ZAMANIN KIYISINDA 25 Eylül 2026 / Cuma
Gülşen’le dışarıda buluştuk. Hava serin, parkın kafesi kapalıydı. Geçici küçük bir büfe yapmışlardı, kafe yerine. Orada çaylar güzel olur, yani kalabalık için yapılan acı çaylar demek istiyorum. Oturduğumuz sandalyenin yanındaki sandalyeleri toplayan gence burada oturabilir miyiz, diye sordum. Yoksa kalkmamız mı gerekiyordu? Beş masa vardı ve beşi de doluydu. Genç adımla yanıt verdi. Elbette oturabilirsiniz, Nermin Hocam, dedi. Bu genç kimdi? Adımı bilen ve öğretmen olduğumu bilen… Baktım. Henüz çocuksuz yüzünü yitirmemiş bir gençti. Otuz var mıydı? Yaş ilerleyince çocuksu yüzler yok olur, yerini olgunluk alır sonra da yaşlılık. “Beni tanımadınız değil mi?” “Kim olduğunu söylersen hatırlayabilirim.” “İsmihan İsmet Süzer ilkokulundan öğrenciniz.” “Adını anımsamadım.” “Mesut.” “Zafer’le aynı sınıftandı değil mi?” “Evet. Size bir şey ikram edeyim.” “Yok gerçekten gerek yok.” Bu kafede çalışıyormuş. Ücretsiz bir şey almakla, biraz ona haksızlık etmiş olmam mı? “Elinizi öpebilir miyim?” Kimseye elimi öptürmem, “Hadi öp bakalım,” dedim. Yalnızca yaşlılık meselesi değil. Benim zamanımda herkes el öptürmeye meraklıydı ve ben hiç hoşlanmazdım. El öpmek isteyenlere de yaşlı değilim daha, diye bahane bulurdum. Ama Mesut öyle küçüktü ki el öpmek istemesi sanki çok doğaldı. Elli yıl yaş farkı yani onu çocuk olarak okulda bırakıp gittiğim yıl ile şimdi yaşım. O onsa, ben altmış yaşındayım. Tek yaş alan ben miyim? Beni nasıl tanıdığını sordum. Yanıtlamakta zorluk çekti. Yaşlandığımı söyledim, gençken güzeldim. Artık tanınmayacak yaştayım. Onun gözlerine bakıyorum. Çocuksu ve sınıftaki gözler; henüz yaş almamış gözleri.
Ne yaptığımı sordu. Kitap yazdığımı söyledim. Çocuk kitapları. Yeğenlerine imzalı kitap vereceğim. Ellerini tuttum, küçücük ellerin dedim. Gerçekten de ellerimin arasında kalıyordu elleri. Beni unutmamış, bir başka öğretmeni varmış bir de. Benim taklidimi yapıyorlarmış. Parmağımı başımı sallayıp hııımm yapıyormuşum. Taklit etti. Ben anımsamadım elbette. Sınıfta iki Mesut vardı. Pencere kenarında otururlardı. Onun öğrenciliğinde ilk kitabım Küçük Kelebek basılmıştı. Bunu hatırlamıyor.
Arkadaşıma bir hafta boyunca yaptığım hamur işi bir şeyler verdim. Tatlarına baktı. Kendimi mutfakta yemek yapmaktan kurtulamıyorum. Takıntı haline geldi. Yine onunla yemek tarifleri üzerine konuştuk. Canım börek yapmak istiyor. İnternette tariflerini beğendiğim bir kanalın yemek tariflerini kullanıyorum. Üç kedi güneşleniyordu, bu yıl doğmuş genç kedilerdi. Küçük ve atletik vücutlu. Arkadaşım peynirli poğaçasını onunla paylaştı. Aç kediler gibi yedi kedi.
