YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ  15 Nisan 2026 / Çarşamba

YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ  15 Nisan 2026 / Çarşamba

Romanı okuduktan sonra yeni bir kelimeyle tanımladım yalnızlığımızı. Bu yalnızlık değil de kimsesizlik. Gittikçe bu hiçlik tarafından sarılıyoruz. Büyüyor.

Romanın gerçekleri anlattığından kuşkum yok. Ama bir kurgu olduğunu, Yaşar Kemal’in Çukurova’sı olduğunu biliyorum. Kurgu da olsa yaşanan gerçekleri yansıtıyor. Hangi yazı ya da kurgu, gerçeklerden tamamen arınabilir ki? Kitap 1982 yılında ilk baskısını yapmış. Irgatlık sorunları hiç eksik olmadı. Seksenlerden sonra ortadan kalkmış gibi görünse de kalkmadığını görüyoruz. İzmir’in bir ilçesinde 1970’lerde Doğu’dan çalışmak için işçiler gelirdi. Pamuk, incir, tütün işçiliği yaparlardı. Karatrenle, bir yorganlarıyla birlikte, bir tencere, iki kaşıkları olurdu. Çorbalarını tencereden içerler, soğanlarını elleriyle kırarlar ve emeğe katık yaparlardı. Evet buna tanık oldum. Gencecik iki kişi, biri kadın biri erkek. Açık kapıların önünde yer sofrasında yerlerdi yemeklerini ve ben onları gizli gizli izlemekten kendimi alamazdım.  İleriki yıllarda makineleşmeyle birlikte dışarıdan işçi alımları son buldu. Aileler arasında birbirlerini desteklemeler görüldü. Zaten tarım da para kazandırmaz oldu. Mazot alacak parayı bulmak… Üreticiye ücretler birkaç ay sonra verilmeye başlandı. Birçok şey.

Bütün bunların geçmişte kaldığını söylemek çok zor. Bugün yabancı göçmenlerin çadırlarını görmek mümkün. Yağmur yağdığında su altında kalan alanlarda çadırları. Onlara gösterilen yer orası. Çoluk çocuk perişan. Nerede çalıştıklarını görmek olanaksız. Çocuklar mezarlığa gelip ölülerinin mezarındaki çiçekleri sulamak isteyenlere su satıyor. Çat pat dilimizi konuşuyor.

Bugün dağ köyleri var mı? Büyük  çoğunluğu terkedilmiş. Sadece yaşlıların kaldığı hayalet köyler. Gençler iş bulma umuduyla şehirlere gitmiş. Herkes bir umudun peşinde ama…

Romandaki karakterler oldukça canlı, içine alıyor okuru. Bilmediğim kelimeler daha çok halk dilinde kullanılanlar. Dikkatimi çeken bir başka şey de özel isimlere gelen eklerin ayrı yazılmaması. Ama yadırgamıyorum, Yaşar Kemal yazacak elbette. Latin Amerika öykülerine benziyor biraz. Büyülü gerçeklik adını vereceğim ama gerçek olduğu için bunu söylemeyeceğim. Batı okurları okuduğunda sanırım böyle okuyacaklar. Bilmedikleri bir coğrafya, bilmedikleri bir dil, yaşam.  Bizim coğrafyamızda ise yüz yıllarca yaşanan gerçekler. Hâlâ yaşanmakta. Hüyükleri de düşündüm. Hüyükteki kuruyan nar ağacı da gerçek ve birçok. Toprağın altından neşeli insan sesleri işitilir, çocuklar oyunlar oynar. Üzerinde büyüyen ağaçlar da büyülüdür. Ne dilersen dileğin gerçek olur. Evlilik, çocuk, iş, para, ev, araba… Bir insan başka ne ister? Mehmed çocuğun dileği acımasız ağanın ölmesi. Ama nar ağacı kuruduğu, kökü de ufaldığı için kendini koruyamamış der ve kendi gücüne inanır. Hüsük’ün hançerini çalar ve ağanın peşine düşer. Sonra neler olur bilmiyoruz. Ama Yaşar Kemal ezilenden yanadır ya bir düşündüğümüz olur elbette.

