ZAMANIN KIYISINDA           2 Temmuz 2026 / Perşembe

ZAMANIN KIYISINDA           2 Temmuz 2026 / Perşembe

Ağzını kocaman açıp esnedi; elimi ağzına sokup küçük dilini tutacaktım, başını çevirdi. Uzun bıyıkları titredi. Kocaman açılmış gözlerle bana baktı ve beni iplemeden gitti. Umurumda sanki. Koltuktan kalktım, masa başına döndüm. Diğer yandan da onu izliyorum. Kendi koltuğunun tepesinde oturuyor. Gülümsüyorum. Ne istediğini anladım.

“Karadut, gel, gel canım.”

Gözlerini zarif bir şekilde kapatıp açıyor.

“Gel Karadut.”

Tekrar gözlerini kapatıp açtı. Davet çağrısını sesle değil beden dilimle yapıyorum. Biraz gülümse. Biraz gözlerini yum aç. Kollarını ona doğru uzat. Ses şimdi olacak. “Canııım.” Ses yumuşak olmalı.

Beni iplemedi.

Bu akşam atölye vardı. Hocam, sorduğum sorularımın yanıtı verdi. Öykü olmamış, dedi. “Yazabilecekken yazmıyorsun. İnat ediyorsun. Yazabiliyorsun oysa. Ama öykü değil. Yazdıkların çok güzel…” Kaçtığım bir şey mi var? Kaçak. Gemiye kaçak binmek, dinlediğimiz okuduğumuz hikâyelerden biri. Öyle çok ki. Bu zamanda gemiye kaçak binebilir mi, emin değilim. Kaçak ben. Sanki… Nasıl söylemeli. Şu hayata kaçak binmişim gibi hissettim şimdi. Hayatta olduğumu kimse bilmemeli. Kendimi gizlemeliyim. Eee sonra? Hiç. Demek ki bu dünyada bir kaçak değilim, kaçak yaşamıyorum. Ya kaçmak? Arkamdan biri kovalıyor;  koşmak ve  nefes nefese kalmak. Bu olabilir işte. Yazarak, kaçmak meselesini çözmeye karar veriyorum. Çatışmadan kaçmak, konuşmaktan kaçmak. Kaçmadığım tek şey okumak ve yazmak. Büyük bir kütüphanede dışarıya çıkmadan yaşayabilirim.

Hocamın yazım için söylediği sözler hoşuma gitti; beğendi. Ama öykü değil dedi. Okuyamadığım… “Yüreğim kaldırmıyor, üçüncü sayfa haber öykülerini,” dedim. Bana metnimden bir öykü taslağı çıkardı. Yok, ben bunu yazamam. Neden? Kalbim dayanmaz. Günlük olur mu, diye sordum. Çok beğendi, günlük için uygun. “Bu yazdıkların gerçek mi, kendini mi anlatıyorsun?” diye sordu. “Hepsi gerçek değil,” dedim. “Kurgu.” Yalan söylemeye bayılıyorum. O zaman eğleniyorum.

Hocama, arkadaşımın anlattığı yaşanmış bir hikâyeyi özetledim. Güzeldi öykü, sonu iyi bitiyordu. Hasta adam ölmüyordu. “Onu yaz,” dedi, “ne güzelmiş.” “Yooo ben yine yapacağımı yaptım. Adam ya çocuklarından para isterse ve onlar da vermezlerse, dedim sonunda. Arkadaşım da güldü sen Türk filmine çevirdin, dedi.”

Gerçekten de arkadaşımdan, gerçek olamayacak kadar güzel anlattığı bu ölümcül hastanın yaşadıklarını dinlemek güzeldi. Ben de onu başka yönden okumuştum. Ah şu kafam, seni ne yapmalı?

Günlüğümü yazmaya inatla devam ediyorum.

“Şşıııt, Karadut!” Bana baktı. Koltuktaki tüy yumağını yemeğe çalışıyor. “Hayır!” Çıldırdı; koltuğun üzerinde koşuyor, zıplıyor. “Hayır!” Gitti.

Öykü olabilecek konuyu, günlüğümde birkaç satırla harcadım, diye üzüldüm. Yaşlı hasta adamı düşünüyorum. Arkadaşım demişti ki “Hâlâ yaşıyor biliyor musun?” O Hawaii adalarında mutlu mu? Bu nasıl soru? Gelmiyor işte, hep hayal ettiği gibi hayallerinin içinde yaşıyor. Anlamadın mı?

Yaşlı adam doktora gidiyor. Kanser olduğunu ve uzun yaşamayacağını söylüyorlar. Tedaviye başlaması gerekiyor. Yaşlı adam hayallerinin peşine takılıyor. Mallarını çocuklarına dağıtıyor. Gidiyor adaya. Ölünce yurda getirilmesi için sigorta yaptırıyorlar. Adam bir ev bir kayık alıyor. Her gün balığa çıkıyor. Birgün hastalanıyor. Onu bir yere götürüyorlar, dağ tepe bir yer. Orada bitkisel tedavi yapılıyor ve adam iyileşiyor. Yaşıyormuş hâlâ.

Bir sonrasını merak etme huyumdan vazgeçmeliyim. Zamanı öykünün ya da anlatının bittiği yerde durdurabilmeliyim. Belki de kaçış… Kelimeyi bulamıyorum ama bulacağım. Kaçış an’da kalmaya çalışmak mı? Zihnimi durdurmaya çalışmak. Sonraları merak etmemek. Korkmamak. Korkulardan kaçmak. Gerçeklerden…

Sinirleniyorum, demiştim. Gerçekten sinirleniyorum. Bunları yaşamayı hak etmiyoruz. Sorumlular kimse çıksın ortaya.

Parktaki kolundaki sepette çoraplar, lifler, boncuklar olan kadını anımsadım birden. Çay bahçesinde masaların arasında dolaşır ve her gün gördüğü yüzlere bakar, satış yapmaya çalışırdı. Birkaç defa onu geri çevirdim, “Aldım,” dedim. Sonra bir gün arka masama geldi. Üç kadın oturuyordu. Sepetinden bir patik çıkarmış uzatmıştı. “Her gün geliyorum, her gün geliyorsun, daha ne kadar alacağım.”

Yaşlı kadın aç olduğunu, bir çorba almasını istedi. Sesi çıkmadı kadının. “Aç mı kalayım? Öleyim mi? Bak tek memem yok. Hastayım,” dedi yaşlı kadın. “Bunları bana anlatma,” dedi kadın. “Kime anlatayım?”

Bana anlatsın. Ama yazamam ki. Yazamıyorum.

Eve geliyorum. Evim evim güzel evim. Benim güzel salonum. Peluş oyuncaklarım, fillerim, misafir bekleyen tabak bardaklarım, çiçeksiz vazolarım, iki kişilik kahve fincanlarım, İstanbul hatıraları olan değerli süslerim. Sorumluluklarını aldıklarım. Evin içi.

Dışarıda olan bitenden sorumluluk alabiliyor muyum?

 

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*