YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 24 Nisan 2026 / Cuma
Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor, Alain Bosquet ile Görüşmeler kitabını okudum.
Eskiden duygularımı net bir şekilde söylerdim. Öfkelenirdim. Nefret ederdim. Belki de söylediklerine kızdığım birisine değil kapıyı göstermek, onu camdan bile atabilirdim. Okudukça değişiyor insan. Okuduklarından çok yazarlarının duruşları etkili oluyor.
Yaşar Kemal de duruşuyla, konuşmalarıyla, barışıklığıyla beni etkiledi. Bu kitapta olduğu gibi ben de onunla birlikte bol bol şaşırıyorum sorulara. Yurtdışında Türkiye’yi nasıl tanıyorlar? Ya da Yaşar Kemal’in romanlarını değerlendiriyor mu? Elbette sorular sormak kolay ama yanıtlamak zor. Bir kitapla da yurtdışında nasıl tanınıyoruz, sorusunun yanıtını genellemek doğru değil. Şaşırıyorum işte.
Yaşar Kemal öyle alçakgönüllü konuşuyor ki. Yıllarca yazıya romana emek vermiş bir yazar bu kadar alçakgönüllü olmamalı diye düşünüyorum.
Alain Bosquet’in sorusu, s. 83 “Batı’da çocukluktan başlayarak gizem ve düş gücünün hızla yok olduğunu ve yerlerini akla ve gerçekliğe bıraktıklarını düşünürüz. Sanırım sizin çocukluğunuz için bu doğru değildi. Kitaplarınızın bütününden çıkan bir izlenimde beni çarpan iki şey var: Dinin yanı sıra, dinin kör inançlara dönüşen görünümünün varlığı; sonra da benim hep dikkatimi çeken kişilerin geleceği söyleyen sözlerle, deyimlerle, bir bilici ağzıyla konuşan gezginlerin varlığı. Düşsel, gündelik yaşamınızın bir parçası mıydı? Ve bu korkulu biliciler, herhangi bir biçimde yakınlarınız mıydılar? Dilenciler miydi bunlar, mistikler mi, yoksa şarlatanlar mı?”
Yaşar Kemal’in yanıtından da alıntılamak istiyorum. “Gizem ve düş gücünün batıda hızla yok olduğuna beni inandıramazsınız. Size büyük sevgim ve inancım ve dostluğum var, bu kadar sert konuşurken doğrusu çok üzülüyorum, gizem ve düş gücünün bitmesi, insanlığın insani yönünün, en önemli bir yerinin çökmesi, hastalıkların başlaması demektir… Öfkelenmiş değilim, beni bağışlayın, anlayamıyorum.” S.83
Düş gücünün hiç bitmediğini söyler. Bir yazar olarak düş gücünün zenginliği gayet doğaldır. Sık sık da “Bu sorulara biraz şaşırıyorum.” S.84 der. Sohbet devam eder. Çocukluğundaki düşünü de anlatır. Van Gölünün kıyısındaki masalsı güzellikteki yer. Vadi sular, yeşil ovalar…
Her yazarın bir Çukurova’sı olduğunu söyler. Kendilerine ait olan ama yaşadıkları çevreden ülkeden beslenen topraklar. Bunlar da kurguya dahil olurken elbette ki yeni baştan yaratılır. Yaşar Kemal’in yarattığı Çukurova gibi.
“Romanlarımdaki insanları, otları, böcekleri, çiçekleri, atları, kuşları ne biçim yarattımsa, Çukurovamın dilini yeniden yoğurarak nasıl bir yazı, roman diline çevirmişsem, kendi Çukurovamı da öylesine yarattım. Yeniden yaratarak düşsel ülke kurmaya çalıştım.” S.132
Yaşar Kemal yaşadıklarını anlatırken, yani yazar olarak tanındıktan sonra onun ve “yapıtlarımın başına gelenleri yazsam büyük bir kitap olur, “ s. 134der.
