YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 18 Nisan 2026 / Cumartesi
Yaşar Kemal’in Sözlerinde Yaşamak kitabını merakla okuyorum ve beni çok etkiledi. Gerek Yaşar Kemal’in kendi düşüncelerini açıklaması gerekse de Feridun Andaç’ın onun hakkında yazdığı inceleme yazıları çok etkili. Yaşar Kemal yalın ve sade diliyle herkesin anlayacağı sözleri dikkat çekici.
Romanlarında cinayetlerin olmasının nedenini çok güzel anlatmış. Toplumumuzda gittikçe artan cinayetler üzerine bir düşüncemizin olmasını sağlıyor. Anlıyoruz. Yaşadıklarımızı düşünebiliyoruz. İran’ın bir kız okuluna yapılan hava saldırısında iki yüzden fazla kız öğrenci hayatını kaybetti. Kim yaptı? Bizde artış görülen cinayet olayları kadın, çocuk, erkek cinayetleri. Kimler yapıyor? Sosyal medyada paylaşımda bulunan insanlar nedenlerini biliyorlar ama bir şey söyleyemiyorlar. Yapılan iş bırakma eyleminde öğretmenlerin katılımı çok oldu. Veliler çocuklarını okula göndermedi. Ne istiyorlar? Önce korunmalarını, sonra adaleti, sonrada da iyi bir ahlak eğitimini, değerleri. Adaleti sağlayan bir emniyet görevlisinin küçük çocuğu… Bu yetmezmiş gibi incelemeler sırasında yazışlarında şiddet uygulamayı planlayan çocuklar olduğunu da biliyoruz. Bu eğitimin dinle verilmesi yeterli değil. Yeterli olsaydı dünyada şiddet olmazdı. Doğu olsun Batı olsun.
Dünyada silahlanmada artış görülüyor. Büyük paralarla yatırım yapılıyor. Nüfusunu artırmak, dolaylı olarak da asker sayılarını artırmak için vatandaşlık veriyorlar, doğum oranlarının yükselmesi için destekliyorlar. Bunlar benim konum değil ama işte Yaşar Kemal bana bunları yazma farkındalığı sağladı. Ne de olsa aynı toprağın insanıyız.
Günümüzü bir kelimeyle anlatmam istense “kimsesizlik” derim. İnsan her gün değişebiliyor. Öyle çok teknolojik olsun kültürel olsun değişim var ki bu da insanı tanımayı zorlaştırıyor. Birçok maskeyi kullanmaya mecbur kalan insan, her maskeyi takmakta özgür. Katil olmak da dahil. Cahil olmak. Şiddete eğilimli olmak. Çok şükür psikoloji kitapları okumuyorum. Okuduysam da eleştiren kitapları okudum. Birçok kitapta kendimizi bulmak mümkün. Çünkü en ufak toplumsal düzeni yıkan karşı gelen insanı hasta kabul etmekte. Okur da bu nedenle kendisinde de bazı hastalıkları görebilmekte. Bu da yeni bir maske işte. Bu da yetmez. Yaptığı her uyumsuzluğun nedenini hastalıkla açıklamakta, açıklanmakta. Para yok, iş yok, yuva yok… Kimsesizlik. Depresyon. Bir odası olan dairelerde yaşayan insanlar artmakta. Kimsesizlik. Evde ağırlayabileceğim mekan yok. Mutlaka dışarıda toplanılmakta, bu da gıda sektörünü kazançlı çıkarmakta.
Bugün sevdiğim yemeği güzel yapan bir yere gittik. Salon havasız ve et kokularıyla mide bulandırıcıydı. Dış alana oturduk. Yemeğimiz biter bitmez de kalkmak istedim. Çıkarken kapıda, içeri girmek için bekleyen insanlar vardı. Bir daha gelmem dedim. Et kokusu da insan kokusu da, gürültüsü de çok rahatsız ediciydi.
İyi bir okur olmadığımı fark ettim. Yalnız başıma didinip durdum ve kendim bazı düşünceleri fark ettim. Çok geç oldu. Yazmak ve okumak atölyeleri bana bunları kazandırdı. Yakın okuma nasıl yapılır, nasıl yorumlanır, çağrışımlarla kendimiz için neler kazanabiliriz öğretti. Bir yazar kadar iyi okurların da merakla okuyacağı bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Tekrarlara düşmemek için neleri yazmadığımı düşünmek zorunda kalıyorum.
