ZAMANIN KIYISINDA 1 Ekim 2026 / Perşembe
Zamanın akışının hızlı olduğunu düşünüyorum ve bunu günde defalarca söylüyorum. Unutmak gerek. Başka şeylere yer açmak gerek. İnanmak gerek… Bu zamanda inanmak mı dedim! İnsan sadece kendine inanabilir, o da kendisini tanıyorsa. Güvenmek. Güvenli alanda yaşamak…
Arkadaşım oturdukları mahallede eski bir arabanın haftalardır yol kenarına park ettiğini fark ettiğini söyledi. Arabanın içinde iki çocuklu bir aile kalıyormuş. Yardım için bir yere başvuramıyor. Çocuklarını ellerinden almalarından korkuyor. Küçükmüş çocuklar. Yoldan geçen arabalara gülerek el sallıyorlarmış. Habersiz duvarların gerisinde kalan hayatlardan. Televizyon da olmayınca ama sokakları, arabaları onlardan daha iyi bilen çıkmaz. Para verecek ama yalnızca boğazları için harcayacaklarını düşünüyor. Biz kurgu yapıyoruz “Ya adam parayı içkiye verirse, kumar oynarsa…” Yiyecek almasını söylüyorum. Nerede pişireceklerini soruyor. Hazır konserve yiyecekler olabilir. Vereceğimiz yardımın bile hesabını kitabını yapıyor, nereye harcanacağına karar veriyoruz. Kira parasını veremeyiz. Çocuklar okul çağında değil neyse ki. Bir şekilde yardım etmeye çalışacak. Görmediğimiz, görmek istemediğimiz öyle çok şey var ki.
Yazmayalı çok oldu. Okumaları da yavaşlattım. Yeni bir dönemin başlamakta olduğunu düşünüyorum. Daha az okuma daha az yazma. Aslında bu yavaşlatma dönemi. Anlatının yavaşlaması. Ayrıntıların artması. Mutfak kapısını çarpan rüzgârın esintisi salona kadar geldi. İçerisi buz kesti. Yalan tabi ki de. Klima çalışıyor ve içerisi sıcak; kediler koltuklarında kıvrılmış yatıyor. Bu akşam onlara yaş mama verdim. Gündüz de sevdirmişlerdi kendilerini. Şimdi rüya görüyor olmalılar. Yaş mama yediler; rüyalarına girmez. Sevildiler; sevildiklerini görmezler. Koşuyor olmalılar. Bunu hiç bilmeyecekler yani yeşilliklerin arasında koşmanın nasıl bir şey olduğunu bilemeyecekler. Pencereden dışarı bakıyor olabilirler. Evet evet; kesin rüyalarına giriyordur; pencere önünde gelmelerini bekledikleri birileri var; kuşlar. Onlarla aralarında hep bir cam var.
Birkaç öykü okudum. Daha önce okumuştum ama unutmuşum. Oysa etkileyici, güzel öykülerdi. Eksiklerimi görebilmeyi öğreniyorum. Yarın öykü dersimiz var. Çalışamadım çünkü bir dizinin birkaç dakikalık gösterimlerine takıldım. Yorumları okudum. Çok etkilemiş izleyicilerini ve bunu anlayabildiğimi düşünüyorum. Mantık yok, yalnızca görselliğe çalışılmış bir dizi. Benzerleri de yakında çoğalır. Yapay zeka destekli diziler.
Yaşar Kemal okumaları devam ediyor. Ne yazık ki verimli olamıyorum. Yazmayalı çok oldu.