Bu arada Alain Bosquet’i de tanımak istiyorum. Bir sorusunda kendi düşüncesini söylüyor. “Fransız yazarlarının, paylaştığım salt bireyciliğiyle aynı kanıdayım ve okuyucularıma hiçbir şey vermek zorunda olduğumu düşünmüyorum: Kendim için yazıyorum, başka hiç kimse için değil…. Peygamber ya da ders verici haline gelen yazarlardan nefret ederim.” S.164
“Ben, kendim için yazmıyorum. Kendim için yazmayı da hiç düşünmedim… Benim, kendim için yazmak, diye ne yazık ki bir lüksüm olamaz. Böyle bir lüksü de hiç istemem.” S.164-165 der Yaşar Kemal.
Sayfa 176’da da bir başka soruya şunları söyler ünlü yazarımız “Sizden böyle bir soru geldiğine çok üzülüyorum.”
Şaşırır, üzülür… Ben de ona eşlik ederim.
Yaşar Kemal’in romancılığından çok yaşamını ve yapıtlarına verdiği hayatı okuyorum. Türkiye’nin durumunu ve tarihini. Ben de Doğu’da büyüseydim destanları dinlemiş olacaktım. Büyülü kitaplar okumama gerek kalmazdı. Tarih bilgim zenginleşirdi. Kültürleri tanırdım. Batı’ya dönük yanımı şimdi nasıl değerlendireceğimi düşünüyorum. Yaşar Kemal herkesin bir miti olması gerektiğini söylerken ona katılıyorum. Bunu ben de fark ettiğimde şaşırmıştım. Düşleri olmalı insanın. Her yaşta bir düşü olmalı. Bir miti olmalı. Gerek toplumsal gerekse de bireysel.
Şaşırdım. Üzüldüm. Yaşar Kemal’i Feridun Andaç’tan dinlemeye karar verdim. Andaç’ın Yaşar Kemal üzerine yazdığı dört kitap bulunmakta.
*
Yaşar Kemal’in Sözlerinde Yaşamak, Feridun Andaç. “Onun anlatısına yüzünüzü döndüğünüzde, yeryüzünün bütün renklerini görür, seslerinin ipiltisini hissedersiniz. Nerede, ne zaman olursa olsun açıp bir kitabını okumaya yöneldiğinizde, dilinin şenliği, sözünün çağıltısı alır sizi içine.” S. 135
Şu da bana gelsin. Yaşar Kemal diyor: “Bana hep sorarlar, yaşamöykünü niye yazmıyorsun diye. Yaşamöyküsünü yazan çok dünyada. Ben hiçbir zaman inanamıyorum, yaşamöykülerini yazanların insan gerçeğine varabileceğine.” S.254
Feridun Andaç’tan insanın içini ısıtan insani değerlerle bağlayan cümleleri, satırları tekrar okumak bana iyi geliyor. Tekrar okuyacak zamanım olur umarım.
Dişim dişimi yiyordu. Sustum başka umar yok. Dört göz olmuş romanı okuyorum. Döngele hangi romanda geçecek? Yaşar Kemal dünyaya direk çakacak, ölür mü hiç? ( Ali Püsküllüoğlu, Yaşar Kemal Sözlüğü s. 48-50)
Şimdi Yaşar Kemal romanları okuma saati.
Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor röportaj kitabını çok değerli kılan sorular mı, yoksa sorulara verilen yanıtlar mı? Bu kitapta soruları hazırlayan Sayın Alain mi yoksa Fransızların Türkler hakkındaki görüşlerine mi yer verilmiştir? Sayın Alain iyi bir yazar şair olarak bu soruları neye göre belirlemiş olabilir? Özdemir İnce de önsözünü yazmış ve değer verdiği bir kitap olarak görmüş. Neden? Aynı soruları olduğu gibi cümlesi cümlesine, kelimesi kelimesine sorabilir miydik biz? Sorsaydık nasıl davranırdı? Sayın Alain’le yazışmaları on yılı bulmuş. Bu gecikmenin nedeni Yaşar Kemal’in sorular karşısındaki şaşkınlık ve üzüntüsü mü?
