İMZA VE SÖYLEŞİLER 28 Nisan 2026 / Pazartesi
Dün imza söyleşi vardı. Bugün de vardı. Yarın da olacak.
Sait Faik’in Son Kuşlar adlı kitabımı beşinci sınıflar okumuş. Buluşmamız heyecan vericiydi. Çocuklar kadar ben de çok eğlendim ve Sait Faik’i yeniden tanıdım.
Dün çok değerli öğretmenim bizi okulda karşıladı ve dostça ağırladı. Kaygılandım doğrusu. Acaba çocuklara dokunabilecek miydik ben ve Sait Faik. Elbette Sait Faik her koşulda onlara kendini sevdirecekti ama burada aracı bendim. Ne anlatabilirdim? Sayın müdürümle de sohbet ettik. Çok etkilendim okuldan; müdürün ve öğretmenimin sıcak yüreklerinden.
Kendimi tanıttım önce. Nermin Şenol Kalyoncu. İki kedim ve bir de ağacımla birlikte evimi paylaşıyorum. Bu arada kitaplarım ve yazarlarım da benimle birlikte. Veteriner hekimiyim. Doktoramı yaptım. Kliniğimizde çalıştım. Ayrıca öğretmenlik yaptım. Oğlum büyürken ve öğrencilerimi okuturken çok kitap okudum. Onlara da kitap okuma alışkanlığı edinebilmeleri için kitap okudum ve okuttum. Böylece yazar oldum. Şimdi yalnızca okur yazarım.
Kısa bir tanıtımdan sonra sorular sordular. Sait Faik’i neden yazmıştım? Yazarları anlatan başka kitaplar da yazdım mı? Neden başka yazar değil de Sait Faik? Sait Faik kim? Kitabı kaç günde yazmışım?
Yazar olmayı ne zaman düşünmüştüm? İlk kitabımı ne zaman yazdım? Kaç kitabım var? Kızın adı neden Gugu, anlamı ne?
Soruları yanıtladıktan sonra yazma aşamasını anlattım. Sait Faik’in Hışşt Hışşt öyküsüyle Haritada Bir Nokta öyküsünü canlandırmaya çalıştım. Son Kuşlar öyküsündeki son paragrafı bir öğrenciye okuttum. Bu öykünün sonunda yazar çocuklara seslenir.
Kitaptaki Sait Faik’in sözlerini anımsıyor musunuz? Kitabı açtılar ve bulmaya çalıştılar. Ben de onlara yardımcı oldum.
Öğretmenim çok yardımcı oldu söyleşiyi yönetmem anlamında. Ortaokullara pek katılmamıştım. Kitapta beğendikleri bölümleri ve Sait Faik ile ilgili bilgileri ne kadar bildiklerini bilemiyordum. Sonuçta Türkçe öğretmenleri birçok şeyi anlatabilirdi. Bir farklılık olmalıydı. Yazarın önemli olduğunu çünkü yazılarında kullandığı sözcüklerin bugün de kullandığımız şekilde olduğunu söyledim. 1860’lı yıllardan sonra yazı dilinde önemli değişimler gözlenmeye başlanmıştı. Yazarlar halkın dilini kullanmaya özen gösteriyordu. Özellikle bugün de okuduğumuz yetişkin kitapları yazmış olan Ömer Seyfettin. Başka yazarlar da vardı. Öğrenciler halkın nasıl konuştuğunu sordular. Öz Türkçe dedim. Bunun ne anlama geldiğini sordular. Arapça, Farsça, Fransızca olmayan saf ve arı Türkçe. Olmadı. Devamını getirmem için bekliyorlardı. Örneğin Arapça kökenli olan tehir sözcüğünü seçtim. “Tren tehirli mi?” Anlamadılar. “Ne dediniz?” “Ne?” soruları ardı ardına soruldu. Bir an gözlerimin önünde çocukluğum canlandı. Peronda trenin tehirli olduğunu öğrenen yolcuların arasındaydım. Nasıl anlatacağımı düşünürken öğretmenime baktım. İmdadıma yetişti. Ben sınıfta onlara anlatırım, dedi. Benim tehir sözcüğüm de unutuldu.
