BENİ ISLIKLA ÇAĞIR          

BENİ ISLIKLA ÇAĞIR

Hemşire, serum şişesine, sarı bir ilaç enjekte etti. Hastanın ateşini ölçtü. Nabzına baktı. Henüz ateşi düşmemişti. Dudakları kurumuş, çatlak çatlak olmuştu. Doktor odaya girdi. “Hasta nasıl?” diye sordu. Hasta kayıt dosyasından durumunu inceledi. “Ateşi hâlâ düşmedi. Bazen sayıklıyor,” dedi hemşire. “Ziyaretçi alınmasın.” “Almıyoruz. Hastanın durumunu soruyorlar.” “Hasta yakınıyla görüştüm. Durumunda değişiklik yok, ilaçlara devam. İyi olunca bildireceğiz.” Yataktaki hastaya baktı. “Pansuman yapıldı mı?” “Evet.” Doktor kayıt evraklarına bir şeyler yazarken durdu ve pencereye baktı. Hemşire de onunla birlikte baktı ama bir şey göremedi. “Kuş sesini sen de işitiyor musun?” “Evet,” dedi. “Kuş pencerede değil ama.” Gökyüzü masmaviydi, güneş odaya giriyordu, martılar uçuyordu ama işitilen martı sesi değildi. Karatavuk olmalıydı. Üzerinde durmadı, başını hastaya çevirdi ve sonra da odadan çıktı.

Hemşire, hastaya baktı. Yine sayıklamaya başlamıştı. Ne söylediği tam olarak anlaşılmıyordu. Bir süre dinledi, o susunca da odadan ayrıldı.

Ateşin etkisindeydi. Kuş sesi çağrışımlar yapıyordu.  Beş arkadaş birbirlerinden ayrılmamaya çalışıyorlardı. Onun eyleme ilk katılışıydı.  Hasan’ın önünden gidiyordu.  Polisler tarafından kovalanacaklarını biliyorlardı. Sloganlarıyla birlikte ellerinde salladıkları flamalar polisleri sinirlendiriyordu. Sedat en önlerindeydi ve arayı bir hayli açmıştı. O da ona yetişmek için adımlarını sıklaştırmış, polislerin gittikçe yaklaşmalarından da tedirgin olmuştu ama bu onun susmasını sağlamamıştı. Birden ortalık karıştı. Herkes koşmaya başladı. Sedat “Koş, kaç, yakalanma…” demiş ama inatla polislere doğru yürümüştü. Onun polisle mücadelesini gördü. Öylece kalakalmıştı. Onun yanına gitmeyi düşünüyordu, derken arkadan bir ses işitti. “Selma! Selma!” Başını çevirip bakarken polislerin yaklaştığını görmüş ama öylece kalakalmıştı. Hasan ona sesleniyordu. İki polis gelip kollarından tutup sürüklemeye başlamıştı. “Selma, Selma, Selma…” dedi polislerden biri ve copla vurdu sırtına. Ellerini arkadan bağlayarak polis arabasına doğru sürükledi. Selma kurtulmaya çalışıyor, direniyordu. “Bunun adı Selma,” dedi polis, şoför koltuğundaki arkadaşına ve güldüler. Başka gençleri de coplarla vurarak, zorla arabaya bindirdiler. Birbirlerini tanımıyorlardı ama Selma’nın adını herkes biliyordu artık. Sonrasını anımsamak istemiyordu. “Hasan, Hasan…” diye sayıklamaya başladı.

Hasan, bazı akşamlar kız yurdunun önüne gelir ona ıslık çalardı. O da dışarı çıkardı. Hasan’ın sevgilisi olduğunu öğrendikleri için ziyaretçi anonsunu yapmıyorlardı.  Bazen delikanlılar, içeri giren kızlara görüşmek istedikleri kızların adını ve oda numarasını verirler, çağırmalarını isterlerdi.  Selma bazen de böyle çağrılırdı. Ama en çok odasının penceresinin altında karatavuğun ötüşünü dinlemeyi severdi. Hasan’ı düşünür gülümserdi. Hâlâ çocuk işte, diye geçirirdi içinden. Hasan görüş saati bitip ondan ayrılınca, odasının penceresi altında karatavuğun ötüşünü taklit ederdi.  Gülümsedi, kuş sesini dinledi.

Dudakları aralandı. Beyaz ışık yüzünü daha da sarı gösteriyordu. Anlaşılmaz şeyler söyledi. Bir güvercin pencerenin önüne kondu, içeri baktı. Havada çam kokusu vardı. Karatavuk hiç aralıksız ötüyordu. Kız yurdunun önündeki koca çam ağacının altında fotoğraf çektirirlerken kar yağıyordu. Akşam soğuğa ve kara rağmen Hasan oradan ayrılmamış, ıslığını çalmıştı. Yıldızsız bir gece, Ankara’nın her gecesinde olduğu gibi; isten dumandan yüz metreden ilerisi görünmüyordu. Havada kömür kokusu. Islık sesini işitebiliyordu. Dudakları kıpırdadı, sessini duyurmaya çalıştı. Gözleri hâlâ kapalıydı. Bir an sapsarı oldu ortalık.

