ZAMANIN KIYISINDA 17 Ağustos 2026 / Pazartesi
Okumaktan çok yazmaya zaman ayırdım. Çok istiyorum okumayı ama kitabı elime alınca tek kelime okumadan kapatıyorum. Zihnimde kendi kurguladığım ya da kurgulamaya çalıştığım öyküler dolanıyor. Bir türlü beni bırakmıyorlar. Artık yazmaktan yoruldum ve aynı üslupta klasik yazmaktan da sıkıldım. Şimdi bol bol okuma zamanı. Evet zaman geldi.
Her ne kadar klasik yazsam da gittikçe daha iyi yazıyorum. Birkaç yıldır gittiğim atölyelerin sonucunu yeni yeni alıyorum. Hep bilmediğimi söylüyordum, meğerse biliyormuşum ama bildiğimi bilmiyormuşum. Bu yalnızca yazmak üzerine değil. Düşünce olarak da öyle. “Onu Seviyorum” öyküsünü dün yazdım. Şimdi kendi öykülerimin üzerine düşünüyorum. Olaylar birbirine öyle ekleniyor ki daha önce düşünmediğim düşünceleri görüyorum. Hatta kendi düşüncelerimi de. Daha önce ifade edemediğim ama içimde sıkışıp kalan düşünceler bunlar.
Bir kadın öldürülüyorsa bunun nedenlerini biliyoruz ve kadın cinayetlerine son verilmesini, adaleti istiyoruz. Peki ya yaşayan kadınlar? Yüzbinlerce kadının hikâyeleri; öldürülmeyen ama sevgileri köreltilenler. Kırgın, incinmiş, kabullenmiş… Neyse ki bir çokları bu zorlukları aşabiliyor da yaşamlarına devam ediyor. Tecavüz olayı örneğin. Taciz olayları. Geçen yıllarda aldığım bir kitap vardı; Kardeşini Doğurmak. Ne yazık ki okumaya gücüm yetmedi, yüreğim kaldırmadı. Kadın arkadaşımla konuşurken bu kitapları yazan kadınları düşündük. O dedi ki “Nasıl yazabiliyorlar? Çok zor bunları görmek.” Ben de “Birçoğu intihar ediyor,” dedim. Bu kadın sorunlarını yakından izleyen, destek olan kadınlara bin teşekkür etmek gerekir. Yüreklerine kuvvet, nefeslerine güç versin de yardımlarına dayanışmalarına devam etsinler.
Ben de son yazdığım son öyküyü yani “Onu Seviyorum” öyküsünü anneme söyledim. “Yazma şunları. Mizah yaz. Fıkra yaz. Televizyonu açıp bunları izleyen de yok zaten,” dedi. Yazdıklarımı okumayacakmış. Oysa öykü bizi beni ötekiyle empati kurmamı sağlıyor. Acısı o bilmese de paylaşılıyor. Romanlarda da bu konular üzerine yazılıyor. Toplum ve aile baskısından sıkışıp kalmış iyi insanlar, naif insanlar onlar. Katile hoşgörü tanımayan suçluyu toplumun üstünde olan iktidarda bulan yazarlar. Katil olan insan kendi hayatını içeride geçireceğini bile bile işliyor cinayeti. Nasıl olsa af gelecektir. Peki dışarı çıkınca onu nelerin beklediğini bilmiyorlar mı? Düşünmüyorlar mı?
Arada kalan insanları yazdım. Sevgi adı altında tacize, tecavüze uğrayan… Ne sevgisinden bahsediyorum ki? Hangi sevgi?
Öyküyü yazdıktan sonra kendi davranışlarımı düşündüm. Öğretmen olarak çalıştığım yirmi yılda nasıl değiştiğimi. İlk yıllarda arkadaşlar, arkadaşlığı öğrensinler diyerek bir sırada iki kişi oturturken bir kız bir oğlan oturturdum. Baktım olmuyor ayırdım onları. Yine de bu masum davranışlara engel olamadım. İlk aşk hikâyelerinin erken yaşlarda yaşamalarını normal bulmuyorum. Kim ne düşünürse düşünsün. Bu ailesinin sorumluluğunda olmalı. Bir öğretmenden beklenmemeli. Ben de ne kadar çabalasam da velilerle de özellikle kavga etmek için gelenlerle uğraşmak zorunda kaldım. Oğlan çocuğunu dövmeye gelen, bağıran… Çocukların arasında da seni babama söyleyeceğim diye başlayan kavgaları… Ben de babama söyleyeceğim; benim babam senin babanı döver.
Ne üzücü. Çaresi ne, hiç bulamadım. Yalnızca baştan önlem almaya çalıştım. Son çalıştığım yıllarda da kızlara bedenlerin özel olduğunu söyleyip, benim bile dokunmama izin vermemelerini söyledim. Ne acı. Başlarını bile okşamaktan çekindim. Okul çıkışında bekleyen veli olmayanlardan hep korktuk. Yok çocuk kaçırmalar, yok tacizler derken… Korktuk hepimiz. Batı ülkelerinde de çocuklara bunlar öğretiliyor. Yaptığımın doğru olduğuna inanıyorum ama kaç çocuğa bu şekilde ulaşabiliyoruz bilmiyorum.