Kitaplarımda isimleri nasıl seçtiğimi sordular. Sizin de adınız olsun ister misiniz, diye sordum. Bana isimlerini söylediler. Çok isteklilerdi. Aralarında kitap kurtları da vardı. Hem de çok. Yazanlar da vardı. Ne güzel. Okumaları ve yazmaları çok hoşuma gidiyor. Onlara yazar olabileceklerini söylüyorum. Bir başka meslek de yapsalar, yazmak hayatlarından çıkmayabilirdi. Yazmak demek okumak demekti. Atölyeler olduğunu söyledim. Çok yararlı oluyor anlama ve yorumlama anlamında. Kısa sürede yakın okumayı öğrenebilirler.
Son olarak öğretmenim öğrencileriyle birlikte bana çiçek taktim ettiler.
Gerçekten öğretmenime minnettarım. Olumluluğu, samimiyeti bana güç verdi. Çocuklarla çok çalışmıştı. Çok iyi çocuklardı. Mutlu oldum. Bana da iyi bir deneyim oldu ama öğretmenime kendimi borçlu hissediyorum. Umarım gönlünü alırım bir şekilde. Rahatsız etmeyeceğimden emin olursam, belki arayabilirim.
Çiçeğimi vazoya koyup masanın üzerine bıraktım. Şu an mis gibi çiçek kokusu yayılıyor salona. Karadut bile merak edip geliyor, çiçeği kokluyor.
Bugünkü söyleşi de parlaktı. Çocuklar kitaplarını okumuşlar, hazırlanmışlardı. Dünkünden farkı benim çok konuşmam oldu. Onlara öykülerle ilgili ve yazarla ilgili bir şeyler söyledim, daha doğrusu oynadım. Sait Faik’le tanıştınız mı, sorusuna “evet ama…” dedim ve salon kapısına döndüm. ”Siz de görüyor musunuz, elinde bastonu yaşlı bir adam içeri giriyor.” Göremediklerini söylediler. Ardından ne geleceğini merakla bekliyorlardı. “Yüz yirmi yaşında bir adam…” dedim. Daha da şaşırdılar. “İşte gelen Sait Faik. Eğer yaşasaydı bugün yüz yirmi yaşında olacaktı.” “Ooo bu kadar yaşayamaz,” dediler. “Evet ben de görmedim. Çünkü çok erken yaşta öldü. O zaman ben henüz doğmamıştım.”
Son Kuşlar öyküsü üzerinde durduk. Ne de olsa kitabıma adını veren öykü bu. Sonra çocuklar için derlenmiş ve Bilgi Yayınevinden 2000 yılında basılmış Son Kuşlar adlı kitaptaki bu öykünün son paragrafını okuttum. Yazarın bu öyküde kime seslendiğini sordum. Demek ki çocuklar bu öyküyü okuyabilirler. “Bu kitabı nereden alabiliriz?” diye sordu bir öğrenci. Bu kitabı bulamazsınız ama yazarın kitaplarından birini alabilirsiniz, dedim.
Hışşt Hışşt ile Haritada Bir Nokta öyküsünü canlandırmaya çalıştım. Kitaptaki bölümler başlığı altındaki bölümleri okuduk. Her birinin yazarın bir öyküsünün adı olduğunu söyledim. Şaşırdılar. Haydut adlı köpeği yazarın köpeği olarak hayal ettim, dedim. Onun da köpeğiyle birlikte çekilmiş fotoğrafı var; hayvanları sevdiğini düşünerek Haydut’u öyküye kattım. Sait faik insanı, doğayı ve çocukları çok seven bir insandı.
Sinağrit Baba öykü başlığını görünce şaşırdılar. Bu nedir? Balık, dedim. Baba gibi bir balık. “Tadı nasıl?” diye sordu birisi. Herkes güldü. “Yemedim ama şimdi adalı balıkçılar bu balığı bulamazlar, soyu tükenmiştir, dedim.