 

YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ  16 Nisan 2026 / Perşembe

Hüyükteki Nar Ağacında iki karakterin isimleri aynıdır. Memed ve çocuk Memed. Bu bana İnce Memed romanını anımsattı. Acaba çocuk Memed büyüdü de İnce Memed mi oldu? Romanda, çocuk Memed’in aklından geçenleri yazar yazmasa da anlıyoruz ama sonra ne yaptığını da merak ediyoruz.

Kitap 1951 yılında yazılmış ve sonra dosya kaybolmuş. Ardından 1955 yılında İnce Memed yazılmış. Roman daha sonra ortaya çıkmış ve 1982 yılında ilk baskısı Toros yayınlarından olmuş.

Feridun Andaç’ın Yaşar Kemal’in Sözlerinde Yaşamak kitabını merakla okuyorum. Yaşar Kemal’in yazın dünyasını anlamak için başvuru/başucu kitaplarından biri. Yaşar Kemal’i yakından tanıyan ve onun her kitabının peşine takılıp attığı her adımı izleyen Andaç’ın sözlerinin peşine  takılmak bir roman kadar merak uyandırıcı.

 

 

YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ     17 Nisan 2026 / Cuma

Bir insan altmışında neden şimdiki zamanı değil de geçmiş zamanları yazar? Ben buna nostalji diyorum. Fakat şimdi anlıyorum ki geçmiş bugüne demir atmış. Her şeyin izleri geçmişte, bu nostalji değil. Sekiz yaşında bahçe duvarının ardından izlediğim o iki genç çiftin hayatıma nasıl etki yaptığını düşününce… Ben de İstanbul’a böyle gelmemiş miydim? O çift gibi umutlu değil miydim? Ya şimdi. Yazarak yüzlerce gözün üzerime dikilmesini bile isteye kabul edişim. O balkonda ben oturuyorum, pencerelerde asılı eski solmuş çarşaflar, bir tas çorba… Görmezden gelmişlerdi beni; ben de görmezden geliyorum. Ne bir ses işitiyorum ne de bir soluk. Gizlenmiş…

Roman  çok etkiledi beni. Bugün de Anadolu’nun birçok yerinde insanlar dualar ediyor, çevresindeki ağaçlara çaputlar bağlıyorlar. Onat Kutlar’ın İshak adlı öykü kitabındaki kitaba adını veren İshak öyküsünü düşündüm. Oradaki hüyükte de kuru bir ağaç ve ağaçta da ishak kuşu olan bir taş bulunmakta dallarının birinde. Hüyükten neşeli insan sesleri gelmektedir. Modernliğin peşindeki insanlar,  buradaki yerlileri yerlerinden etmeye gelmişlerdir. Köylü ise orayı korunacak kutsal mekan  olarak görür. Yerlileri yerinden etme yeni değildir. Yüzyıllarca mücadele edilmiştir ama sonunda yenilmiştir yerli halk. Yerli halk savaşçı değildir. Yaşamak için yaşarlar. Savaşları desteklemezler ama her savaşta da ezilen, yerlerinden yurtlarından olanlar yine onlardır.

Benim büyüdüğüm ilçede de hüyükler vardır. Hiç gitmedim. Biraz uzak kalıyor, ulaşım zor. Kitaplarda okuyorum. Bir de mağara var. Anatanrıça’ya adaklar adanan kutsal mekan.

Nar ağacı kutsal bir ağaçtır. Nar bolluk ve bereket getirir, birlikte olmayı temsil eder. Tanelerin hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Yılbaşı geleneklerinde, sokak kapısının eşiğinde nar yere atılarak parçalanır ve bereketinin eve girmesi dilenir.

Akşam buluşmamızda Feridun Andaç çok değerli noktalara dikkat çekti. Bir arkadaşımız kahramanın doğuşunu örnekleyerek bir masal kurgusunda anlatılışını örnekledi. Ben de diyordum ki neden sevdim bu kitabı? Elbette masal oluşundan. Tam olarak masal demesem de insanı içine alan, onlarla açlık çeken, susayan, yardım edenlerin yemeklerinin kokusunda kendini kaybeden biriydim. Hatta akşam tereyağlı bulgur pilavı yaptım ama oradaki tadı da kokuyu da alamadım; çünkü ne bulgur eski bulgur ne de tereyağı eski tereyağı. Ağzımızın tadı da ahlakı da bozuldu.