Arkadaşımla hayatın anlamını düşünüyoruz. Doğuyorsun. Okuyor, bir işi para karşılığında yapıyorsun. Evlenip çoluk çocuğa karışıyorsun. Torunların büyümelerini izlerken yaşlanıyorsun. Öldüğünü bilmeden ölüp gidiyorsun. Ne yapıyoruz şimdi? Okuyoruz. Daha önce işlerden fırsat bulup da okumadığımız kitapları okuyoruz. Bu yeterli gelmiyor sanırım. Hayatın anlamını mı öğrenmek istiyoruz, acaba. Başka bir hayat yaşamak ister miydik? İkimiz de yapabildiğimizin en iyisini yapmak için elimizden geleni yapmıştık. Kendimizi ihmal mi etmiştik yoksa. Yapmak istediklerimiz için çok geçti. Korolara alınmamıştık. Yazı atölyelerine devam edip çok yazar, okunur bir yazar çıkmıyordu. Spor yorucuydu. Yabancı dil öğrenmek? Okumak atölyeleri vardı. Uzman olmayacaktık, akademisyen değildik. Ben yaza yaza heybedekileri tüketmiştim. En iyi yaptığım dalı bırakmış, yetişkinlere de yazacağım diye inat etmiş, dört yılımı vermiştim. Yazıyordum artık ama yazdıklarımı beğenmiyordum. Klasik bir anlatım vardı. Çok çok okumalar yapmam gerekiyordu. Okumak da öyle bir çırpıda yapılacak iş değildi. Birkaç defa okumak gerekiyordu. Unutulmayan kitapları tekrar okuyup unutamamamızın nedenini bulmak gerekiyordu. Her şeyi bırakıp çocuk kitapları yazmam gerekiyordu aslında. Yaptığım en iyi buydu. Yayınevi benden yeni dosyalar bekliyordu. Onlara söylediğim iki dosyayı yarım bırakmıştım. Üç yılda dört yazar okumaları yapmıştık. Başka atölyelere de katılmıştım. Ne olacak şimdi? Gerçekten bilmiyorum.
Yaşar Kemal üzerine yaptığım okumaları konuştuk. Sorularım vardı yanıt bekleyen. Kendimce yanıtlarım da vardı ama bunu yazma cesaretinde bulunmak benim için olanaksızdı. Yazar okumalarını herkes yapabilir ama yazmaya gelince beğendim beğenmedim ötesine geçemezdi. İlkokulda da bu öğretiliyordu. Yani kitap okuma alışkanlığı kadar okumada dikkat edilecek noktalar öğretilmiyordu. Karakterler anlatılır, özet yapılır, sorular çıkarılır ve metinde bu soruların yanıtları bulunur.
Okurluk üzerine aldığım çok kitap var. Yaşar Kemal okumaların arasında bu kitapların hepsini altını çize çize okudum. Okur olmak üzerine düşündüm. Herkes yazmak için çok okumak gerektiğini söylüyor ama nedense metinde neleri dikkate alınarak okumalar yapılacağı anlatılmıyor. Daha yeni öğrendim; iyi öykülerin sadece giriş cümlelerini okuyarak öykünün nasıl açıldığını incelemek. Bunu da internet dergisinde fark ettim. Farklı yazarlardan alt alta öyküler yer alıyordu ve giriş paragraflarını okuya okuya beni öyküye alacak girişi ararken öğrendim. Elbette bunu biliyordum ama tamamını okumadan bir oturuşta yirmi öykünün hatta daha da fazla, giriş paragraflarını okuyup değerlendirmek. Bir de son sayfaları. Ben her şeyi açık açık yazıyorum. Anlaşılır olmaya çalışıyorum. Ama çocuk kitaplarımda genellikle sonları açık uçlu bırakırım. Çocuğun kafasında sonra ne oldu sorusu uyansın ve hayal etsin diye. Biliyorum ama bildiğimi bilmiyorum. Yapıyorum ama yaptığımı yetişkin öykülerinde yapamıyorum. Editörüme Beni Islıkla Çağır öyküm için şöyle dedim. “Eee adam kadını ıslık çalarak çağırıyormuş. Ne yani? Ne olmuş yani ıslıkla çağırıyorsa? Bana ne!” Editörümle birlikte üzerinde çalıştık. Önerilerini uygulamaya çalıştım ve şöyle dedim ona. “Evet şimdi dilin güzelliği ve hikâyenin akışı için okunabilir. Okunabilir düzeye geldi. O da bazı okurlar için.” Yirmiye yakın öykümü yaza kadar çalışacağız. Ayda iki öykü hesapladım. Hiç böyle bekleye bekleye; üzerinde çalışa çalışa yetişkin yazısı yazmamıştım. Bu aralar yazamama nedenim bu. Yazdıklarımı okuyup düzeltme gereksinimi duymaya başladım.