Ben bu soruları okuduğumda hissettiğim duygularımı, düşüncelerimi yazamam. Ben de Yaşar Kemal gibi şaşkınlık ve üzüntü ile karşılıyorum diyeyim.
YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 27 Nisan 2026
Dün yazdığım sorulara kitaplardan yanıtlar bulmaya çalıştım. Özdemir İnce’nin Bir Büyük Buluşma başlığı altında kaleme aldığı yazıyı tekrar okudum. “Alain Bosqued bir Yaşar Kemal hayranıydı, en büyük hayali onun mutlaka Nobel Ödülü almasıydı.” S.59 Alain Bosqued’in Yaşar Kemal hayranı olduğunu yazıyor.
Kitap için de şunları yazıyor. “Yaşar Kemal’in hayatı ve sanatı üzerine söylenmiş ve yayımlanmış en eksiksiz metin.” S.60
Alain Bosqued için de şunları söylüyor. “Çok ilginç yaşamı vardır; bu yaşam ona özverili sevgi ve tutkuyu öğretmiştir.” S.61
Yaşar Kemal’in onun için söylediği söz: “Burnundan kıl aldırmayan çok sert bir eleştirmendir.” S.61
Son olarak da şu alıntıyı yapmak istiyorum: “Elinizdeki kitapta, onun çağımızın roman sanatını ve Yaşar Kemal’in yazınsal dünyasını nasıl göz kamaştırıcı bir zekâ ve yürekle kavramış olduğuna sizler de tanık olacaksınız.” “Bu ortaklıktan çıkartılacak birçok yazınsal ve insansal dersler bulunduğunu düşünüyorum.” S.65
*
YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 29 Nisan 2026 / Çarşamba
İnce Memed romanının bitmesine seksen sayfa kaldı. Son iki sayfasını okudum. Saat geç oldu. Bitiremeyeceğim. Bitirsem ne olacak? Sadece olayların sonunu öğreneceğim. Eeee sonra? Ne yazacağım? Yok. Aklımda bir şeycik yok. Kitabın sayfalarını çevirip heyecanla altını çizdiğim satırları okuyorum. Hep aynı şeyler. Mekan ve doğa tasvirleri. Bir insan gibi nefes alıp veriyor, öfkeleniyor, kızıyor, kızdırıyor doğa. Yanındaki insana göre renkten renge giriyor doğa. Sanki ruhunu yansıtıyor. Köylerin adları bile önemli. Her birinin mekanları, doğası gibi insanları da.
İlgimi çeken de şu olmuş. Dağ köylerini anlatıyor ve köyden çıkıp kasabaya inince İnce Memed gerçekleri görüyor. Köyden ilk çıkışı, kaçışında insanca yaklaşımla karşılaşırken; ikinci kaçışında kasabada bir başka gerçekle karşılaşıyor. Ağalığın olmadığı bir kasaba. Bu kasaba ile dağ köylerinin arasında incecik bir sınır Çukurova düzlükleri; verimli topraklar. Yani çetin topraklarda insanlığın yaşamı da çetin geçiyor. Bataklıklarda yaşam bir çeşit boğulma hissi veriyor okuruna. Karakterleri anlatan doğa betimlemeleri oluyor. Kasaba ile köy arasında gece ile gündüzün arasındaki sınır kadar ince. Şaşılası.
Oysa ki yazarın halk diliyle yalana dolana, metafora simgeye gerek kalmadan anlattığını düşünüyordum. Her şeyi anlıyorum diyordum ama öyle değilmiş. Benim anladığım düzene karşı verdikleri mücadele yaşam savaşıymış. İç dünyalarını, doğa betimlemeleriyle anlamayı sağlayamamışım. Kaynak kitapları okuma gereksinimi doğuyor. Ne kadar anlayabilirsem işte. Ömrümün sonuna kadar yazarın kitaplarını ve kitapların üzerine yazılmış olanları okusam bir tamamlanmışlık duygusuna ulaşamam. Zavallı insanlık. Ne kadar da zor bir mücadele verdiği; doğayla, kötülüklerle, kendi elleriyle yaptıklarının cezasını kuşaklar boyunca çekerek yaşamak. Yetmezmiş gibi kendisiyle… İnsan olmak kolay değil. Ne yazık ki kötülük yapmadan yaptığının iyilik mi, kötülük mü olduğunu bilmiyor insan yavrusu. Öğrenemezse de vay haline insanlığın.
