ZAMANIN KIYISINDA    3 Temmuz 2026 / Cuma

ZAMANIN KIYISINDA    3 Temmuz 2026 / Cuma

“Kim o?”

“Ben! Ben geldim!”

Böyle başladı ama aslında kimseyi yazmıyorum, bu uçsuz bucaksız çöle taşımıyorum. Eğer varsa iyi şeyler serap olmalı. Kapıyı çaldığımda sesimi tanır, diye düşünmüştüm. Açılmadı kapı. Zilin üzerindeki kameraya baktım, gülümsedim.

“Açmayacak mısın?”

Kapı açıldı. Ve kucak açtı.

“Özlemişim seni. Çıkıp geldim.”

Yanaklarını öptüm. Yanağında bıraktığım pembe izi parmaklarımla sildim.

“Çayın var mı? Bir şey söylemeyecek misin?”

“Gir içeri. Çocuk uyuyor, uyandırmayalım,” diye fısıldadı. Beni salona aldı. Köpeği salonda koltukta oturuyordu. Onu aşağıya indirdi, onun yerini işaret edip “Otursana,” dedi.

Fısıltıyla “O çocuk kim?” diye sordum.

“Karşı dairemde oturan kadının çocuğu. Annesi hastaneye… Ay sana olumsuz çağrışımlar yaptıracak şeyler söylememeliydim. Unut gitsin orayı. Pastaneye gittiler. Pasta alıp, biraz alışveriş yapıp gelecekler.”

Hastane mi pastane mi? O pastane dediyse öyledir. “Canım yaş pasta çekti. Alalım mı?”

“Alırız. Şimdi internetten sipariş veririm. Beyaz çikolatalıydı, değil mi?”

Şımarık bir çocuk gibi gülümsedim, başımı salladım.

Yemek masasındaki bilgisayarını açtı. Tuş sesleri işitildi. Bilgisayarı açık bırakıp karşımdaki koltuğa oturdu. “Yirmi dakikada gelir. Eee neler yapıyorsun? İyi misin?”

“Çok iyiyim. Bir şey yapmıyorum. Kitaplar ve ben, mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz,” dedikten sonra öne eğilip sesimi daha da alçaltıp “Bazen yüksek sesle okuyorum. Onlar da sayfadan çıkıp geliyorlar. Çok mutlular. Yazıldıkları kadar kötü değiller. Ağladıkları da oluyor, güldükleri de. Biri dedi ki ‘Siz insanlar sanıyorsunuz ki hep ağlıyoruz. Kendiniz gibi düşünüyorsunuz. Anımsadıklarınız yalnızca kötü şeyler. İyi şeyleri görememek… Sanki ışık güçlü geliyor da göremiyorsunuz.’ Böyle söyledi. Sen ne düşünürsün?”

Boynunu büktü. “Bilmem,” dedi.

“Konuşmalarını dinleseydin, şaşardın. Kitabın sonunu merak ediyorum örneğin. Soruyorum. İnatla söylemiyorlar.”

“İyi, iyi olmana sevindim.”

“İyiyim ya. Akşam bir aşk romanı okudum. Bizim yaşadığımız aşkların yanında, çocuk oyunu kalırlar. Öldüresiye değil, ölesiye seviyorduk çünkü âşıktık.”

“Hatırlamak istemiyorum o adamı.”

“Öyle söyleme. Yıllarca sürdüğüne göre…” demiştim ki sözümü kesti.

“Değişir diye bekledim. Değişmesine değişti ama daha da despot oldu.”

Çay koymak için mutfağa gitti. Dolap açıldı, cam bardakların sesi işitildi. Çayı yeni demlemiş ya da beni erkenden postalamayı düşünüyor. Hadi canın sen de. Bırak kurgulamayı. Güzelliğin tadını çıkar. Az sonra çocuk da uyanırsa…

Salona bir tepside iki çay bardağı ve çikolatalarla girdi. “Çocuk ne zaman uyanır? Ben onu görebilecek miyim?” Çayımı aldım, sehpaya bıraktım. O da çikolata tabağını yanına koydu.  “Çok oldu yatalı ama bırak uyuyabildiği kadar uyusun. Hiperaktif. Her şeyden hemen sıkılıyor. Yapmadığım maymunluk kalmadı.”

“Biraz da ben eğlenirim, fena mı?”

“Ne eğlenmesi? Bu bir işkence. Yorucu da.”

Kapı çaldı. “Pastamız geldi…”

“Çocuk da uyanırsa… Pastayı her çocuk sever.”

Yanakları pembeleşti. Salondan çıktı. Sokak kapısını açtı; kapattıktan sonra mutfağa geçti. Elinde pastayla döndü. Kapıyı kapattı. “Onu uyandırsana,” dedim. “Birlikte pasta yeriz.”

“Uyanmasın.” Sustu.

“Neden?”

“Çocuk değil…”

“Ya kim?”

İçeriden bir ses geldi. “Mineee!” Bana baktı. Kapı açıldı. İçeri genç bir adam girdi. “Neden kapıyı kapatıyorsun? Aaa misafirimiz varmış. Hoş geldiniz.” Masanın yanındaki sandalyede mavi bir gömlek vardı. Gömleği aldı, giyindi. Sehpadaki pastaya bakarak gülümsedi. “Bana yok mu?”

Mine “Çay içer misin?” diye sordu. “Güzel olur,” dedi.

Genç adam karşıma oturdu. Adımı sordu. “Sizin adınızı Mine’den çok duydum.” “Öyle mi?” “Yazılarınızı okuyorum. Günlük yazıyorsunuz,” dedikten sonra gülerek “Siz şimdi beni de yazarsınız,” dedi. “İsterseniz yazmam.” “Yok yazabilirsiniz. Salona giriyorum. Pasta yiyorum. Biraz da sohbet ediyoruz. Başka bir şey yok. Başka ne yazabilirsiniz ki?” “Öykü yazarsam, ya kurgu yaparsam, ne düşünürsünüz?” “Onu yapacağınızı sanmıyorum. Sizi gerçekleri yazan biri olarak tanıyorum.”

Mine çayla girdi salona. “Lütfen günlüğüne yazma. Ama kurgu yapabilirsin.” Çayı genç adamın eline verdi. Getirdiği boş tabağa pastadan bir dilim koydu.  “Bakalım yazarımız ne yazmaya karar verecek.”

Mine’yi severim. Genç adamı da sevdim. Aralarındaki çatışmayı yakaladım. Ama çözümünü onlara bırakıyorum.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*