Gülşen’e üç incecik roman verdim. Hatta bir günde belki de birkaç saatte okunacak kitaplar. Petersburg’lu Usta, Mumlar Sonuna Kadar Yanar, Fındık Kabuğu. Yazarlarını internetten araştırdık. Başka kitaplarına baktık. Bahçıvan ve Ölüm romanını da vermek istedim. Ama bulamadım elbette. Bir sonraya artık. Raymond Carver’ın öykü kitaplarını vermedim. Kitaplarını alıp alıp öykülerin girişindeki ve sonundaki paragrafları okumak karşılaştırmak istiyorum. “Katedral öykü kitabından iki tane var ama sana vermeyeceğim.” “Neden?” “Şu an baskısı yok. Nadir’de de çok pahalı. O paraya alamam.” Bazı yazarların kitapları çok pahalı satılıyor sahaflarda. Özellikle Yapıkredi Yayınlarının kitaplarını almak olanaksız neredeyse. Alberto Manguel’in yeni kitabı çevrilmiş. Onu hemen Kitapyurdu’ndaki sepetime attım. Macar asıllı yazarlardan da birer kitap seçtim. Kim okuyacak bunca kitabı? Unutuluyorsa neden okunsun? Neden okuyorum? Unutuyorsam eğer bunun nedeni yazarın konuyu iyi işlememesi olabilir mi? Katedral öyküsünü bir kez okudum; Cortazar’ın bir öyküsünü; Bilinmeyen Adanın Öyküsü vs. neden unutmadım? Neden bu kitapları hatırladım halde yeniden okumak istiyorum. Sanırım Yaşar Kemal için de aynı şeyleri düşünebilirim. Yılanı Öldürseler, Hüyükteki Nar Ağacı, çocuklar için basılan Kalmeler… Bunlar da unutulmayacaklar arasında. Kimsecik üçlemesi de unutulmayacaktır çünkü yazarın otobiyografik romanı ve ben Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor adlı kitabı iyi okumuştum. Hayatıyla ilişkisini de takip ediyorum.
Gündüz ne yapıyorum, sorusunun yanıtını düşündüm. Arkadaşıma bunu nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum. Uzanıyorum koltuğa ve sararan tavana ve duvardaki karlı bir günün resmine bakıyorum. Tablonun ayrıntılarını izlediğim doğru ama daha çok orada hissediyorum kendimi. Oradaki karların üzerine uzanmışım. Öylece bana bakıyorum. Karlara vs.
Akşam Yaşar Kemal okumalarının buluşması vardı. On iki kişiyiz. Okuyor ve okuduklarımız hakkında yakın okuma yapan okurlar olarak yazıyoruz. Amatör bir grup. İçimizde yazarlar olsa da bir şeyler öğreneceğine inanan, yakın okumayı isteyen katılımcılarız. Feridun Andaç’a sorular soruyoruz. Güzel bir akşamdı. Masamdaki kitaplara baktım. Yaşar Kemal’le ilgili okumalar yaptığım kitaplar. Yarısından fazlasını okudum. Sıra romanlarla ilişki kurmaya geldi ama hiçbirini açıp yazma cesareti gösteremiyorum. Yaşar Kemal okuru olmak! Sanırım çocuk kitapları üzerinden bir şeyler yazacağım. Kimsecik üçlemesini yazmayı istemiştim ama iki arkadaş o kitap üzerinde yazacaklar. Masamdaki bazı kitapları kaldırdım. Çocuklar için basılan kitapları topladım. İlk gençlik için önereceğim üç kitap seçtim; Hüyükteki Nar Ağacı, Kuşlar da Gitti ve Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca. Diğer çocuklar için basılan kitaplar ilkokul dörtte okutulabilir. Feridun Andaç yetişkinler için de ilk okunacak kitaplardan Kimsecik üçlemesini söyledi. Bu akşam Yağmurcuk Kuşu’nu okuduk.