Bir cümle okuyorsunuz ve hiç de böyle düşünmemiştim diyor, şaşırıyorsunuz. Barry Charles Tharaud, Çukurova kitabında alıntıladığı şu cümle dikkatimi çekti. “Güneş sadece bir sabah yıldızıdır.” S.70 Ne çok etkiledi beni; büyüledi. Hiç karanlığın böyle bir yıldızla aydınlanacağını düşünmemiştim. Yıldız demek geceydi benim için. Demek ki gece de ancak körlüğümüzden şikayetçi olmalıyız. Onca yıldız, bir tek güneşe karşı…
İçimde bir sıkıntı. Destan bu okuduğum ve dedim ki kurgu bu üzülme. Dilden dile aktarılarak bire bin katılarak anlatılan… Bire bin katılmasaydı ne anlardın? Bir tek İnce Memed yeter mi sabaha? Yeter ya. Kentte gökyüzünde yıldız görünmüyor. Bir gece var bir de gündüz, öyle biliriz. Sabahın yıldızı olduğunu biliriz ama diğer yıldızların yanına yanaşamadığını da bilir adına GÜNEŞ deriz.
Metaforları, sembolleri görmek için betimlemeleri dikkatle okumak gerek. İnsanların ruhlarını, psikolojilerini, umutlarını, umutsuzlukları, her şeyi anlatıyor. Doğa betimlemeleri yapmasak insan kendini nasıl anlatır? İç monologlar ve bilinç akışıyla mı?
Cuma günü toplanıyoruz. Ne yazık ki yazacak bir şey bulamıyorum. Dönüp duruyorum gecede. Kente inmiş eşkıyalar. Eşkıyalar ölünce kayan yıldız olurmuş ya. Bir İnce Memed geldi dünyaya binlerce yıldızdan biriydi hatta güneşti.
Dağa çıkana hep eşkıya derler. Eşkıyasındır ama ya iyinin eşkıyası ya da kötünün. Tercih senin. İkisinin de sonu erken yaşta ölümdür.
Düşündüm de sanatçı da eşkıya, kaleminin ucunda incecik bir noktada yaşar. Ya kâğıt üzerine yazar ya da paraya.
Ah ah sanatçı olmak varmış. Aşk rüyalarına dalıp dalıp yazmak. Kadınlar yazmak için aşksız olmak zorundaymış. Kendi gücüne inanmak, kendi omzunun dışında başka omuzlara güvenmemek. Masallar masallar…
Yaşar Kemal’i düşünürken kendi yazarlarımı düşündüm. Yazdığım son iki kitapta on şaire ve on yazara yer vermiştim. Fark ettim ki bugün onlar “O iyi insanlar o güzel atlarına binip çekip gittiler.” Gitmişler. Doğayla insanı vermeseler, destanlar yazmasalardı, insanların yaşamları nasıl tarihlerden yani günden aydan yıldan sıyrılıp insan olarak verdikleri mücadeleleriyle yer alırdı yeryüzünde. Biz insanlara ulaşıp… Ah bugün yaşamak için kendi mitimizi yaratmaktan başka çare bırakılmamış. Kendi çaremize bakmak… Kimsesiz kalmak. Bugün nostaljik olmadan, duygu seline kapılmadan geçmişi nasıl anlatırız? Yeni kuşaklara kim anlatacak mücadelemizi? Ah başım, kimsesiz başım. Bir nokta gibi kalemin, yakında birçok ustanın yaptığı gibi kendi kurduğumuz düşlerde iğneyle kalemle, kalemin ucuyla arayacağız…
Burnumun direği sızladı İnce Memed’i düşününce. İncecik, küçücük yaşta Memedcik. Koca bir adam oldu insanların gözünde. Nasıl taşıdın onca acıyı? Ayaklarını, bacaklarını kesen dikenler, insanların yaptıkları kadar acıtmamıştır.
