MASANIN GÖZLERİ VE KULAKLARI OLSA, BEN DE ONUN DİLİ OLSAM  2 Nisan 2026 / Perşembe

MASANIN GÖZLERİ VE KULAKLARI OLSA, BEN DE ONUN DİLİ OLSAM  2 Nisan 22026 / Perşembe

 

Yine gece. Hatta yarısı. Keşke romanı bu gece okumasaydım; şimdi yazmıyor olacaktım. Masam tutturdu, “Beni şimdi yaz.”

Masaya oturdum. Bilgisayarı önüme aldım. Arkamda duvar, önüm salon. Salonun üçte biri kitaplara yani masaya ve bana ait; okuma koltuğu olarak kullandığım televizyon koltuğu, dört sandalye, kitap dolu bir vitrin, bir masa, kitap dolu konsol masası veee solumda camın önünde tavana kadar büyümüş de ağaç olmuş meşhur Yuka’m. On dört yaşında. Bu eve yerleştiğimde alıp büyüttüm. Hayatta kalan, yaşamak için direnen tek çiçeğim. Yaşamak için mücadele ettiğinden bu yana çiçek açmadı. Sanırım altı yıl oluyor. Bir çiçeklense… O, Bir Yuka Hikâyesi adlı romanımın kahramanı.

Salonun üçte biri sporu için oğlumun, bisikleti ve dambılları… Üçte biri koltuklar ve sehpa Eme ve Karadut için. Duvardan çok yere kadar inen camlardan güneş hep içeri giriyor. Büyük camı açınca -gerçi açmasam da geliyor- arka taraftaki parktan kuş sesleri işitiliyor. Camın önündeki defneler ağaç oldu. Geçen ay çiçeklendiğini görünce çok şaşırdım. “Daha dün çiçek açmıştı. Yılda iki kez mi çiçek açıyor?” diye içimden geçti. Sonra anladım nedenini ve mahzunlaştım. Demek ki hiçbir şey yapmadan koca bir yılı devirmiştik. Değişen bir şey olmadı-mı?!

Eme yine koltuğun tepesine çıkıp kıvrılmış. Karşımda. Onu görmek iyi geliyor bana. Beni yalnız bırakmadığı için. Belki de yazdıklarımı ona yazıyorumdur. Sohbet etmek gibi bir şey.

Az sonra Karadut da okuma koltuğuna geçip kıvrılır. İşte masanın tanıdıkları bunlar. Ama daha çok, kitaplarımdan ve yazdıklarımdan beni tanıyor olmalı. İki ay önce bir anda masa boşaltıldı ve yeni kitaplar yığıldı. Öyle çoktu ki kitap, geçen hafta da tek tek elden geçirip kaldırılacakları belirledim. Okuma üzerine kitaplar kütüphaneye götürüldü. Daha götürülecekler var. Her gidenin yerine yenisi geliyor. Hepsini okuyor muyum, diye merak etmeye başladım. Aklımda neler kaldı? Okurken birkaç paragraflık çözümlemeler geliyor aklıma. Gördüklerimden, yaşadıklarımdan… Not almadığım için de unutuyorum. Masa konuşsa, “Nerede romanlar? Şiir kitapları nerede? Hep kurgu dışı okuyorsun ama roman yazmak istiyorsun. Olur mu hiç?” der. Ben de ona “Biliyorum ama ben bu kitapları okumayı seviyorum.” der, sustururum.

Bir çocuk kitabı -Çocuk Kitapları Okuma Kulübü için- var. İki roman nisan ayındaki iki okuma kulübü için- kaldırılması gerekiyor- okunmuş biri, diğeri ise okunmamış. Okunmamış diye yazıyorum, okumayan ben değilmişim gibi. Okunan kitabı okuma koltuğunda okudum. Bitmek üzereyken ilk defa yatak odasına götürmeyi ve yatarak okumayı düşündüm. Bunu düşündüğüm için kızdım kendime. Bugüne kadar yatak odasına hiç kitap götürmedim. İki roman mayıs ayında konuşulacak yani okunacak. Diğer kitaplar kurgu dışı kitaplar. Aman Tanrım. Arkamdaki konsolda da roman yok. Başka? Unuttum ya, elbette okumaya devam ettiğimiz Don Quijote var.