Başka çağrışımlar yaptı ses. Kalabalıkta Hasan’ı arıyordu. Çocuklarıyla gelenler, bebek arabalarıyla gelen gençler… Şarkılar söyleniyor, halaylar çekiliyordu. Taksim’in bu kadar kalabalık olacağını kimse düşünmemişti. Polis müdahale etmeye başladığında Hasan’ı kaybetmişti. Biber gazı çok etkili de olsa kimse meydanı terk etmiyordu. Sloganlar atılıyor, polise karşı direniliyordu. Haber ajanslarının hepsi yoktu alanda. Kameraların çekimlerini polisler  engelliyordu. Birçok tanık vardı ama onları izleyenler azdı, haber yapılması yasaklanmıştı. Gözaltına alınan insanlar çoktu. Tomalar ağır ağır ilerliyordu. Tazyikli sular, biber gazı… Hasan’ı adını söyleyerek aramak istiyordu ama bunu yapamazdı. Polisten kaçarken beş altı kişi birden ara sokağa girdiler. Polisler arkalarından kovalıyordu. Önlerine polis aracı çıktı. Yakaladıkları birini arabaya koymaya çalışıyorlardı. Arkasını döndü adını söyledi ve ıslık çaldı. Bu Hasan’dı.

“Hasan…”   İnlemeye benzer bir ses. Sırtına yediği cop. İki büklüm kıvrılıp yere çömeliyor. Diğerleri izliyor onu. İnliyor. Gaz kokusuna kan kokusu karışıyor. Sol ayağındaki ayakkabı çıkıyor. Polis aracına alınıyor. Alnı boncuk boncuk ter. Dudakları aralıklı. Serum bağlı sol elinin işaret parmağı hafif kalkıyor. Islık sesini işitiyor. Gevşiyor. Ankara’da şimdi akşamüzeri, kız yurdunun önündeler… Hep aynı ıslık, şimdi de işittiği gibi. Gözlerini açmaya çalışıyor, gülümsüyor. Serum takılı olan elinin üzerindeki iğne çıkmış ve kan damlıyor. İlaç kokuları. Nerede olduğunu düşünüyor. O ses onu taşıyor, zihnini karıştırıyor. Kendisini  bırakıyor. Dudaklarını kapatıyor. Biraz su, biraz.

Hemşire odaya giriyor. Gözlerini açıyor. “Suu, suuu,” diyor. “Kıpırdadınız mı? Serum iğnesi çıkmış.” Hemen müdahale ediyor. Seruma bağlı hortumdaki düğmeyi çevirip kapatıyor. Elini siliyor. İğneyi elinin üzerinden çıkarıyor. “Suuu, suuuu, lütfen…” “Şimdi olmaz,” diyor. Yeni bir iğneyle seruma  tekrar bağlıyor. “Suu.” “Ancak bir yudum verebilirim.”  Odadan çıkıyor. Elinde bir bardakla dönüyor.  Gülümsüyor. Hemşire bir eliyle başının arkasına koyup kaldırıyor, diğer elinde tuttuğu bardağı dudaklarına götürüyor. Bir yudum, sadece bir yudum var bardakta. Diliyle ıslanan dudaklarını yalıyor.

“Kimse gelmedi…” “Ziyaretçi izni yok.” Ateşini ölçüyor. “Üşüyorum.” “Ateşiniz düşüyor. Sayıklıyordunuz.” “Ne söyledim?” “Anlaşılmıyordu,” diyor hemşire. Anlaşılmış olsa da aynı şeyi söyleyecekti. Hastane kuralları böyle.

Dışarıdan kuş sesi işitiyorlar. Selma pencereye bakıyor. Hemşire de onun baktığı yere bakıyor. “Sesi var, kendisi yok.” diyor hemşire. “Pencereye götürün beni.” diyor. “Görmek mi istiyorsunuz?” diye soruyor hemşire. “Gelmiş mi?” “Kalkamazsınız, serumunuz takılı.” “Ama…”

Hemşire onu dinlemiyor, odadan çıkıyor.

Pencereye bakıyor. Masmavi gökyüzü, güneş odaya giriyor. Martılar uçuyor ama sesleri işitilmiyor. Bir kuş ötüyor, karatavuk bu. Aşağıda olmalı. Başını yastıktan kaldırıp kalkmaya çalışıyor. Doğrulamıyor yatakta. Başı yastığa düşüyor.

Gözlerini tavana dikiyor. Yataktan kalkmalı, diye geçiriyor içinden. Bunu nasıl yapabileceğini düşünürken, başını yastıktan kaldırmayı tekrar deniyor. Olmuyor. Gözkapakları ağırlaşınca,  kapatıyor. Islık sesi kulaklarında.

Hemşire kapıdan başını uzatıyor. Gülümsediğini görünce yanına giderek başucunda bekliyor. Sayıklamaları var ama birkaç kelime dışında bir şey anlamlı değil. Arkasından gelen sesi işitiyor ve dönüp camın önüne gelince… Bakıyor. Çam ağacının ince dalına bağlı turuncu gagalı siyah kuşu görmüyor.

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*