Yirmi yıl önce bir öğrencim, sınıftaki arkadaşını sevdiğini söyledi. Bana karşılık vermiyor, dedi. İşte öykümde de sonuç çıktı. Erkek çocuk sevdiği halde dokunmasına izin vermeyen kıza karşı kötü davranıyor. Sanıyor ki sevmek sarılmak demek. Kız çocuk da o böyle düşününce, demek ki istediğini yapmam gerekiyor. Babam, annem bana kızıyor. Oysa kızmamalı sevmek dokunmaktır, diye düşünüyor. Hem aile içinde bir kırılma hem de ilişkilerde kırılma yaşanıyor. Veliler kendi deneyimlerinden yola çıkarak kendi eğitim anlayışlarını uyguluyor. Erkekler böylece hırçınlaşıyor; belki de cinayetlerin ilk nedeni budur. Onu öpemedim, izin vermedi, beni sevmiyor, sevgime karşılık vermiyor, diyor erkek çocuklar büyürken. Öfkeleri büyüdüklerinde şiddete dönüşüyor olabilir. Acı olan kız çocukların yaşadıkları; büyüdükçe kendilerine dokunmasını istemediği; safça sevilmek istedikleri için her dokunuşta bir yara alması demek oluyor. Güvensizlik bu yaşlarda başlıyor bence. Aile içinde gördüğü ebeveynlerinin davranışları da bu düşüncelerini destekliyor. Babam anneme, acıtmasına izi vermediği için öfke besliyor. Bu acıtmayı her şekilde düşünebilirsiniz. Aldatma, şiddet, aşağılama, yok sayma… Babam beni kimden koruyor? Kendisi neden böyle yapıyor? Elbette yeni kuşağa da bu devrediliyor. Değişen bir şey yok.
Doğduğun ev kaderindir, yeni bize geldi. Oysa yıllar önce Batıda bununla ilgili kitaplar basıldı, filmler çekildi. Ülkemizde de okundu, izlendi. Sanki yeni gibi sunulmasını doğru bulmuyorum. Batıda şu anda başka şeyler deneniyor. Benim bir sınırım var. Özgürlüğüme engel olamazsın. Sen misin bunu diyen. Oysa gençler bunun için aile içinde, toplumda bunun mücadelesini veriyor. Özgürlük… Özellikle kadınlar tarafından talep edilen özgürlük; sokakta gülmek, istediğini giymek, akşam dışarıya çıkabilmek, korkmadan karanlıkta tek başına eve gelebilmek… Bir anne olarak erkekler için de geçerli olduğunu biliyorum. O güzel çocuklar kız olsun erkek olsun günümüzde şiddete maruz kalıyorlar… Nereden nereye geldik işte. Kız çocukları derken, erkek çocuklar da işin içine girdi. Bu durum öyle ki içinden çıkılmaz hale geldi.
Toplumca sevmesini bilmiyoruz. Erkekler bazıları tabii, yani şiddeti normal bulanları isteklerini, arzularını doyurmak istiyor ve direnç gösteren kadına gence şiddet uyguluyor, öldürüyor vs. Ama ben öykümde ölenleri değil, hayatta kalan kadınları anlatıyorum. Üzerinde biraz daha çalışıp sayfamda paylaşmayı düşünüyorum. Başkasını anlamanın yanı sıra kendimizi de anlamak için düşünüyoruz. Kim engel oluyor? Biliyor muyuz? Sahi kim?
Çocukların birçoğu destek almıyor. Haberlere bakınca topluma ayna tutuyor okuduklarımız. Herkes üzerine düşeni yapsa; kızına oğluna yapılmasını istemediğini kendisi de yapmasa. Her şey yatakta başlamadığı gibi yatakta da bitmez. Cümlelerimi tartarak yazmaya çalışıyorum. Sansür uyguluyorum. Neler neler yazmak istiyorum oysa. Topuna…
Düşündüm de ben hep kız çocuklarından yana olmuşum. Erkek öğrencilerim derdi de kabul etmezdim. Sınıftaki bu tür olaylarda ağlayan kız öğrencilerimle konuşurken… Erkek öğrencilerime kızarken… Onlarla alay eden sınıftaki çocuklara kızarken… Cümlelerimde sansürler uygulayarak konuşmaya çalışırken…
Benim öğrenciliğimde öğretmene şikayet edilirdi ve oğlan da dayak yerdi. Sonra kızın yanına gider tehdit ederdi, “Okul çıkışında görürsün sen.”
Cinselliğin pompalanmasını anlamıyorum. Özgürlük, cinsellikte özgürlük demek değildir. Özgürlük daha önce yazdığım gibi istediğini giyebilmek, sokakta korkusuz yürüyebilmek, gülebilmek, tehdit altında olmamak… Cinsellik en sonda gelir. Batıdan alınan bu özgürlük bizim topluma fazla gelir. Önce toplum değişmeli.
Onu Seviyorum. Bu öykü de beni düşündürdü. Bir roman olacak kadar yazılabilir. Bitmedi.





Bir yanıt bırakın