Masadaki kitapların yarısına yakını Don Quijote üzerine yazılmış. Borges’in de kitabı var, unuttum. Bu da Don Quijote üzerine yazılmış öykü için duruyor. İki kez okudum ama birkaç kez daha okumam gerekecek. Borges’ten korkuyorum. Anlamadığım için üzülmek…

Manguel var, Feridun Andaç’ın kitapları var, eleştiri ve edebiyat üzerine kitaplar… Kavramlar için; umut, zaman, yalan, kötülük… Kaos. Eşitlik. Hakikat. Geçmiş zaman. Denemeler. Bir dergi Kitap-lık dergisi, geçen sayı. Henüz okumadım ama bu sayıdaki dosya Poetik Ben’in İnşası ve bunu özellikle okumak istiyorum. Geçen akşam denedim, anlamadım, sanırım uykum vardı. İlk okuma denemelerim kötü olunca devam edemiyorum. Merak uyandırmadı aslında. Arafdalıklar bir yıl olacak, yerinden ayrılmadı. Ondan öğrendiğim çok değerli: “Her insanın bir öyküsü yani miti olmalı ve bunu anlatmalı ki öyküsüne inansın.” Bu tırnak içindeki benim düşüncem. Kitaptan alıntı değil. Hım dergiyi okumak gerek şimdi. Bağlantı kurabilirim sanki. Aslında masadaki kitapların adlarını bilinçli bir şekilde dizersem beni, son üç aylık halimi özetleyebilir. Denesem mi? Başlangıcı en üstte duran ve Kitap-lık adıyla yapabilirim. En sonda da sanırım Kendine Ait Bir Hayat yer alırdı. Taktım şimdi kitap adlarına.

*

Karadut masaya çıktı. Üç haftadır masada duran ilacını kullanmayı düşündüm. Gerçi iyileşti. Yine de masada duruyor ilaç. Bilgisayara yandan baktı. Veee işte okuma koltuğunun tepesine geçti. Baba kız çok hoşlar. Aslında bana hoş görüyle yaklaştıkları için üzülüyorum. Çünkü acıktıklarında uyuyor oluyorum ve beni kaldırmıyorlar.

Gölge, oğlumun kız arkadaşının seramikten yaptığı siyah bir kedi. Bu kediye baktıkça onu görür gibi oluyorum; güler yüzlü, anlayışlı, yargılamayan; yanında doğal olabiliyorum. Saçma, anlaşılmaz konuşmalarımdan rahatsız olmuyor, anlamıyorum sizi de demiyor. Ona son görüşmemizde şöyle dedim. “Lütfen beni yanlış anlama. Şunu anladım ki yazı dilim çok farklı

olduğu için konuşmayı beceremiyorum. Yazıyormuş gibi konuşabilmem için de gece yarısı olması gerek. Umarım bir gün yazı dilim ile konuşma dilim aynı olacak. Bir hayli ilerledim. Ölmeden bunu başarabileceğim.” Aynısını söyleyemedim elbette, çünkü şimdi gece yarısı; ama bunu anlatmaya çalıştım yarım yamalak. Keki çok seviyor. “Sana elmalı kek yapacaktım ama tarçın yoktu.” dedim, yani yapamadım. “Önemli değil.” dedi. “Ne demek istiyorsun?” diye sordu oğlum. Aynı cümleyi söyledim. O da bana “Annesi oğluna, beş yumurta evde var ekmek al, demiş. Çocuk da beş ekmek alıp gelmiş.” dedi. “Eee. Benim söylediğimle ne ilgisi var?” Açıklamaya çalıştı. “Anlamadın.” dedi. “Seni anladım da benim söylediğimle ilgisini anlamadım.” O içeriden açıkladı. “Elmalı kek tarifini bilmediği için öyle diyor.” Böylece konuşma son buldu. Onu seviyorum, beni zorlamıyor. Ben komik kadınım. Düşme gibi sakarlıklardan değil benim gülünç hikâyelerim. Şiddet içermez Don Kişot’ta olduğu gibi. Şöyle ki: Bir hayvan sahibi geldi veteriner kliniğine; paniklemiş. Sokak kedisi elini tırmalamış. “Kuduz olabilir mi?” diyor. Ben atlıyorum söze “Kediye bir şey olmadı değil mi? Gözlem altına almak gerekir.” Adam ters ters bakıyor. “Kedi kuduz olmamıştır. Ben kuduz değilim.” Yani ağzı köpürebilir, vahşileşmiş olabilir vs. Kim? Adam mı? Yok kedi. Kuduz şüpheli hayvanlar karantinaya alınır ve kuduz olup olmadığı o süre içerisinde belli olur. Eşim de bazen, hekim olduğumdan şüphe duyduğunu söylüyor. Karadut klinikten geldiğinde bir damla yaş vardı gözünde, ağlamış, demiştim ona birkaç hafta önce, yine aynı şeyi söylemiş. Meğerse göz damlası damlatmış. Sevgili masa… İnsanlar artık karamsar, depresif öyküler, romanlar okumak istemiyormuş. Aslında hayatımız öyle trajikomik ki önemli olan bunu görebilmekte.