Doktoruma randevum vardı. Bana hastalarla yapılan görüşmelerin anlatıldığı bir kitap önermesini istedim. Ama küçük rahatsızlar yani toplumda hastalık olarak saymadığım hastalarla ilgili olsun. Çağımızın yeni hastalığı yani. Şizofren, bipolar olmasın. Depresyon olabilir belki. Son yazdığım çocuk kitaplarımı vermemişim ona, bunu öğrendim ve özür diledim. Vermem gerekirdi çünkü hastalığımın sanatçı hastalığı olduğunu söyleyip, yetişkinler için yazdığım yazıları okuyup bana cesaret verdi. O olmasaydı okur ve yazar yolculuğum olmazdı sanırım. İlaçlarımı nasıl kullandığımı söyledim. Kimseyle tartışmaya girmediğimi çünkü sınırlı ilişkiler kurduğumu, hatta sorunları engellemek için çalışmadığımı söyledim. Hastalığım fizyolojik etkilerle kendini gösteriyor. Uykusuz kalma, çarpıntılar, panik ataklar, iştahsızlık, hızlı düşünceler özellikle daldan dala atlamalar…
Kadın araştırmaları yapan bir akademisyen sonunda üzerinde çalıştığı kadın konusundan etkilenerek Boğaz Köprüsünden atladı. Kadınlar kurbandı. Sonunda kalıcı yardımı yapamayan bu kadın arkadaşımız kendisini kurban hissetti ve intihar etti. Çözümü kendisinde değildi. O da bu durumda olabilirdi. Hayatı, yaşanacak bulmadı. Kurban rolünü üstlendiğinin farkında mıydı acaba? Eğer farkında olsaydı hayata tutunur muydu? Ben kitap okumak için bile yaşamaya değer diyorum son yıllarda.
Zamanla tek başıma da iyi okur olarak yoluma devam edebileceğimi düşünüyorum. Gerçi bırakmam okumak atölyelerini.
Kendimi yazmaya bakalım ne zaman son vereceğim? Değişimimi, on yılını dolduran sayfamdaki yazılarımda görebiliyorum.
Gerçeklik ona ne kadar inandığımızla şekilleniyor-muş. Yaşar Kemal de başka araştırmalar da başka yazarlarda insanın inandığı bir mit var, diyor. Bu yeni miti bakalım kim yazacak? İnsanları bir arada tutacak, birlik sağlayacak ve dağılmayacak bir mit. Şiddetsiz bir mit. Ben sonunda kendi mitimi yazdım ama geç kaldım, geç buldum. Atölyelere katılmasaydım belki de hiç mitim olmayacaktı. Benim mitlerim çocuk kitapları ve yetişkinliğimi de onlara bağlamaya çalışacağım. Bir öğrencinin dediği gibi kitaplarımda ortak olan şey arayış. Yazmak zaten bir arayış. Okumak da.
YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 20 Nisan 2026 / Pazartesi
Feridun Andaç’ın kitabında, Altan Gökalp’le 1987’de yaptığı konuşmalara yer veriyor. Deniz Küstü romanının psikolojik boyutuna değiniyor. Bunun Kimsecik romanında da olduğunu söylüyor. “Bilinçaltı boyutu, iç mitos diyelim buna… Ve bir iç mitosa geçiş var. Onu daha kimse anlayamadı… Antropoloji için bugün psikanalizin çalıştığı dallar, bir iç mitos olarak betimlenebilir.” “Ben yarın psikanaliste gittiğimde, benim şu şu çelişkilerim var deyip, bunları halletmek için, hayalimi, rüyalarımı anlattığım zaman, yapmak istediğimi, yavaş yavaş bunları anlatarak, kendi mitosumu yaratıyorum. Kendi iç çelişkilerimi o mitosla hallettiğim anda, ben, dört ayak üstüne düşmüş olabiliyorum.” S.294-295
“Batı’da çıkan romanların çoğunda herkes, tamamen, kendisiyle ilgili şeyler yazıyor. Ah! Ben çocukken şöyleydim vs… Yani kendi kendine psikanalizi roman sayesinde yapıyor. Yaşar Kemal’in yaptığı bu değil. O kadar büyük bir birikimi var ki, bu çukura düşme tehlikesi yok.” S.295
YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 21 Nisan 2026
Hüyükteki Nar Ağacı’nı bitirdiğimi ve İnce Memed’i okumaya başlayabileceğimi düşünmüştüm. Ama okuduğum kitaplar bana yazacağım başka şeylerin de olduğunu düşündürdü. Özellikle Yaşar Kemal Kendisini Anlatıyor kitabını okurken fark ettim.
