KİTAPLARIN KIYISINDA      6 Nisan 2026 / Pazartesi

KİTAPLARIN KIYISINDA      6 Nisan 2026 / Pazartesi

Kadıköy sahil boyunca betonların üzerine yerleştirilmiş metal banklarda üçerli dörderli oturanlar vardı. Üstelik her yaştan insan. Okul çağındaki çocuklar dışında herkes. Okul çağına girmemiş çocuklar, işsiz gençler, orta yaşlı ve yaşlı insanlar… İnsan sesini, gitar eşliğinde Kürtçe şarkılar söyleyen delikanlının sesi bastırıyordu. Öyle kalabalıktı ki oturacak yer bulamayanlar denize bakmak için kıyı boyunca ayakta duruyordu. Yüzler denize dönüktü. Gördükleri de karşı kıyıdaki beton yığınların arasında yükselen tarihi eserlerdi. İçlerinde gitmek düşüncesi mi vardı? Yani karşı kıyının farklı olduğu mu düşünüyorlardı birbirlerinden habersiz. Kalabalıkta bir ara dalgalanma oldu. Ayaktakiler kıyıya yaklaştı. Karşısının da bu kıyıdan farklı olmadığını bilip demir atmış tekneler gibiydi. Hava rüzgârlı ve deniz dalgalıydı. İskelelere vapurlar yaklaşıyor, akın akın insanlar iniyordu. Büfelerin masaları boştu. Çiçekçiler kalabalığa rağmen iş görmemişti. Gazeteler, dergiler olduğu gibi duruyordu.

Oturacak boş bank aradı. Bir süre kalabalığın yaptığı gibi denize, vapurlara, martılara ve karşı kıyılara baktı. Vapurların peşine takılan martılara özenir gibi oldu ama hemen onların da hiçbir yere gidemediklerini düşündü. Vapurların güzergahıyla sınırlı, rutin bir hareketlilikti onlarınkisi. Umutsuzluk. Gidememek. Kaçmak mı demeli? Evden çıkmış, buraya gelmişti düş kurmak için. Ama insanların yüzlerine baktıkça utandı düş kurduğuna.

Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet Camisi, Galata Kulesi… Kusursuz bir geçmiş düşledi. Yangınlar düştü aklına ve Beyazıt Kulesi’ni anımsadı. Dar sokaklarında satıcıların seslerini işitti. Sıcak çay var, diye alçak sesle insanların arasında dolaşan adama baktı. Sırt çantasında olmalıydı termosu. Saklanması mı gerekiyordu ve bağırmaması.

Onları bırakıp otobüs durağına doğru yürüdü. Duraklar henüz kalabalık değildi. İş çıkışına iki üç saat vardı.

Otobüste inmesi kolay olsun diye arka kapının yanındaki boş koltuğa oturdu. Etrafına baktı, suratı asıldı. Herkes gibiydi, öyle olması gerektiğini düşünerek. Bir kum tanesiydi, herkes kadar. Görünmezdi deniz kabuklarını kucağında taşımadığı sürece. Umursamadı. Elini çantasına attı. Deniz kabuğu orada duruyordu. Çıkarıp kulağına tuttu. Denizin sesini dinledi. Kucağındaki çiçek demeti kimsenin dikkatini çekmemişti. Kendisini sevgilisinden ayrılmış kadın, diye düşünmelerini isterdi. Çiçeğini kokladı. Tekrar tekrar… Koktuğundan değil de belki düş kuran olur diye.

Otobüs her durakta yolcu aldı; insanlar yüz yüze, birbirlerine yakın temasla sürdü yolculuk. İneceği durakta kapıya yaklaştı. Durdu otobüs. Önündeki kadınlar aşağıya indi, onun inebilmesi için yol verdiler. Sonra tekrar bindiler.

Eve girdi. Üç öykü okudu. Okuduklarını düşlemeli miydi, yoksa çağrışımlarına mı bırakmalıydı kendisini? Koltuğa uzandı… Rüyaları, bildiği gerçekliğin tortusuydu. Başka ne olabilirdi ki ne bekliyordu? Deniz kıyısında karşı adaya bakıyordu. Hangi ada olduğunu düşündü. Harita bilgisi devreye girdi ve Burgazada oldu. Tekneleri, kayıklarıyla balıkçılar denizdeydi. Gözlerini açtı. Arkadaşına seramikten saka kuşu yapmasını isteyebilir ve onu Sait Faik Müzesinin bahçesindeki ağaca asabilirdi. Sarı olmalıydı saka, rengiyle yeşil yaprakların arasında herkes tarafından görülmeliydi.

Mavi Kanatlı Topal Martı şimdi nerede uçuyor, avlanıyordu? Dışarıdan martı sesleri geldi. Pencerenin önüne gitti. Çöpleri karıştırıyor olmalılar, diye geçirdi içinden.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*