Masal değil ama bir mit. Dağ köylerinde yaşayan hatta ırgatlık yapan herkesin ortak miti. Bunu hatırlayanları olur mu bilmem. Şimdi İstanbul’da olabilirler. Yaşlılar terk edemedikleri dağ köylerindeki evlerinde yalnızlar hatta kimsesizler. Gençlerin, çocukların olmadığı yerde umut da büyümez. Kimsesizlik bizimkisi yalnızlık değil. Yaşadığım on üç katlı apartmanın her katında dört daire var. Her giriş çıkışımda kimseyi görmem. Neredeler? Bilmem ama hep merak ederim. Karşı dairede oturanlarla da ayda bir iki karşılaşırım. Ev sahibinden çok yaşlı anne ve babalarını görmüşümdür. Çocuklara bakıyorlar bazen. Okul dönüşü servisten alıyorlar. Eğer sabahlamışsam iki çocuğun uykulu sesleriyle söylenerek de olsa söz dinleyip yarı kapalı olduğunu düşündüğüm gözlerle okullarına dipsiz karanlık saatlerde yola düşerler. Kuşlar bile onların gidişinden çok sonra karşılar sabahı. Mit. Masal. Her insanın tek ya da ortak bir miti olmalıymış. Umay ananın dünyanın tüm insanlığını kucaklayan miti gibi. Yaşar Kemal bir mit yazmıştır, okuyanlar bilir de kendilerini anlattığına uyanır. Onun için de bir zamanlar ırgatlık yaban büyüklerinin masalı olduğunu bilmeleri gerekiyor. Kimler anımsıyor?

Andaç’ın Yaşar Kemal’in Sözlerinde Yaşamak kitabından alıntılar yapmak istiyorum. Yaşar Kemal öykü için şunları söylemiş Andaç’la yaptığı röportajda.

“O da bir anlatım sanatıdır. Romandan başka bir şeydir. Ama romandan zor bir zanaattır.” S. 139

Sait Faik’in öykülerinden yola çıkarak kaleme aldığım dosyada öyküleri defalarca okudum. Belki biraz benzer yanlar olur diye umut etmiştim ama yapamadım. Sonuç olarak şu kanıya ulaştım. Onun gibi yazmam olanaksız. Onun sesini kendi sesim yapma şansım hiç olamaz. Yaşar Kemal’de benzer bir şey söylüyor ve dikkatimi çekiyor.

“Sait Faik’e benzemeye çok çalıştım ama bir türlü beceremedim. Bir yerde insan ne kadar isterse istesin kendinden başka bir kimse olamıyor.” S.140

İnce Memed’i okuyacağım ya Oktavia Paz’dan birkaç cümle alıntılayım.

”Destansız bir toplum olabilemez, çünkü onda kendisini göreceği, tanıyacağı, bulacağı kahramansız bir  toplum olmaz.” S.124

Hüyükteki Nar Ağacı romanı Yaşar Kemal’in ilk romanı. Ardından bir başka roman ve üçüncü romanı da İnce Memed.

Bu romanda önemli olduğunu düşündüğüm bir şey dikkatimi çekti. Karakterleri sözleriyle, inançlarıyla, yaşadıklarıyla tanıyor, monologları, bilinç akışını biz okurlara bırakıyor. Sanırım okuru milyonları bulmuştur ve bu kadar da Yusuf, Hüssü, Âşık Ali, Memed çocuk, Memed var. Böyle zenginliği her kitabın sunamadığını düşünüyorum. Benim için Yusuf’un sıtma nöbetlerinde ne kadar acı çektiğini ve küfrettiğini düşünüyorum. Hüssü umudu ve umutsuzluğu Memed’in sözleriyle ona inanmasıyla ağalara kendi dillerinde -yazmak istemiyorum- kullandıkları kelimelerle içinden konuştuğunu ve sözlerinden söylemediklerini de bilinç akışıyla bir şekilde gözlerimin önüne geliyor. Memed çocuğun da en sonunda saflığını kaybettiğini düşünüyorum ki bedduaları iç seslerini ele veriyor. Memed de insana olan inancını hiç yitirmediğini ve küçük bir yardımla umutlandığını kendi iç monologlarıyla canlandırabiliyorum. Benim monoloğum ve bilinç akışım da yazdıklarımdan yazmadıklarımı okurların düşlemesine bırakıyorum.

