ZAMANIN KIYISINDA 10 Nisan 2026 / Cuma
Yeni bir sayfa açma zamanı gelmişti. Bir son duygusu Yaşar Kemal’i okumak. Zamanın sonu mu, kıyısı mı? Şimdiki zamandan geçmişi okuyarak yanında bulmak. Aramızda dolaşan karakterler, kostümlerini giyinmiş yürüyor. Ara sokaklarda, pazarlarda, iş çıkışlarında, otobüs duraklarında, iskelelerde… Yalçın kayaların üzerinde atlarıyla… Ah şimdi Osman Namdar’ın son şiir kitabı yanımda olmalıydı. Kitaplar nasıl da birbirlerine bağlı, bırakmıyorlar birbirlerini. Aramızdan biri. İlk kez bir hikayemin olmamasına üzülüyorum. Küçücük bahçeyle yetinmiş çocukluğum. Sözlü anlatılardan uzak; hayvan böcek sesleriyle… Bakalım okudukça, bu bahçe büyüyüp kocaman bir evrenin parçası olabilecek mi?
“Ona bir kitap vereceğim. Rahatını kaçırmak için…” Melih Cevdet Anday
Şiirlerle müziğin dansı, ruhun yansısıydı okuyanlarının. Arındım. Aklım Metropolis’in günlük yaşamındaydı. Karar veremedim, surların içinde mi dışında mı kalıyordum? Belki de o küçük oğlanla kız büyümüşlerdi de birlikte bugünün içinde savaşçı görünümleriyle dolaşıyorlardı. Bir ben miyim bu rüyayı gören?
Zaman yolculuğu için sayfalara gereksinim varmış. Teknolojinin sunacakları dokunulmayan, dokununca kum tanesi olan yalanlarmış.
Bilinmeyen bir yer, kelimelerin olmadığı. Eğer kelimelere dökersem bir bulut gibi dağılacak esintisiyle nefesin. Gitmek için vakit var. Biraz daha kalmalı. Şafak sökerken kuşlardan önce kalkmalı.
Demek ki neymiş; okumadan önce, dizeler ve notalar gerekliymiş. Yaşar Kemal’in müziğini dinlemeye hazırlık. Hüyükteki Nar Ağacı. Kendi sözüyle Çukurova için şöyle der “Yeniden yaratarak düşsel bir ülke kurmaya çalıştım.” (Yaşar Kemal’in Sözlerinde Yaşamak / Feridun Andaç) Yarattığı düşsel ülkesinde huzur içinde uyusun. Yalçın kayalıklarında kar erisin, ırmakları coşkun aksın.
Benim de dilimi değiştirecek gibi; ödünç verdiği cümleler, kelimelerle. Ne de olsa aynı ülkenin topraklarındayız. Her ne kadar iklimiyle doğasıyla yedi bölgeye ayrılmışsa da topraklarımız bir aradayız. Evet ilginç bir coğrafyadayız. Binlerce yıl önce başlayan insanlık yolculuğu sürmekte bugün de.
Shakespeare’in 66.Sonesi yabancı gelmedi bana. (s.66) Uzun uzadıya tekrar yazmak gerekmiyor ama ne yaparsın bin yıllarca aynı şeyleri söyleyip duruyoruz birbirimize.
Bir şiir okudum yüksek sesle. Kedileri sevdim. Yukama su verdim, yapraklarını sildim. Bir selam gönderdim Turgut Uyar’a. Sabah uyanınca kuşlara da eşlik ederim. Kargalara ceviz veririm. Kedilere mama. Martıları unutmam madem ki denizde bulamamışlar balık, balıkçıdan balık alıp onları da mutlu ederim. Göğe salarım, kanatları gümüş; güneş gülümser, havada bulutlar renklenir de güler. Gülümsemek bulaşıcıdır. Bütün kent kocaman gülümser. Kırk odalık dairelerde oturur insanlar, bir arada. Yemeklerini yapar uzun masada birlikte yer içerler.
Bir şey öğrendim. Geceleri karanlıkta gelen beyaz gemi… Her gece alıp götürürmüş meğer. O adayı bilen gören olmasa da… Aslında görenler yazıyor ama yazdıkları için bir daha o adayı bulamıyorlar. Ben adayı gördüm mü? Söylemem. Dalgaların sesini dinle. Hava serin ve Nisan ayı. Dalma zamanı geldi. Üstüm başım pul pul kelime.
Bir sokak defilesi olsa ne giyerdim? Herkes rol alsa. Rollere kapılır hakkını verirdik yani sokak sokak birlikte yürürdük. İkiyken… Sahi ne giyerdim?
Bugünün ilk saatlerinde, altı saat önce dinlediğim konuşmada geçen üç kısa cümle bir başka boyuta taşıdı beni. Okurluğun sonunda yazan değil gören olmak çok değerliymiş. Hayal dünyanın zenginleşmesinin ardından neler gelir? Şiir mi? Kısacık hikâyeler. “Kendimden önce seni sevmiştim.” Ardından gelen cümleyi sonra kurayım. Düşlemeye devam.





Bir yanıt bırakın