YAZININ KIYISINDA 28 Ağustos 2026 / Cuma
“Taksiii!”
Yaklaştıkça arka koltukta bir baş görüyorum; dolu. Bir başka taksi görünüyor; dolu. Yolcu önde oturuyor, onu görebiliyorum, erkek.
“Taksiii!” Elimi kaldırıp kaldırımdan iniyor, bir adım öne çıkıyorum. Taksi boş; dörtlülerini yakıyor. Yanıma gelince duruyor.
Kısa mesafelerde duraktan araç istemeye çekiniyorum. Kısa mesafe için kapıma kadar gelecek ve onca zahmetine karşılık bendeki de lüks bir yolculuk olacak. Çekiniyorum işte.
Perşembe günü Maltepe Beşçeşmeler’e gidecektim. Ücret dolgun, duraktan taksi çağırabilirim. Telefon açıyorum. Plakasını veriyorlar aracın. Yola çıkıyorum, bekliyorum. Yeşil ışığı yanan taksi geliyor, duruyor, biniyorum. “Siz çağırmıştınız değil mi?” “Evet.” Sessizliğin ardından gideceğim yeri söylüyorum. “Maltepe Beşçeşmeler.” Şoför taksimetreyi açmıyor, bu demek oluyor ki yolu biliyor. Arka koltuğa kuruluyor, dışarıyı izliyorum. Trafik yoğun ama içim rahat. Strese girmeden yolculuk yapacağım. Yolu uzatsa da sorun değil, tanıdık nasıl olsa. Parayı eksik verdiğimi de söylemeyecektir, eminim. Böyle düşündüğüm için dayak yeme korkusu yaşamadan gideceğimi ve sağ salim ineceğimi biliyorum.
Dışarıya bakıyorum ya, nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyorum. Bu yolu öyle çok gidip geliyorum ki ezberlemiş olmam gerekir ama ezberleyemedim. Aklım başka yerlerde, gözümün dışarıda olması yetmiyor.
Beni bir yerde indiriyor. Nereden gideceğimi soruyorum. Hem sağ tarafı hem de sol tarafı işaret ediyor. Tam ters istikamet. Arkamızda araç bekliyor, yolu kapatıyoruz. Tek şeritli dar bir yol ve köşe üstelik. Lafı uzatmadan iniyorum. Parayı uzatmıştım zaten. Sol tarafa yöneliyorum. Bu tarafta olmadığını düşünüyorum. Diğer tarafa dönüyorum ve yürüyorum. Daha önce geçtiğim yolu düşünürsem yanlış yöne gidiyorum. Okul burada olmamalıydı. Yol kenarında masalar var, dolu; tavla oynuyorlar, okey taşları ortada dönüyor. Yolu tanıyorum artık. Doğru yön. Meydana geliyorum, meydanın etrafındaki masalardan ağaçların altındaki yeri seçiyorum. Oturuyorum. Arkadaşım arıyor. Sesi telefondan geliyor ama dışarıdan da geliyor. Başımı çevirip bakınca onu görüyorum. Gülüyoruz. Çay istiyorum. O sonra almak istediğini söylüyor genç çocuğa. Yaşı on altı falan olmalı. On sekiz yaşını geçmeyene ben çocuk gözüyle bakıyorum.
Arkadaşım bir poşet uzatıyor. Açıyorum; mor inciler. Ay evde vardı, kim yiyecek diyorum. Sonradan fark ediyorum; ben bunu hep söylüyorum. Oysa memnun olmam gerekirdi. Teşekkür etmek yetmez, insan bir minnet duygusuyla gülümser, öyle değil mi? Söz vermiştim kendime bir daha böyle söylemeyeceğim diye, olmadı işte. Yine başaramadım; alışmış dilim.