Bir olay hakkında ne kadar az bilgi sahibi olursam, gerçekler üzerine çok daha fazlası bilgi sahibi olacağımı düşünürdüm. Gerçeklerin arasına kurgu karıştırılmamış olacaktı. Bir gazetede, ama özellikle ciddi ve sorumlu bir gazetede okunan haber gibi. Yukarıda anlattığım arabada yaşayan aile hakkında da ayrıntılı bir bilgiye sahip değilim. Bırakın da onlar değil, ben kendi kurgumu yapayım. Ama yazmayacağım. Benim kurgum henüz edebiyat yazısı olacak olgunluğa ulaşmadı. Henüz bunu anlatmaktan utanıyorum. Yalnızca gerçekleri haberlerden okur, kendimiz de yorumlarız. Utanırız, birilerini suçlarız, yardım edebilecekken etmeyenlere lanetler okuruz… Bütün her şey aramızda kalır ve arabaya benzin alacak parası olunca dikkatleri de üzerlerine çektiklerini kötü şeyler olabileceğini kurguladıklarında yer değiştirince unuturuz. Bir başka mahallede, benzer haber sürer gider. Adam ve kadın bir iş buluncaya kadar ve başlarını sokacak bir yer buluncaya kadar sürer ya da bir köşede kıskıvrak yakalanıp kötü kurguların gerçek olduğunu öğreniriz. Çocuklar ellerinden alınır, adam ve kadın hastane koridorlarında yatar… Uzatmayacağım.
Çeviri öyküler okuyorum. Günümüz öyküleri nereye doğru ilerliyor, merak ediyorum. Karakterlerin her hareketini daha doğru kirletilmemiş ya da kurgulanmamış hikâyelerini okuduğumu düşünüyorum. Sonuna geldiğimde benim kurgumun devam ettiğini görüyorum. Hatta bu okumalar sırasında unuttuğum birçok öykü ve anımı hatırladım. Bunlardan biri bana masalları anımsatan deniz kıyısına karlı bir mevsimde inen geyiklerdi. Kadın geyikler gibi buz tutmuş, donmuş eski evini geziyordu. Geyikler gibi kıyısına dönmüştü eski hayatının. İşte bu yorum benim kurgum. İçimde bir burukluk bırakıyor öykü. Geyikli masallar aklıma geliyor; en basitinden Karlar Kraliçesi.
Borges’ten okuyorum bir öykü. Gerçekten yaşanmış olabilecek, toplumsal bir olayın kurgusu. Bugün için de benzer bir öykü yazılabilir. İnsanlığın değişemeyen yönü; tapınış; bu para olsun ya da insan olsun ya da… Haberleri açıp okusam ama karakterlerin isimleri gerçek değil; bu olayı yaşayan birçok kişi bulabilirim, haberlerini internetten okuyabilirim. Dünyanın her yerinde vardır.
Filler tepişir, çimler ezilir. Yiyecek bir şey kalmayınca ne yiyecek bu filler! Fili kötü göstermek değil amacım. Filleri doğadakileri çok severim. Yaşam alanlarının yok edilişi ve değerli fil dişi beni insanlığımdan utandırır. Unutturur mu, yapay zekalı şaşalı bir yaşam gösterimleri! Didişmeleri, entrikaları, aşkları. Onları düşünürsem aşk yok.
Yarın Kuş Ayak öyküm üzerine editörümle konuşacağız. Düzeltmeleri yapmam şu an için yeterli olabilir ama her dokunuşlar için okuduğumda eksikliklerini göreceğim. Fazlalıklarını da elbette. Bu da yeni baştan yazmak anlamına geliyor benim için. Anlam değişecek. Beni Islıkla Çağır öyküm ne güzeldi oysa. Adam sevgilisini ıslık çalarak çağırıyor. Muazzez Abacı da eşiyle böyle haberleşiyor. Ee ne olmuş yani, diyorum. Bu bir aşk mı? Islığını duymak, yanında olduğunu hissetmek. Eskiden daha mı duyguluydu insanlar. Kendi adıma daha duygusaldım. Keşke kaybetmeseydim; ama o zaman yazamazdım. Yazdıklarımı kimse okumazdı. Kim sürekli ağlayan bir kadını okumak ister ki. Sürekli ağlatan yaşamından biraz olsun uzaklaşmak unutmak isterken insan, kendisinin dışında bir başka insan için de ağlamayı isteyen olur mu? Unut ağlamayı, unut gitsin. Eksilterek anlatmaya devam. Rimeli aksın, burnunu silsin; bakışlarını kaçırsın karşısındakinden; gözleri buğulansın ama hüngüre hüngüre, omuzlarını sarsa sarsa ağlamasın. Gün görmüş, yaş almış, kaç adımlık günü kalmış mezara bilinmeyen bir insan bilgedir ve ağlamaz; yalnızca bilgi verir. Borges’in hikâyesindeki yaşlı adam gibi.
