YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 6 Nisan 2026 / Çarşamba
Bilinmeyen Adanın Öyküsü, J.Saramago’nun yazdığı kısacık bir öyküdür. Bir saat içinde okunabilir. Bu ada öyküsü üzerine şimdilik bir şey yazmayacağım. Okurlarını bekliyor olacak.
Samih Rifat’ın Ada adlı anı kitabı doğa üzerinden işlenmiş. Bu da güzel bir kitaptır. Bazı kitaplar tekrar okunur ya, bu kitap da öyle. Şiirsel dili insanı içine çeker.
Bazı kitaplar okurunu, siyah noktacıklarla oluşan ve adaya dönüşen dünyasına alır. Huzur verir okumak. Bilgilendirir ve metaforlarıyla her okumada başka çağrışımları sağlar. Bitmeyen öykü gibidirler. Belki de birçok anlatı aynı adada geçmektedir. Neden olmasın? Her köşesinin ayrı bir kültürü vardır. Robinson en büyük ada öyküsüdür. Sömürü düzeni tarihinin başlangıcı da olabilir. Yani bence.
*
Hayatımda anlam arayışım mı? Kitaplarla yol arayışı? Yalnızca bir kitaptan değil, bir romandan değil; ulaşabildiğim bütün kaynaklardan etkilenme ve anlatma isteği. Anlatmayı sever insanlar.
Yalnızlık. Yeni şeyler yaratma cesareti verir insana; yalnız bırakmaz. Hayal gücü olmalı, gerçeklerden kaçmak değil, dünyayla iletişim kurmak aynı zamanda. Hayatı zenginleştirmektir hayal kurmak. Bir şekilde bağlar kurar; gerçeklerle ve düşlerle.
Bir insan için gerçekler mi yoksa inandığı ve anlattığı hikâyeler mi önemli? Gerçekler mi yalanlar mı insanı ayakta tutar? Haberler mi gerçek, hikâyeler mi?
*
Her şey yolunda gidiyordu ya da ben öyle sanıyordum. Notos Dergiyi okudum. Dosya konusu ilginçti: Otokurmaca. Canım sıkıldı. Ne yazmak, ne de okumak geliyor içimden. Yatmak istiyorum. Neden? Yazmak ve okumak bir anlamda arayıştı. Aranacak bir şey olmadığını düşündüm. Saçma bir gece rüyası. Hayal olamamış bile.
Arkadaşımla konuşuyorduk edebiyat üzerine. Neredeyse üç cümlemden birisi Yaşar Kemal’in İnce Memed 1 ve Hüyükteki Nar Ağacı üzerineydi. Bütün gündüz kitap okumuştum. Yeni bir romana da başlamıştım: Veda Etmiyorum. Bu romanı da merak ediyordum. Şimdi merak ettiğim hiçbir şey yok. İçimde kırılan bir şey mi var, yoksa gerçeği mi gördüm?
Saçma sapan sorularımla uzatmaktansa, yatmam daha hayırlı. Keşke içimden okumak isteği gelse.
Ne zaman vazgeçeriz? Bunu biliyorum. Deneyimlerimden biliyorum.
*
Peki geri döndüm. Sorun iki uç arasında kalmamdır. Biraz karmaşık. Birçok soru var, yanıt bekleyen. Oysa kimse açık açık bir yanıt vermiyor. Oysa birçok kişiyle ben bir reçete bekliyoruz.
Bir arkadaşıma Dede Korkut Hikâyelerinin neden Batı anlatılarına benzemediğini, anlamadığımı söylerken ondan yanıt vermesini beklemiştim. Yanıt vermedi ama ben de sormamıştım zaten. Sessiz kalmasının nedenini anlamaya çalışmıştım. Ben çocuklara böyle davranıyorum. Sorularına soruyla karşılık veriyorum. “Ya sen ne düşünüyorsun?” Elma ağacına bakıp kızarmış elmaları göremeyen çocuğa “Bak bakalım ne görüyorsun? Git yanına…” demek. Kendi bulduğunda unutamayacağını elmayı tanıyacağını, onu nereden bakıp göreceğini bilmesini öğretmek. Bakmak. Görmek. Anlamak ve anlatmak.