Martı resmini gösterdi birisi. Bu martı neden mavi? Çünkü benim masal ve öykü karakterim. Bu martının iki özelliği var, diğer martılarda görünmeyen özellikleri sizce nedir? Bir öğrenci mavi kanatları var, dedi. Başka? Yine aynı öğrenci “Topal,” dedi. Evet, mavi kanatlı topal martı benim karakterim. Denizin olduğu her yerde onu arıyor ve buluyorum.
Haritada Bir Nokta öyküsünü anlatırken aklıma Panco geldi. Sait Faik’in hayali karakteri; onunla konuşur. Kendisine arkadaş edinmiştir. Baktı ki aradığı ada yok, kendisi ada olur. İnsanları sever, haksızlık etmez, doğayı sever.
Bu kitabı yazdığımda Gugu yani yeğenim İstanbul’a gelecek ve bende bir hafta kalacaktı. Onunla kültür gezisi yapmaya karar verdim ve bu kitabı ona göre yazdım. Dördüncü sınıfa gidiyordu. Çok yaramazdı. Yürümeyi bilmezdi, hep koşardı. Bu yüzden de sık sık düşer, dizleri yara içinde olurdu. Gugu bir çiçek adı. Lale de benim adım. Burgazada’ya Sait Faik’in şimdi müze olan yaşadığı evi ziyarete gidecektik, yazarın öyküleri eşliğinde.
Başka yazarlar için de yazdım mı? Evet, Orhan Veli için de bir kitap yazdım. Onu tanıyor musunuz? Eveet, diye bağırdılar. Basılmamış iki kitabım daha var, dedim. Basılacak. Benim diğer kitaplarımı merak etmişler. Okumak istiyorlarmış.
“Yaşar Kemal’i duydunuz mu?” diye sordum. Anımsamadılar. Onu da yazayım mı? Yazın, dediler. Soru sormadan bir şeyler öğrenemeyiz. Merak etmek ve sormak gerekir. Yarınki söyleşide de fırsat bulursam konuşayım. Sorularımız neler olabilir?
Onlara kendimi tanıtırken iki kedim var, demiştim. Adlarını sordular. Gerçek adını söyledim. Emenice, dedim ve “Oooo…” diye sesler yükseldi. Sonra da hangi takımı tuttuğumu sordular.
İmza sırasında bazı öğrencilere kitap kurdu musun yoksa elma kurdu mu, diye sordum. Güldüler ve kitap kurdu olduklarını söylediler. “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey, demiş yazar.” Şarkıyı biliyorlar mı diye sordum. Zülfü Livaneli’nin şarkısı. Duymamışlar.
Bugün de çiçek verdi iki öğrenci. Öğretmenim çok destek oldu. Salondan çıkarken iki öğrenci bize eşlik etti. Yanımdan ayrılmıyorlar. Kitaplarını üzerime sildiler. Sizin tozunuzu alsın, dediler. Ben de onlara çiçek vermeyi düşündüm. Çiçeğime baktım. Kocaman kocaman çiçeklerdi, renk renk. Büyük oldukları için onları koparırsam demet bozulacaktı. Bu arada küçük çiçekler dikkatimi çekti. Onlardan birkaç pembe ve kırmızı çiçek koparıp verdim. Kitaplarının arasında kurutabilirlerdi. “Bizim adımızı bir öyküde yazar mısınız?” diye sordular. “Olur. Adınız nedir?” “İkimizin de adı Elif.” Elif. İkisi de kitap yazıyormuş. İkisi de çizgi roman hayranıymış. Birlikte yürüdük. Kıkır kıkır gülüyor Elifler. Ellerindeki küçücük çiçekleri kitap sayfalarının arasına yerleştirmeye çalışıyorlar.
Etkinlikten sonra ayrıldık. Çiçeği ikinci vazoya koydum.
Yapılacaklar arasında “Panco” var. Bir de Sait Faik’in kitabımda geçen sözleri.





Bir yanıt bırakın