(17 Nisan 2026)

Nostaljik takılmaktan hiç hoşlanmıyorum ama romanı okurken ister istemez geçmişe, yaşadığım topraklara döndü yüzüm. Hiç umutlu biri olmadım. Yokluk ve yoksunluk gördüklerimdi ve bunun çaresi yoktu. Belki de yoksulluk demeliyim ama bu kelime bana çok acı veriyor; çünkü yoksullara haksızlık etmekten çekiniyorum. Onlar zaten kendilerini yoksul olarak kabul ediyor ama yeni kelimeleri de bilmeleri gerekir diye düşünüyorum. Feridun Andaç’la yaptığımız ilk seminerde onun söylediği bir şey beni aydınlattı. Anladığım şuydu: Bir insan siyasi kitapları okuyarak solcu olmaz; yaşadıkları belirler görüşlerini, çekilen acılar, yoksunluk yokluk… Açlık. Umutsuzluk. Çaresizlik. İnsan o zaman gerçekleri görür yani yaşadıkça. Şimdi bunlar içeri alınıyor solcu diye. Evet ben de görerek, roman okuyarak bunu anladım. Gorki’nin “Ana” romanı beni çok üzmüştü ki ortaokula gidiyordum ve on bir yaşındaydım. Okula erken başladığım için okuduğum sınıfın değil de yaşımın üstünde romanlar öyküler okudum. Beyaz Diş, Drina Köprüsü, Çöplük, Kaplumbağalar, Tırpan, Bekir Yıldız, Aziz Nesin’in kitapları, Orhan Kemal, Yaşar Kemal elbette… Romanlardan, öykülerden direnmeyi öğrenmişim. Belki de umutsuz değildim. Madem direnmişim. Ama hiç siyasi kitapları okumadım.

Yıllar sonra Yaşar Kemal’i yeniden sil baştan okumak bana geçmişimi anımsattı.

Benim de hayal kurduğum bir mekan var; yaşadığım küçük çevrenin üzerine kurduğum ütopik bir yer. Yakınlarımızdaki bataklığın eskiden göl olduğunu, kuşların yaşadığını hatta göçmen kuşların uğrak yeri olduğunu dinlemiştim. Çocukluğumda babam o bataklığı bize göstermişti. Sonraki yıllarda bataklık kurutuldu.

Antik kentimiz var ama onunla tanışmam çok sonra oldu. Çünkü arkeolojik kazılar çok geç başladı ve halka açılması da uzun sürdü. Çoğu zaman mali imkansızlıklardan kazıların durduğu da oldu. İstanbul’un tarihi üzerine yaptığım okumalarda Roma ve Bizans dönemlerindeki yaşamları okudum. Yerli halk üzerine yazılmış hiçbir şey bulamadım. Kalelerde surların gerisinde yaşayan insanların, halkın üretimlerinden aldıklarıyla zenginleştiklerini öğrenmem onlara karşı olan sempatimi yitirdi. Halklar nasıl yaşıyordu? Dayanıksız evlerinde -kerpiçten topraktan yapılmış- yaşamışlar ve izleri bugüne ulaşamamış.

Yaşadığım küçük çevrede hiç dağ görmediğimi düşündüm, yalçın kayalıkları olan, doruklarına kar yağan dağlar yoktu. Nif Dağı vardı ve çok soğuk zamanlarda doruğuna kar yağdığı soğuğunun ovaya indiğini duyardım büyüklerimden. Ben kar görmedim. Ben dağ görmedim. Karadeniz’in ve Akdeniz’in dağlarını, gördüm ileriki yaşlarımda ve benim çocukluğumun dağlarının onların yanında tepe kaldıklarını söyledim.

Ben kimim? Ben de yazdığım çocuk kitaplarıyla kendimi tanıtabilirim. Umut aşılayan, mutlu sonlara inanan çocuk yanım var ama bu çocuklara gösterdiğim yüzüm. Diğer yüzüm de acı ve… Öykü yazmaya başlayınca kurban ve acılar gördüm içimde. Herkesin içindeki yetişkin bu mu acaba? Geçmişi düşünüyorum. Hiç dönmeyi düşünmedim ama bir gün umarım çocukluğuma dönmeyi isterim bu gördüklerimi görmemiş gibi.