Canım sıkıldı. Kitabı bu gece bitirmeyeceğim. Altını çizdiğim cümleleri yani doğa betimlemelerini, köylerinin doğasının farklılıkları (insanlar gibi) okumak istiyorum. Hele sabah güneşi görünsün. Kalkıp çıkmalı da nereye? Parktaki birkaç çam ağacına, çalılara, çiçeklere, suyu olmayan ince arka ve üstündeki köprüye. Çocukluğumdan kalan evdeki salona döşediğim yalancı trene düşlerle binip…
Yok daha fazla yazamayayım. Bu gece bu kadar olsun. Bu saatlerde karanlıktan korkar da düş mü kurarım acaba? Sabah yıldızına sımsıcak yorgana sarılır gibi bir bebek gibi mi uyurum?
Daha fazla anlamaya yüreğim dayanmayacak gibi yatmak istiyorum. Diğer yandan da Çukuroava kitabını okumak için uyumamak istiyorum sabaha kadar oturmak.
Sabah yıldızının geçtiği cümle beni çok ama çok etkiledi. Üzüntümden kahroluyorum. Nasıl bunu daha önce fark edemedim? Bir de metaforları kaçırmadığımı söylüyorum. Öğrenmenin sınırı yokmuş meğer.
Daha önce yazdım mı hatırlamıyorum. Çocuklara kendimi anlattım. Benim ada çok kalabalıkmış meğer. Koşarak eve geliyor, iki kediye mama veriyor, salondaki ağacı suluyor ve soluğu kitapların arasında alıyorum. Yazarlarla mı yoksa karakterlerle mi hemhalim, bilmiyorum.
*
YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 30 Nisan 2026/ Perşembe
Alidağ’ın tepesindeki ışık, İnce Memed’in gözlerindeki parıltıdan ateş aldı da tepe bir aydınlanıverdi, bir aydınlanıverdi, cümle alem gördü bu ışığı da umut bağladı yürekleri.
Sadi Bey, sanatçı, eserlerine bakıp dalıp gidiyorum. Seksen yaşlarında zayıf dinç bir insan. Muzipçe gülümsüyor, gözleri bir çocukçasına parlıyor. Şaşırtıyor beni bu, nereden alıyor parıltıyı? Meğerse eserlerindenmiş aydınlık yüzü. Geçmiş çağların bilgisinin umudunun destanlarının, kilimlere çoraplara tüm kumaşlara işlenmiş motiflerinden sembollerindenmiş. Eserlerine baktıkça şimdi, o geliyor gözlerimin önüne. İnsan kapıları kapalı bir kutudur. Bir açılsa kapısı bak sen neler oluyor.
Romanı okuyan birisi der ki olduğu gibi anlatmış zulmü. Derinlemesine okuma yapmak isteyen kişinin de doğayı izlemesi yeterli. Şimdiki anlatılar beton yığınları altında kalıyor, bir avuç kadar gökyüzü. Kaldırım taşlarının arasında boy veriyor cılız otlar, kuzeye bakan duvarlarda yosunlar… İnsanın insana anlatacağı ne kaldı ki? Dört duvar sağır dilsiz.
Hatçe’yi sevdim. Başını kendi omuzları üzerinde taşıyor. Yaşar Kemal’in kadınları öyledir. Başları dik. Aykırı. Haklarını savunan. Ağaya karşı duran.
Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor kitabı üzerine sorduğum soruların yanıtlarını henüz alamadım. Ama şunu fark ettim; yanılıyor da olabilirim. Yaşar Kemal’e kendisiyle ilgili soruları sorulara daha çok romanlarını anlatarak yanıtlıyor. Yani yazarın hayatı romanlarıdır. Orada Çukurova’da ve Torosdağlarını mekan edinmiş, gözü parıltılıdır. Onu dinleyen okurlar Çukurova’nın üzerinde ve Torosdağlarının tepesinde yanan büyük ışığı görebilirler. Mesken edinmiştir. Şimdi mezarı da oradadır.





Bir yanıt bırakın