bunları. Şiirsel olmaktan uzak dur. Ne trajedi ne de dram. Hayat kendi yolunda bal gibi de akmakta. Düşün pastırma yazlarının yaşandığı güz mevsiminden bir gün bugün. Ne sıradan bir gündü oysa. Okuyup da görünce yaşananları… Ne acı! Merak etme ne olur. O merak sonunda, senin yaşadığın bir rol olacak. Neden diye sorma. Kaderi düşünme. Kader yazıcılarını da öldürdüler. Ya da öbür dünyadan hortlayıp geldiler.
Sanat gerçek değil de yalansa eğer; yazdıklarım da ya gerçek ya da yalan. Okumak istiyorum. Başkalarının yalanları ya da kendi gerçekliklerini okumak; Shakespeare üzerinden.
Neden ben? Bu soruyu sık sık duyarım. Yanlış soruymuş. Niçin ben, demeliyim. Bu okumalara neden ben, değil; niçin ben devam ediyorum? Altı ay sonra soruların yanıtını alacağım. Bir oyuncu olsaydım da bugün oynadığım rolden farklı olamazdım. Acemi. Hep acemi. Artık sorun değil. İyi rol yapmak değil amacım. İyi rol kapmak da değil. Ama okuduklarımı kendim için kendime seslendirebilmek için Shakespeare okunmalı. En çok korktuğum yazı dilimi etkilemesi. O yılları canlandırmak değil amaç, bugünün hakikatinden uzaklaşmamalı. Belki aynaya bakmalıyım; hem de sık sık.
30 Ekim 2025 / Perşembe
III. Perde ve 2. Sahne, şatoda bir salon. Sahneye Hamlet ve üç oyuncu girer. Hamlet’in konuşmasıyla başlar oyun. Sayfa 76 ve 77.
“Verdiğim parçayı, ne olur, dediğim gibi, rahat, özentisiz söyle. Çünkü birçok oyuncular gibi söz parlatmaya kalkacaksan, mısralarımı şehrin tellalına okuturum daha iyi. Elini kolunu havalara savurma öyle; ölçüsünde, tadında bırak her şeyi. Duyduğun coşkunluk bir sel, bir fırtına, bir kasırga gibi olsa da, onu dindirecek bir hava bulmalı, buldurmalısın. Doğrusu, yürekler acısı geliyor bana gürbüz bir delikanlının takma saçlar sakallar içinde, bir acıyı yüreği paralarca, didik didik ederce bağırıp halkın kulaklarını yırtması; halk ki çok kez anlaşılmaz, dilsiz oyunları, gürültü, gümbürtüyü sever. Bir oyuncu Termagant’ın kendisinden daha yaygaracı, Nemrut’tan Daha nemrut oldu mu, hak ettiği şey kırbaçtır bence. Bu hallere düşme rica ederim.”
*
Gün içinde Shakespeare Oyunculuğu kitabını okudum. Çok severek okuyorum. Saatler ilerleyince ara vermek zorunda kaldım. Hamlet’i bitirmem gerekiyordu. Yoo yine başlamadım. Youtube’dan paylaşılan seslendirmeleri ve oyunları izlemek istedim. Seslendirmelere ne yazık ki devam edemedim. Biri, okuyucunun durakladığı yerlerde derin bir nefes aldığı işitiliyordu. Noktalama işaretlerini görmüyordu. Bir diğerinin ses tonu uygun değildi; kulağıma seslenmediği için nasıl okuduğunun üzerinde durmadım. Oyunlara baktım. Birisinin girişi çok neşeliydi, gençler eğlenceye çıkacakmış gibi ellerini kollarını sallayarak gülerek sahneye girdikleri gibi bu eğlenceyi de uzatmışlardı. Kraliçe konuştu ve o ses oldukça yüksek geldi yine de oyuncuların gülme seslerini bastırmaya yetmiyordu. Kapattım. Bir diğeri de olmadı. Kapattım. Kitabımı açtım. En iyi seslendiren yine iç sesimdi. Neyse ki iç sesimin tonunu ayarlayabiliyordum ama sık sık geri dönüp tekrar okumak zorunda kalıyordum. Zihnimde canlanan “Şatoda bir salon.” diyorsa boş bir salon görüyordum. Tiyatro sahnesi gibi oldukça sade bir salon. Oyuncularımın yüzleri yok ama sadece yüzleri yok. Sinemalarda, tiyatrolarda gördüklerimle tam o yılları göstermese de eski çağları canlandırdığımı düşünüp bütün gücümü seslendirmeye veriyordum. Alıntıladığım yeri tekrar okumak için ara veriyorum.
*
“Duyduğun coşkunluk bir sel, bir fırtına, bir kasırga gibi olsa da, onu dindirecek bir hava bulmalı, buldurmalısın.” S.77
Seslendirmem gizli olduğu için rahatım ama için aynası olan sözcükler beni korkutuyor. Zaman zaman düşünürken içimdeki coşku selini ve öykünmeyi engelleyemiyorum. Bu hoşuma gitmiyor. Bunu “dindirecek bir hava…”.
Ben de okuduğum kitapta, bir oyuncunun rolüne hazırlanışı ve dikkat edecekleri üzerine yazılanları okurken; acaba ben nasıl okumalıyım, diye düşünüyorum.
Yanlış okumaları düşünüyorum. “Piyano çalanı değil de, piyanoyu akort edeni dinlemek gibi oluyor değil mi?” diyor s.122’de tiradın başka türlü yazılışını örnekleyerek. Şöyle devam ediyor. “Oyuncunun en önemli amacı, anlaşılır olmaktır. Bizi söylediklerini dinlemeye zorlamalı ve peşinden sürüklemesini becermelidir.” “Oyuncunun görevi, metinde bulunan insancıl yönleri ortaya çıkarmaktır.”