Babam da annem de çok çalıştılar ve bir bahçeleri oldu, bizim içindi. Hayvanlarımız oldu her dönem. Bir tek atımız olmadı. Ne çok isterdim ata binmeyi ve tarlalarda gezmeyi. Özgürlüktü bu, bisiklete binerken hissettiğim duygu gibi olmalı. Bahçenin ilerisindeki tarlalar, çalışan çiftçiler, umutları. Babama haksızlık yaptım. Nasıl olup da toprağa bağlanıp bizim için kente gitmiyor oluşumuz…  Okumamızı istedi. Okuduk. Çok geç tanıdım Woolf’un Kendine Ait Bir Odası’nı. Kendime ait bir odam, kitaplarım ve yazılarım çoğalınca oldu. Şimdi de bir apartman dairesinde üç oda bir salon oldu. Bir tatil köyündeyim, İstanbul’un göbeğinde; ekmek elden su gölden. Kapılarımı çalıyor kargo görevlileri. Bir de anahtarları olmadığı için kapıyı açmamı isteyenlerin çaldığı zil. İlk başlarda hep açıyordum, sonra alışkanlıkları oldu açmaz oldum.

Kimsesiz hissediyorum kendimi şu sabaha az kalan saatlerde. Ne bir dostumu arayabilirim ne de ailemi, herkes uyuyor. Birkaç gündür düşünüyorum yalnız mıyız yoksa kimsesiz mi? Anlayan yok, dinleyen yok.

Yaşar Kemal’in düşsel Çukurova’sının yanında, benim düşsel çocukluğumun bahçesi içinden çıkamadığım çember kalır. İçinde çeşit çeşit hayvanları, böcekleri olan; çeşit çeşit dikilmiş ağaçları ve bitkileri olan… Çocukluğumda bahçe sulandığında toprak uzun süre suyu emmezdi. Çünkü yeraltı suları henüz çekilmemişti. Çukurlardaki çamurlu suda kurbağaları izlerdim. Küçük kara balık yavruları. Kelebekler, arılar, eşekarıları. Kendiliğinden büyüyen çiçekler; gelincikler, laleler, taçlar ördüğüm papatyalar, ebegümeçleri, ballı babalar, sütlü sarı çiçekler, mavi küçük çiçekler… Annemin ektiği mor menekşeler, sümbüller, sardunyalar, hanımelleri, leylaklar, güller, laleler, tüller, yıldız çiçekleri… Sonraki yıllarda mor menekşeleri hiç görmedim; anneme anneler gününde hediye ederdik. Otuz iki ağaç… Mis kokan iğde, ıhlamur; yenecek olgunluğa geldiğinde üzerinden hiç inmediğim dut ağaçları, mis kokulu limon portakal mandalina. Geçenlerde yoldan geçen kadın duvarın önünde durmuş havayı koklamış. Annemi görünce sormuş. Bu koku hangi çiçekten geliyor? Portakal çiçeği. Bir dal koparıp versene. Onlar koparılmaz, portakal olacaklar, demiş annem. Geçenlerde ceviz ağacından yola düşen cevizleri alıp küçük çocuğuna, bak bunlar incir demiş kadın.

Çocukluğumda büyük bir göldüm. Suda çeşit çeşit balıklar, derinlerde otlar, kıyısında kuşların yuva kurduğu sazlıklar, bir yanında üzerinde sinekleri bekleyen kurbağaların durduğu nilüferler… Kıyılardan uzaklaştıkça başları göğü delen ağaçlar. Tüm bunların üstünde suya düşen pamuk gibi bulutlar ve mavi gökyüzü: geceleri nasıl da parlardı eteklerimde ay ve yıldızlar… Yaş ilerledikçe çekildi sular. Yavaş yavaş kaybetti her şeyi. Şimdi kurudu, bir bataklık. Ne zaman ki kuruyacak bu bataklık, ben de toprağın altında kalacağım. Demek ki neymiş: çocukluk güzelmiş. Haydi iyisin iyisin.

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*