ZAMANIN KIYISINDA     1 Temmuz 2026 / Çarşamba

ZAMANIN KIYISINDA     1 Temmuz 2026 / Çarşamba

Rüyalar zamansızdır. Zamansız bir yerdeydim. Yemek yapıyordum, iki tencerenin altı yanıyordu. Su kaynıyordu. Ve ben aldığım habere, koridorun sonundaki odada gördüklerime sinirlenmiştim. Öfkeliydim. Odada daha önce dikkatimi çekmeyen eşyalar vardı; kocaman bir valizi açtım; deniz tatili için gerekli malzemelerle doluydu. Nereye diye sordum kendime ama üzerinde duramadım, çünkü odadaki kadın çizmelerine sinirlenmiştim. Hiçbiri bana ait değildi ve ayağıma bol gelmişlerdi. Yaz ortasında çizmenin işi neydi; hem de odanın ortasında. Ördüğüm süveteri gördüm, aldım, mavi iplerle örmüşüm, sonra iki renkli olduğunu fark ettim; mavi siyah.  Bu da kimseye tam gelemezdi, çünkü bana bile küçüktü. Kime örmüştüm. Yıkanmış da… Bunu da düşünemedim, çünkü başka şeyler dikkatimi çekmişti. Gerisi de var. Mutfağa döndüm, ocağa bakarken kurduğum cümleden sonra uyandım. “Kaynayan su, kabında durmaz.”

Bana ait bir rüya değildi. Çizmeler, deniz malzemeleri, süveter… Ya benim rüyam? Bir kelimeyi kullanmadan, sadece ama sadece bir kelime ile açıklanacak olanı uzun bir rüyada görmüştüm. O kelime…

Öfkem yoktu. Rüyada sorduğum, tadilatta olan eve ne zaman taşınacağımdı. Uyandığımda zamansız olan rüyanın yıllar önce gerçekleştiğini, o sorduğum eve taşındığımı fark ettim.

Mutfağa girdim. Bir çay bardağı, bir kahvaltı tabağı çıkardım, masaya koydum. Çayı demledim. Ekmek kızarttım.

Eme ile Karadut mutfak kapısının önünde bana bakıyordu. Onlara da mama verdim. Yemek yiyişlerini izledim.

Hava çok sıcaktı. Bütün pencereleri açtım. Biraz rüzgâr esiyordu. Tül perdeler havalanıyordu. Canım kitap okumak istemiyor. Yazmak da istemiyordum. Salona geçip koltuğa uzanınca Eme geldi, başımın bulunduğu yere, koltuğun tepesine çıkıp uzandı. Karadut da diğer koltuğa uzanmıştı. Bu evde zaman saatin akrep ve yelkovanın hareketleriyle geçiyordu. Geriye çevrilmeyen bir zaman. Tavana gözlerimi diktim. Badana yapma zamanı gelmiş de geçmişti bile. Pencerenin üzerindeki alçıpanın kenarında küçük bir ağ görünüyordu. Sevimli örümceklerin sevimli hikâyelerini anlatan çocuk kitaplarını anımsadım. İnsanlardan farksızdı. Elbette farkları da vardı. Zamanın olmayışı. Belki de çocuklara anlatılanlar doğrudur. Onlar da düşünür, dostluklar kurar, rüya görür, hayal kurar, evimdeki dokunulmazlık zırhında huzurla uyurlardı.

Bir arı vızıltısı duydum. İki kedi de bu sese kulaklarını dikmişti. Kalktım, pencerede dışarı çıkmak için cama sürekli vuran eşekarısını gördüm. Bir kâğıtla ona yol gösterdim, uçup gitti.

Kedileri, ucunda balık olan oyuncaklarıyla oynattım. Saat yok evde. İstemiyorum eriyen, eğilip bükülen bir zamanı.

Yemek yaptım. Hem de üç günlük. Hava çok sıcak ve mutfak daha da sıcak. Ter döküyorum. Salon serin. Yemeğin pişmesini sabırsızlıkla bekliyorum, acıktım.

Yukamın yaprakları kuruyor. İlk başlarda öleceği için sinirlenmiş, onu kesmeyi ve hemen kurumasını bekleyip çöp konteynıra atmayı düşünmüştüm. Sonra kedilerim için de aynı şeyleri düşündüm. Bir gün yani ölüm yaşına gelmeden ölmeleri düşüncesi beni çok etkiliyordu. Hayır ölmesinler. Ne olur! Sonra bu sondan kaçamayacağımızı düşündüm. Aceleye gerek yok, nasılsa öleceğiz, şimdi yaşıyor olmanın keyfini çıkarmalı. Kuruyan her yaprağı okşadım. Seni seviyorum, dedim yüksek sesle. Yeşil yapraklarına dokunup özsuyunun akışını hissettim. Bu sonun geleceğini sanırım onlar da biliyor. Diyeceğim ki zamana bırak, şimdi birlikteliğimizin tadını çıkaralım; hep çiçeklenmeler mi mutlu eder insanı. Olsun varsın, çiçeklenmesin. Hrr ne kadar o baş döndüren kokusunu özlesem de… Olsun.

Uzanmıştım. Dışarıdan, yıkılan duvarların sesi, yıkan makinelerin sesi geliyor. Bu sesler beş yıl sürer sanırım. Her yıl biri yıkılıyor. Sokağımız o güzel insanları özlüyor. Bir merhaba, demek için bakılan insanlar, görmek istenen oynayan çocukların son perdeden bağırışları, koşmaları…  Dalmışım. Yeni bir rüya. Belki de hayal kuruyordum. Bilmiyorum. Üzerinde de durmadım. Son günlerde rüyalarımda konuşmaya başladım. Öyle cümleler kuruyorum ki birçoğunu anımsıyorum. Hemen defterime yazıyorum. Eme geldi, saçlarımı yalamaya başladı. Gözlerimi açtım, başını okşadım. İşte bu yalan. Rüya da değil. Sadece yazmanın verdiği düş.

Arkadaşım aradı. Kadıköy’e gideceğiz. Terasta mezeler eşliğinde bira içeceğiz. Midye tava mutlaka olacak. Uzaktan Boğazı seyredeceğiz. Bir de denizi gören bir masa bulursak, keyfimize diyecek yok.

Bugün…

En güzel saatlerim Tanpınar’ın bir öyküsü üzerine çözümleme yapıldığı zamandı. Abdullah Efendi’nin Rüyaları. Bu günlük de onun çağrışımları.

O tek kelime…

Gitmek. Ama zaman gelince.

Uzuyor saatler, eriyen zaman. Belirsiz bir an. Bir düş. Bir rüya. Su kaynıyor. Anımsıyorum. Mutfağa gidiyorum. Tencere boş. Buhar olmuş su, uçup gitmiş ve ben onu soluyorum.

*

Duvarın önündeki rafta, annemin yaptığı yağlıboya tablosu duruyor. Kurumuş bir ağaç ya da yapraklarını döktüğü bir kış mevsimi. Kıpkızıl bir hava ama güneşin sarılığı henüz tam kaybolmamış; belki de günbatımı. Bu salona hiç uyum göstermiyor. Burada iki kedi var, bir yuka var ve ben varım; yaşıyoruz hâlâ, hayattayız. Onun tam karşı duvarında da karlı bir gün; haftalar, aylardır mı kar altındaki o şato? Yaz mevsimindeyiz. Bunaltıcı sıcaklar. Duvarlardaki kış mevsimini anımsatıyor klima çalışınca. Koltuk örtülerinin üzerinde geyikler bakıyor bize. Eme şimdi onların göğüslerinde uyuyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*