Bir oyuncunun karakterin geçmişini öğrenmesinin ona yararı olmayacağını yazıyor. Ben de oyundaki karakterlerin geçmişleri üzerinde durmuyorum. Ama başka hikâyelerle karşılaştırıyorum. Benzer olayları anlatan hikâyeler vardır elbette; krallar, öç almalar, aşklar, intikam, hırs, suçluluk, savaş… Ama her anlatılan farklıdır. Shakespeare’in yazdıkları ise çok farklı; bir benzeri yok.
“Shakespeare, sözcük-resimlerini her zaman için “hayale” dayandırmaktaydı. Yaratacağı kişinin nasıl yürüdüğü ya da kime benzediği onu fazla ilgilendirmiyordu. Shakespeare’i asıl ilgilendiren, o kişinin dünyaya nasıl baktığı ve duygularını nasıl dile getirdiğiydi.” S. 106
Hamlet’i düşündüğümde biraz etkilendiğimi kabul etmeliyim. Çünkü benim anladığım Hamlet gerçekten iyi bir insandı ve intikam almak istese de eyleme geçmiyordu. Bir kez kralla karşılaştı o anda da kral dua ediyordu. Öldürmeyi düşündü ama sonra dua ederken ölmesi onu cennete götüreceğini düşünerek vazgeçti. Hiçbir zaman kralın karşısına çıkmadı. Çatışmadan kaçtı. Bahaneleri vardı ya da yoktu. Ama Tanrının onun için yazdığı kaderden kaçmayı başaramadı. Kral onu öldürmek için yaptığı planlarıyla, kendi kaderine de teslim olmuş oldu. Biraz kendime benzettim. Çatışmalardan kaçmanın çözüm olmadığını er ya da geç kaderinle karşılaşacağını düşündüm. Eğer bir iç sesin varsa bu en tehlikeli silahtır. “İnsanlar, kadın olsun, erkek olsun, çoğunlukla göründüklerinden çok başka karakterlere sahip olabiliyorlardı.” S.103 Bu cümleyi Shakespeare için kurulmuş olduğunu söyleyeyim.
“Kitap okuyan biri, sözcükler arasında seçim yapabilir, duralar, atlar, hatta düş bile görebilir. Ancak, dinleyen kişi, dile getirilen sesleri takip etmektedir ve seslere ritim, kişinin anlayışını da etkileyecektir.” S. 86
Okurken söylediklerini kabul ediyorum, deneyimledim. Ama kendi sessiz seslendirmemi de takip ettiğimi söylemeliyim. Ritim sesimde de vardı, vurgu vardı. Geri dönüp tekrar okuduğum da çok oldu. En azından Hamlet okumamda böyle oldu.
Tirad ya da şiir yazmamaya dikkat etmeliyim. Kontrollüyüm. Öykünmece olmamalı. Bir sayfasını açıyor ve yüksek sesle okuyorum. Yok okuyamıyorum. Sessiz okumayla yetinmem gerekiyor. Düş görmedim de canlandırdım sahneleri. Ama kurgu dışı okumam beni daha çok besledi ve düş kurdum. Öykündüm de diyebilirim. Bir de verdiğim molalarda saçmaladığımı fark ettim.
Hani o sıcak şarabın tadına vardığında aşkın tadı sanmıştın. Ara vermeliyim uçmak için biraz kafayı dumanlamalı…
Hamlet’te “Neler okuyorsunuz efendim?” diye sorar Polonius. O da yanıtlar “Kelimeler, kelimeler, kelimeler!” s.52 Shakespeare’in kullandığı kelimeler bir araya geldiğinde ya da şöyle demeli ardı ardına dizildiklerinde büyülü olur. Bu kadar büyüye ulaşılması güç olmalı.
Shakespeare Oyunculuğu, Adrian Brine- Michael York / İş Kültür Yayınları, 2000 Kitap üzerinden okumalara yeniden döneceğim ama şimdi Hamlet’i kapatmam gerekiyor. Hamlet beni etkiledi ama bu etkiyi abartmamak için de çabaladım.
“Fazla durgun da olma; aklını kullanıp ölçüyü bul: Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını. En başta gözeteceğimiz şey, yaradılışa tabiata aykırı olmamak. Çünkü bunda sapıttık mı tiyatronun amacından ayrılmış oluruz. Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyütmek ya da küçültmekle bilgisizleri güldürebilirsiniz ama bu bilenleri üzer…” s.77
Hamlet’te alıntılanacak çok şey var elbette. Çünkü o özetlenemez, anlatılamaz. Büyüsü bozulur tiratların, dizelerin.
Sona gelince şöyle sormalıyım ben de Hamlet’le birlikte. Farklı çeviriler de var sanırım. Herkesin bildiği bir cümle. Şu an bile bunun hangi bölümde olduğunu unuttum, okudum oysa. Şimdi tekrar okudum Hamlet’in sözlerini, tiradını. Son noktayı koyuyorum Hamlet okumalarıma.
“Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!” s. 71
Olmak mı, olmamak mı, bütün sorun bu!
Dürüst olmak, doğru olmak, karşıtlardan uzak durmak, içinde bütün karakterleri barındırdığını bilip uyanık olmak… Kalem ve silah kadar tehlikeli olduğunu bilmek; iç seslerin. Üstelik de bu iç seslerinin kendine karşı kullandığını, silah olduğunu her zaman anımsamak gerek. Kendine dönecek sözlerden kaçınmak gerek.





Bir yanıt bırakın