Bugün de arkadaşıma dedim ki “İşine yarayacak kitaplar için hangi rafa bakacağını söyleyeceğim. Bak bakalım işine hangileri yarayacak. Ben de seçerim ama senin seçmen daha doğru.”
Neden seçmeyi düşünmedim. Anlatmayı? Yol göstermeyi? Neden? Kendin bul çözümünü diyerek gerçekleri saklamak neden? Açık açık söylemeli: Bütün sorumlusu verilen haberler.
Bugün otokurmacaları okumayı, sonuç alınamayacak bir yolda devam etmek gibi bir şey olarak gördüm. Çabalamak. Kendini kandırmak. Asıl düş bu bence. Gerçeklerden kaçmak. Sonuçta her şey benim kurgum değil mi? Ben neredeyim?
Her yazarın en iyi romanlarının kahramanlarıyla özdeşlik kurduğuna inanmaya başladım. Yaşar Kemal, İnce Memed benim, demesi gibi bir şey. Eğer öyleyse kendimi yazdığıma göre yazılarımın karakteri olan ben, benim. Yaşar Kemal, dört beş yaşlarındayken, gözlerinin önünde öldürülen babasının katilinde bir insanlık arayan yazar olarak yanıtını bulamadı, diye düşünüyorum. Onun arayışı belki de buydu. Meselesi bu… O çocuğu yani delikanlıyı affetmiş olabilir ama unutamamıştır bence. Unutsaydı yazmaya devam eder miydi? Ben o çocuğu delikanlıyı affetmiyorum bugünümüzde. Ne annesi babası ne de yalnızlığı neden oldu. Neden çarpık sistem bence. Çocukta insan duyarlılığının gelişmesine engel olan açık açık sistem. Annesinin babasının da çarpık sistemi onaylaması hatta rol alması. Özkurmacayla, bu gerçek içinde, insani bir yönü küçük de olsa bulmak olanaksız. Yani bence. Artan şiddet olayları nasıl açıklanır? Hocamız diyor ki bu olayları öykülerle anlatın. İnsani bir yön bulamayan yazar nasıl kurgulayabilir ki? Öykü, umut, küçük de olsa bir affetme sağlamalı. Yok bunu ben yazamam. Bu ancak makale konusu olabilir. Deneme olabilir. Bir roman olabilir mi bilmiyorum. Distopya?
Kadın yazarların otokurmaca öyküleri, toplum baskılarını, maruz kaldıkları şiddeti ve tacizi, cinsiyet ayrımını anlatması belki okurları bilinçlendirir. Sorunları yansıtabilir. Ya çözüm nedir? Kurban rolünü kabullenmek, hak aramak -ki bundan kimse yararlanamamıştır- hangisi? Sessizlik ya da cılız çıkan sesler. Edebiyat Doğu’da hâlâ bireyin gelişimin ve toplumsal değişimin umudunu taşıyor bence. Ya hep beraber ya da hiçbirimiz, sözleri yankılanıyor. Batı’da bireyin arayışı devam ediyor. Bir türlü yeterli gelmiyor olmalı sahip oldukları. Batı’yı Doğu yaratıcı buluyor ve toplumsal dönüşümleri için nasıl yorumlanacağını soruyor. Nafile. Benden başka kimse benim yaşadıklarımı anlayamaz. Yalnızca anlamaya çalışıyorum, diyebilir. Özdeşlik kuramaz. Bendeki hayal kırıklığı bundan olmalı. Bizi bizden başka kimse anlayamaz. Zaten toplumun bir baba rolü oynayanları tercih ettiğini anlayamıyorlar. Ben de anlamaya çalışıyorum; anlayamayacağımı bilsem de. Bu arayışın ömrüm boyunca süreceği gerçeği, beni yazmaktan da okumaktan da bu gece mahrum bıraktı.