Hikâyeler anlatıyor bana. Belki yazarsın, diyor. Öykülerimin birinde bir sahne olabilir. Çok etkileyici sahneler ama not almadığım için unutuyorum. Diğer arkadaşımız da geliyor. Yazılarımdan konuşmaya başlıyoruz. Son yazdığım öykü taslağını okuyor Gülşen. Gülizar beğeniyor. Yazılarımın iyi yönde değiştiğini söylüyor. Elbette bütün marifet editörlerimde. Hem Metin Bey hem de Gülşen. Metin Bey, çevrimiçi çalışmalarda destek olan editörüm yazma pratiklerimi artırdı. Okuyamıyorum ama yazıyorum. Öyle esin falan gelmiyor. Sadece içimde bir sıkıntı bir sahne geliyor. Bilgisayarı açıp yazmaya başlayınca da devamı kendiliğinden geliyor. Yirmi taslak oldu. Şu ana kadar ikisi tamamlandı ve bir ay sonra tekrar bakılmak üzerine bir kenara bırakıldı. Ödevlerim var; yazmanın yanında okumalar veriyor. Yaşar Kemal okumalarına ara verdim; bile isteye değil, okumaktan uzaklaştığım için böyle. Yorgunum, sabaha kadar yazıyorum, uyku düzenim altüst oldu. Yazma aşkını kaybetmeyeceğime göre çalışmalarımı da gündüze kaydırmak zorundayım. Gece uykusu önemli, insanı dinlendiren onaran gece uykuları ve derin uykular. Bense kuş uykusuna yatıyorum. Saat başı uyanmak…
Eve gelme saati geldi. Saat yirmi ikiyi geçiyor. Gence iyi bir bahşiş bırakıyor arkadaşım; çok sempatik bir çocuktu. Güler yüzlü ve ılımlı; rahatsız etmeyen ortamı germeyen bir çocuk. Orada taksi yoktu. Kendi durağımızı arıyorum. Taksi plakası veriliyor. Söylediğim yerde bekliyoruz. Kaç taksi geçti yanımızdan artık saymıyorum. Çoktan evde olurdum. Şoför arıyor; iki dakika sonra oradayım, diyor. Duraktan gelmiyor taksi; bu civarda olan bir taksiyi yönlendiriyorlar. Taksi geliyor, biniyoruz. Yol üzerinde arkadaşım inecek, yolu tarif ediyor. Onu indiriyor yolumuza devam ediyoruz. Şoförle konuşuyorum. Şoförlerden korkuyorum, diyorum; bir gün dayak yiyeceğim. Oysa istedikleri her şeyi kabul ediyorum; yolu uzatmaları, parayı eksik verdiniz demeleri, taksi metreyi kapatıp fazla ücret söylemeleri… Kendi taksi durağımız ya için rahat. İnerken parayı uzatıyorum. Şoför alıyor ve üç kâğıt paraya bakıyor; bir şey söyleyecek ama söyleyemiyor sanırım. Bahşiş mi vermeliydim? Kapıyı kapatırken şoför adını söylüyor ve telefonunu kaydedebileceğimi söylüyor. Eve dönüşlerimde araç bulabilecek, merkezde çalışıyormuş.
Eve girince kediciklerimi, salonun kapısı önünde beni beklerken buluyorum. Yaş mamayı hak ettiler. Mutlu oluyorlar. İştahla yiyorlar. Arkadaşıma en çok kızdığı mesajları atıyorum; bol bol emoji. Yazmak zor geliyor bana. Yazmak yerine hep emoji kullanıyorum. O da tek bir emojiyle karşılık veriyor.
Bir film izliyorum. Dram. Çok etkileyici. Bu filmi yıllar yıllar önce İstanbul Film festivalinde izlemiştim. Duyusu kalmış, birkaç sahne. Yine etkileniyorum. Gecenin üçünde ben de bir öykü taslağı yazıyorum. Sabaha karşı da Gülşen’e mesaj atıp yatıyorum. Kuş uykusu…
En sonunda saat bir buçukta kalkıyorum. Üçe doğru Gülşen arıyor. Öykü taslağını beğendiğini söylüyor. Oysa ben beğenmedim. Öyle ki sayfamda yayımlamayı düşünüyordum.
Akşamüzeri Metin Beyle çevrimiçi görüşüyoruz. Bu son çalışmamı okumamı istiyor ve beğeniyor. Şaşırıyorum. Çok sıradan ve basit bulduğumu, monolog ve bilinç akışı olmadığını söylüyorum. Ama daha çok altı çizilecek büyük laflar etmeyi seviyorum. Bunun taslak olduğunu hatırlatıyor. Yeni ödevlerle görüşmemiz sonlanıyor. Bu son çalışma uzun öykü olacak sanırım.
Evet kenara koyduğumuz ikinci öykü bir başka öykü. Yazmaya devam. Yazarların disiplinli çalışmalarının nasıl olduğunu düşünüyor, bunu yapamayacağıma inanıyordum. Yazdıklarımı okuyamayan biriydim. Şimdi ise defalarca okuyor ve her seferinde eklemeler, çıkarmalar yapıyorum. Üstelik esin gelmeden. Metin Bey, bu disiplini öğreneceğimi ve kendisine gerek kalmadan yazabileceğimi söylüyor sürekli. Beni motive ediyor.
Sermin’le konuşuyoruz. Yaşar Kemal okumaları sonunda bir yazı yazacağız ve derleyip kitaplaştıracağız. Nasıl giriş yapılır, birbirimize soruyoruz. Bildiklerimizi paylaşıyoruz. Elbette güzel olacak. Emek verilen her şey güzel olur. Zorla güzellik olur.
Canım vapura binmek istiyor. Kışın birkaç defa Beşiktaş’a gitmiş ve dönüşüm de vapurla olmuştu. Kış olduğu için dışarıda oturmamıştım. Bu sıcaklarda saçlarını rüzgâra verip püfür püfür yolculuk yapmak nasıl bir şey olur, merak ediyorum. Elbette vapura çok binmişliğim var ama vapura her seferinde bir başka ben biniyor. Şimdi neler hissederim, ne düşünürüm, ne gözlemlerim, dikkatimi ne çeker…





Bir yanıt bırakın