Bunların masayla ne ilgisi var? Masanın kulağı var, ne yazdığımı, ne düşündüğümü biliyor. Biraz da ben demek masa. O demek, oğlum demek, Eme demek, Yuka demek, Karadut demek… Yazdıklarımla hayatımın kurgusu demek.

Yarın pazartesi. Masada bir orkidem var, yanında da bir şişe içme suyu. Her pazartesi çiçeği suluyorum, unutmamak için de su yanında duruyor. Bir de günleri unutmasam…

Masada kırmızı üzerine sarı desenli büyük bir kase var. Gözlük, kalemler vs koyuyorum içine ama üzeri kitap doldu. Oysa görüntüsünü seviyordum.

İki seramik kalemlik -içi kalem dolu-, bir kül tablası içinde kalemtıraş ve silgi var; el işçiliği… Gülay hanımın seramik atölyesinden almıştık. Çok uzun yıllar oldu. Onu hatırlıyorum sık sık. O yıllarda gençtik. Birçok el işçiliği ürünlerini almıştık. Biraz da eşimi anımsatıyor, onu anımsamak o yılları yani iyi geliyor hüzün de olsa.

Kitap ayraçları, kalemler, bir türlü kullanmayı öğrenemediğim üç defter.

Arkamdaki masada da -konsolda- birçok defter var. Birkaç sayfa yazılmış ve yarım bırakılmış. Adım ona konulara göre ayrıldılar ama ben onları çorba yaptım. Oğlumun vesikalık fotoğrafı, hediye olan bir demet lavanta, zırhlı bir asker biblo, ahşaptan yapılmış iki küçük kara kedi daha, bir şarap… İki yağlıboya tablo. Biri annemin diğeri de oğlumun eseri. Dolaplarında da kitaplar…

Kütüphanemdeki masa derli toplu, bilgisayar ve büyük bir bilgisayar ekranı var; oğlumun. Masasında kitap yok. O kütüphanede çalışıyor, ama kitap okumuyor. Bunca kitabı benden sonra ne yapacağını bilmiyorum.

Mutfak masasının yarısı da kitaplara ait. Kalem ve bir de deftere…

Unutmuşum. Barbarları Beklerken romanı da var. Coetzee’nin. Aslında yanlışlıkla getirmişim, bu roman haziran ayında, kitap kulübünde konuşulacak.

Romanları, masanın önündeki okuma koltuğunda okuyorum. Üzerime de kırmızı renkli küçük battaniyemi örtüyorum. Ciddi bir okuma olmuyor, zaten isteyerek de okumuyorum, kitapları ben seçmiyorum. Bu ay okunan kitabı yarısına kadar okudum ve ilk kez sonunu öğrenip kaldırmak için son altı sayfasını okudum. Bir diğer kitabı bitirmeme on sayfa kaldı ama okumak gelmiyor içimden, sonunu da merak etmiyorum. Bir ara okuyacağım. Köşede Origami kitabı vardı. Bir çocuk öyküsü yazmak istiyorum. Bir dosyam dört yıldır basılacak. Yine başkalarının kitapları basılmış. Neden ben değil? Diyemiyorum elbette. İmzaya gitmediğim içindir diye düşünüyorum. İmzaya gitmek de istemiyorum. Çocuklar hiç keyif almıyor görünüyor gözümde. Yayıncım özgüven eksikliğimin olduğunu söyledi bir ara. Neyse ne. İnancımı kaybettim. Okurlara dair umudumu. İnsan inanmadığı bir işi yapabilir mi? Son çalıştığım okuldaki sekiz yıllık deneyimin ardından oldu bu. Keşke iyi bir okulda çalışsaydım. İktidarın verdiği …’le -doğru kelimeyi bulamadım- sözel saldıran veliler -birisi, eline geçsem saçımı başımı yolacaktı- ve velilerinin desteğiyle saflıklarını kaybetmiş çocuklar ve herkes… Okul bahçesinde çocuklar oynarken seçim otobüsü şarkılar eşliğinde geçerken, öğrenciler de iktidardaki kişinin adını ezgisiyle bağırıyorlardı. Araya üçüncü çocuklarını da sıkıştırdılar.