Romanı seminerlerimiz içinde okumasaydım söyleyecek çok şey bulamazdım. Oysa şimdi yakın okumaların ardından çok söz buluyorum. Yakın okuma olmasaydı romanı özetlerdim. Dağ köylülerinin çalışmak için Çukurova’ya geldiklerini, traktörün ve makinelerin çiftliklere gelmesiyle işsiz ve aç kaldıklarını, yardım eden birkaç köylü dışında yardım eden kimsenin olmadığını ve son umarlarının bir hüyük olduğunu, gidip dua ettiklerini söylerdim. İyi ki yazar bu romanı yeniden yazmamış. Şunu anladım ki modernitenin tarıma ve yaşamlara girmesiyle kültürlerin yok olduğunu anlıyorum. Umutlarını onları anlayacak eski insanlar olduğunu düşünüyorum ki onlar da yeni modernitenin girmesiyle yok olmuşlardır. Şimdiki insanların da sonu aynıdır. Kültürlerin üzerinden bir silindir gibi geçmiş teknoloji.
Yaşar Kemal Kendisini Anlatıyor kitabındaki sorulara daha sonra dikkat çekecektim. Fakat roman üzerine yeniden düşünmeme neden oldu. Üçüncü soru beni çok incitti. Batı ülkelerinin 1980’li yıllarda bile bizi anlamadıklarını gördüm. Romandaki insanların inanışları bir din üzerinden değildir. Eski uygarlıklara, destanlara, âşıklara bağlılıktır; kopmamaktır. Bir mittir. Onları hayatta tutan düşlerdir. Mutlu mesut yaşadıklarını, yalnızca karınları doyduğu halde özgür yaşadıklarını düşündükleri bir özlemdir. Onları ancak eski kültürdeki insanlar anlayabilir. Vatandaşlık almamalarının nedeni vergi ödememek ve askerlik görevini almamak içindir. Ağalık sisteminin bir başka şekilde devam etmesidir. Kime güvenebilir? Düşleyebilir? Hangi gerçeklik, düşlerinin ötesine geçebilir? Yüzyıllarca süren kölelik?
Yaşar Kemal kendisini çok yalın ve duru bir Türkçe’yle anlatıyor. Yazısının üzerinde çok çalıştığını sanmıyorum. O bir anlatı ustasıdır ve sözünü ne diyecekse hiçbir uzun düşünceye gerek kalmadan aktarabileceğini göstermiştir. Bense ancak aklıma gelince yazmak zorundayım, yoksa sonra ne diyecektim diye unutuyorum. Sabaha karşı bu günlüğümü yazıyorum. Roman özetlenemez; diliyle, kurgusuyla, yalın duru Türkçe’siyle okunmalı. Yazarın konuşmaları, hayatı, röportajları çok değerli. Romanlarındaki derinlik ancak okunarak anlaşılabilir. Her şey yüzeyde, dili bunu gerçekleştiriyor. Metaforlara gerek yok yazarın anlatılarında. Her şey gerçek aslında, o düş dese de. İnsan gerçeğine yaklaşılamayacağı söyler ama bu onun alçak gönüllü olduğunu gösterir. Hüyük burada bir metafor değildir. Bugün hâlâ bu inanış sürmektedir.
Benim de düşlerim ve kişisel mitim var. Ben de antik bir kentin kıyısında büyüdüm. Yıllar sonra kazılar gerçekleştirildi ve halka açıldı. İşte çok sonra da olsa hayatta kalmamı sağlayanın kadınların, çocukların koruyucusu, dileklerini gerçekleştiren Anatanrıça olduğunu düşler, mitimi oluştururum. Bu saf bir düşüncenin eseridir. Çocukça. Olsun. Düş her zaman önemlidir. Batı düş kurmasını bilmiyormuş. Bunu bir soruda üzülerek fark ettim. Onu daha sonra ele alacağım.
Düşlemek. Sokak röportajında bir adama mikrofonu uzatıp “En son ne düşlediniz?” soruyorlar. Ben adamın soğanın cücüğünü yiyorum, demesini bekliyorum. Ama adam hiçbir şey hatırlamıyor. Silindir geçmiş gibi üzerinden.





Bir yanıt bırakın