Shakespeare’i anlamadım, diyordum çünkü okuma günlüklerim hiç parlak olmadı. Anlamadığımı söyleyip durdum. Nedenini bu gece biraz anlamının ucundan yakaladım. Şiir okuru olarak hiç iyi değildim ve olamadım da. Dizelerden yorumlar yapmak, dikey olarak inceleyebilmek benim için zor oldu. Hatta olmadı. İyi bir şaire ilham verebilir. Bana ondan zıt kutuplarda yaşam kaldı. ”Olmak ya da olmamak, bütün mesele bu!” Ölmek mi, yaşamak mı? Ölmek zor deniyor. İnsan her koşulda yaşamak için nefes almaya çalışıyor. Hayata nefesiyle tutunuyor. Düş nedir?
Benim için hayal kurmak, oyun oynamak anlamında. Oyunlarda gerçekler er ya da geç yüzeye çıkar. Derinlerde gerçeklerin izleri silinmez. Zaten bizim kültürde insanların unutmamaları için sürekli hatırlatılıyor.
Edebiyat, şimdiki zamanda yaşanan gerçeklik üzerinden arayışları sürdürüyor. Gazete haberleri, mektuplar, günlükler, sıradan ilişkiler, sosyal medyadaki paylaşımlar bir roman içinde hepsi yer alabiliyor. Yani bireyin yaşamını kurgulayarak, taklit ederek gerçekleri görmesini sağlıyor. Bu öyküleri kaybettiğimiz anlamına gelebilir mi? Giriş gelişme sonuç. Bu olmadan yaşamı anlamak mümkün müdür? Bir haber bize kimi suçlu bulacağımıza işaret ediyor. Ebeveynler… Hatta haber anlatısından çok yazılışı üzerinde duruyorum.
“Hava yarın nasıl olacak? Bugün herkes bu soruyu soruyor. Bugün hava sıcak mı soğuk mu olacak? İşte herkesin sorduğu soru. Bu sorunun yanıtı meteoroloji uzmanından geldi….” Bla bla bla.
Şimdi kendi öykümü kurayım. “Yarın nasıl olacağım? Bütün gün bu soruya yanıt vermeye çalıştım. İyi mi kötü mü olacağım? İşte sorduğum soru, yanıt bulmaya çalıştığım soru, tam olarak bu soru. Yanıtını vermeye çalışacağım ve yanıtından memnun kalıp kalmayacağım merak konusu bende. Ben de…”
Böyle bir öykü olabilir mi? Kendimi böyle tanıtabilir miyim? Öyküm olmazsa aynı haberlerde olduğu gibi sürekli tekrar edeceğim. Yani bu soru hiç değişmeyecek. Ya yanıtları? Bence hiçbir şey değişmeyecek. İnsanın değişimi sorularına aradığı yanıtlarla olanaklı.
İşte can sıkıntım bundandı. Kendimi yalnız hissettim. İki kedimi, yukamı, kitapları, kahramanları unuttum. Ayaklarımın altından yer kaydı. Beyaz bir zemin üzerindeydim. Neyse ki beyazdı. Çünkü bu boş levhaya bir şeyler yazmak, resmetmek olanağı vardı. Ya kara olsaydı? İşte kalktım. Yazdım. Bana evimi paylaştıklarımı anımsattı. Sait Faik’in öyküsünü anımsattı. Onun Panco’su varsa, benim de evimi paylaştıklarım var.
Bu gece çözümü klasikleri okumakta buldum. Gerçek kaçış mı bu? Yoksa arayış mı? Öyleyse düş kurmak yani öyküleştirmek kaçış mı yoksa arayış mı? Değişmeyen haberlerden, sosyal medyadan, değişimin olmadığı bir çevreden kaçış mı? Ben değişiyorum ya sen?
Ey otokurmacamın kahramanı sen?
“Var olmanın türküsü
Çiğ’ni yırtık göynek ile uğundum
kara dağlar gölgesine sığındım
kırık asa değnek ile avundum
sordum durdum yanıtsız bir soruyu”
Osman Namdar / Göçerin Yitiği/ Replik Yayınları





Bir yanıt bırakın