Masam bu evin tarihisin biraz. On dört yıl, dile kolay. Bu evdeki yerin hiç değişmedi. Yemek masası olarak bir zamanlar kullanıldıysan da ben hatırlamıyorum.

Don Qıijote. Okurken başka şeyler düşünmüyor, anlatılanlara odaklanıyorum. Beni konuşturmuyor. Bu nedenle sevdim romanı. Onun hakkında düşündüklerim de romanın dışına

çıkmıyor. Sanki özet çıkarıyorum; bana öyle geliyor. Ama dün gece yazdığım masalı bu romana borçluyum. Daha önce hiç düşünmemiştim, kendiliğinden aktı anlatı.

Kuşlar uyandı. Aaa çocuklar yok. Kalkıp aradım. Karadut kaloriferin altına gitmiş yatmış. Kalorifer yanmaya başladı. Eme de masanın altında, sandalyenin üzerinde kıvrılmış yatıyor. Uyuyamıyorlar benim yüzümden. Şimdi Fransız balkona gidecekler ve kuşları gözleyecekler. Eme artık onlara ulaşamayacağını öğrendi, tepki vermiyor. Karadut ise garip şekilde sesler çıkartıyor, ağzını titretiyor. Bir eline geçirse…

Kitaplara baktım ve adlarından bana dair bir şey çıkartamadım. Sadece şu anda ilgilendiğim konuyu açıklayabiliyorlar.

Masa da ne masaymış ama. Bütün aileyi anlattı neredeyse.

Kütüphaneye girdim. Masanın önündeki döner koltuğa oturdum. Masaya baktım. Perdeyi açıp defneye baktım. Pencereyi kitaplar toz olmasın diye hiç açmıyorum. Sandalyeyle döndüm döndüm kitaplara baktım. İlk yazı köşemi anımsadım. Depo olarak kullandığım küçük odanın bir köşesi. Masa yerine küçük bir dolap… Odadaki kocaman bir kolide, gazetenin kitap eklerini ve dergileri biriktirirdim. Onlardan kestiğim yazılar… Onları atmak zorunda kaldım. Sonra burası odam oldu. Şimdi yeni evde hem kütüphane hem de kocaman bir salon var. Bu gidişat hiç iyi görünmüyor. Ev yazı evi olacak gibi… Kitap almayacağım dedikçe… Kaç kez seçip verdim kitapları. Artık verebileceğim bir kitap yok. On beş, yirmi adet olabilir belki. Kulüplerde okunan kitapları…

Oğlum İzmir’den bu akşam döndü. Annem bahçemizden çiçek koparıp göndermiş. Üç gün arabada kalmış çiçekler. Annem onları pamuğa sarıp su vermiş. Hemen büyük bardağa koydum. Altı saat oldu. Papatyalar kendilerine gelmiş. Kırmızı güller de biraz toparlanmış. Leylaklar kurumuş. Masaya koydum çiçekleri. “Söyle bana sevgili masam, ne koymamı istersin üzerine?” Meyve tabağı. Çay bardağı. Su. Asıl varlık nedenini unutmuş olmalı. Bir ağaç o. Yazı yazarken, özellikle çocuk öyküleri yazarken dallanıp yapraklanıyor. Yuka’ma arkadaş oluyor. Yeşil tül perdeler de onlara sanal bir orman havası veriyor.

Yine de masamı anlatamadım. Ortaokul Türkçe öğretmenim masanızı betimleyin demiş çocuklara. Ya ben, ben nasıl yazardım?

Koyu kahve renkli, ağaç gövdesini andıran damarlı kaplaması olan, yemek yemek için kullanılmanın dışında çok amaçlı kullanılan, büyük, ev sahibinin hor kullandığı… Eee, bu kadar mı? Bir masanın varlığı ya da onun gözünden tanıklığı demeliyim, birçok şeyi değiştiriyormuş.

Masam… Güneş de düştü şimdi üstüne. Şu hüzünlü geceyi de atlattın ya. Seni güneşin ve üzerindeki her şeyinle baş başa bırakıyorum. Palyaçonu unuttum. Onu, benim yerime kabul et, üzerine bırakıp gidiyorum.

Ne masaymışsın ama!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*