Kuş Ayak, ayrılma cesareti gösteremeyen ama resimlerinde bunu konu edinen kadın ressamın hikâyesi. Aşk acısı geçer mi? Neden bir başkasıyla ilişkisi olan eş, ihanet edildiğini düşünür de ayrılır? Ya da ayrılmaz? Neden bu toplumun, bitmeyen bir acısı olarak günümüzde de sürüyor. Bana artık tuhaf geliyor. Yaşlanmış çiftlerin, gençlik iksirini gençlerde arayışı kabul görüyor mu? Yanıtını veremeyeceğim sorular.
Yanıtını veremeyeceğim çok soru var. Neden kendini korumak için affetmeye çalışır, nedenler bulur insanlar; kurgularlar iyi niyetleriyle, onu anlamak adına; affetmek için… Yaşar Kemal’in Yağmurcuk Kuşu romanı otobiyografik izler taşır. Henüz doğmadığı yıllarda yaşananları kurgular. Kitap üç cilt ve Kimsecik üçlemesinde geçiyor. Hiç unutamadı travmasını bence; babasının gözleri önünde öldürülmesi ve sonrasına yaşananlar, yaşadıkları… Üçleme okunduğunda okur da anlamaya çalışır bu yazma çabasını. Öyle çok anlam var ki… Dile kolay bin beş yüz sayfadan fazla ve bilgi dolu. Bunlar üzerine yazma donanımına sahip değilim ve bu donanıma sahip olabilecek kadar da çalışma yapacak zamanım kalmadı. Artık yavaş yavaş ben de daha az yazacağım sanırım. Yaşlılık insanı daha az konuşturuyor. Konuşmaktan çok dinlemeye zaman ayırıyor. Çünkü anlaşılacak kadar konuşacak kadar ömrü kalmamıştır. Sorulara, suçlamalara, yorumlara yanıt vermek zorunda kalır. Tüm hayatını gözlerinin önünden geçirip yeni bir hikâye anlatması gerekir kendisine. Yaşlıların daha ılımlı olması, çocuklara zaman ayırması ve şımartması bundan olmalı dersem yorum yapmış olurum. Üstelik de genelleme yapma gibi bir duruma düşerim. O yüzden ben yazdığım bir öykünün karakteri olan yaşlı çifti yazarım; böylece genelleme yapmaktan sakınmış olurum. Henüz böyle bir öykü yazmayı düşünmüyorum. Şu inatçı yaşlılar var ya, hani çok inatçı olanlar korkulur onlardan, çünkü gerçekten yaşayan onlardır ve yaşamayanlara taş çıkartırlar. Belki de sevilmezler. İş yerinde, evde, sokakta mücadele ederken sen, o her şey değişmemiş gibi bildiklerini deneyimlerini anlatmaları… Zaman değişti ama onlar için değişmedi. Yeni bir hayat onlarınkisi.
İnsan en son kendisini affeder. Yaşamla barışma zamanı o zaman gelir. Geç kalınmış zaman ve sonbaharla gelen. İkinci hayat. Genelleme yapmıyorum. Kim kendine yakın bulduysa ona gelsin.
Bitti.





Bir yanıt bırakın