Feridun Andaç’a “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor kitabındaki öz yaşam hikâyesinden daha fazla bilgi sahibisiniz, değil mi?” diye sordum. Evet yanıtını aldım. İkinci sorum neden bunu yazmıyorsunuz, olacaktı ama çekindim. Belki bir başkası yani akademisyen biri Andaç’ın Yaşar Kemal üzerine yazdıklarından bu bilgileri derleyebilir. Neden olmasın? Acaba bunu mu yazsam. Yani ben bunu yapabilir miyim? Bilemedim.
Erken yatacaktım. Çünkü bir masal filmden birkaç bölüm izledim. Masal değil ama masalsı konusu var. Zengin bir adam. Küçük bir çocuk. İş arayan bir kadın. Kadın yalnızca kalabalık bir yerde yaşamak istiyor, sıradan ama mutlu bir hayat. Külkedisi de diyebilirdim sonunu izleseydim. Bunun üzerine sıradan ve mutlu hayatım olduğu için huzur içinde uyuyabilirdim. Ama ne olduysa oldu ve kalktım; kendimi yazarken buldum.
Gün neredeyse ağaracak. Sevdiğim şeyleri yapıyorum. Alışveriş yapmak, kitap almak… Yemek yapmak, okumak ve yazmak… Bir hafta boyunca aynı kekleri yapıp durdum ve yedim. Artık tatlı yemek istemiyor canım. Poğaça da yemek istemiyorum. Ama bir şeyler yemek gerekiyor. Peynir ve domates; bir de haşlanmış patates ve yumurta.
Bugün markete gittim. Sıvı sabun almıştım bir buçuk kiloluk ve iyi bir marka. Ne yazık ki sulandırılmış çıktı. İade ettim. Onlar iade edemiyorlarmış temizlik malzemelerini. Kendileri kullanacakmış. Markanın öteki ürünlerine baktık. Çalkaladık, hepsi de lup lup ses çıkartıyor. Anlayamadık. Başka da şikayet gelmemiş. Vallahi ellerimi kuruttu bu sabun. Benim tüketmem olanaksızdı. Hep aynı markayı kullanıyorum ve bugüne kadar böyle bir şeyle karşılaşmadım.
Eksik bir şeyler var ama ne, diyordum. Şimdi çıkardım. Geçmiş üzerine pek yazmadım. Yani okuduğum kitaplar üzerine kendi hayatımdan bir şeyler çıkmadı. Bugün geçmişi anımsamamı sağlayan Mesut oldu. Andım andım dedim ki ben ne zaman hastaydım ki; bunca işten hasta olacak zamanım mı vardı ki de hastaydım. Şimdi şimdi hastalıklarımın dibini yaşıyorum. Öte yandan da bir o kadar da iyiyim. Hayatın anlamını düşünmeye yeni başlamadım elbette. Oturup yalnız, bir çocuk büyütmüş olmayı isterdim. Evlilik için arabasını süsleyen adam arabanın arkasına yazdırmış hizmetçim geliyor. Kızın babası da bir güzel dövmüş damadı. Bu ne demek? Erkeklerin bir çoğu kadını nerede görüyor? Mutfak, yatak odası, çocuk odası, dışarıdaki işi. Oğluna gelin arayan adam da şöyle demişti; dört tekerlekli araba alamıyoruz, iki ayaklısını alacağız. Genelleştirmiyorum. Kim üzerine alınırsa alınsın. Kadın mı erkek mi fark etmez.
Bitti.





Bir yanıt bırakın