YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ     18  Mayıs 2026 /  Pazartesi

YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ     18  Mayıs 2026 /  Pazartesi

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

….

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi bir tutkuları yoktur.
Gökyüzünü baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?

Şükrü Erbaş

Ağalar beyler olmasa Memed, İnce Memed olur muydu? Onca şey anlatılır mıydı? Üçüncü cildi okuyorum ve ağaların beylerin yaptıklarının dışına çıkamadım. Köylülere ya kan kusturuyor ya da açlıkla sınıyorlardı. Gül gibi geçinip gideceklerken…

Memed’in bir ailesi, huzuru, geçimi olmayacak  mı? Bir gün yüzü görülmeyecek mi? Tek mesele sevgi olsa ne olur? Dostluk nedir? Sevgi nedir? Mutluluk nedir?

Paylaşmaktan başka bildikleri bir şey yok şu toprak ağalarının. Köylülerin her açlıktan ağızlarını açması kendilerine yapılan bir baş kaldırıdan asilikten biliyorlar. Neyse ki çok eskide kaldı bu hikâyeler. İstanbul’da yaşayıp da denizini görmeyen yoktur. Kadın, çocuk…

Hasan, ben sınıfta denizi anlatınca merak etmiş denizi. Binmiş belediye otobüsüne Üsküdar’a gitmiş. Deniz kenarına, Kız Kulesi’nin önüne gidip durmuş. Bakmış denize. Yüzme bilseymiş, atlayıp denize Kız Kulesi’ne kadar yüzecekmiş. Akşama kadar sahilde yürümüş, kuleye bakmış, insanları izlemiş. İnsanların elinde mısırları görmüş, iştahla yiyişlerini… Mısırcının önüne gelmiş. Elini cebine atmış, bildiği halde yoklamış cebini; para yok. Yoluna devam etmiş. Yaşı dokuzdu ve biraz da yaramazdı. Yoksa nasıl cesaret edip tek başına otobüse binip, insin Üsküdar’a. Her bilet parası biriktirdiğinde gidermiş Üsküdar’a. Ben hikâyesine inandım. Doğru söylüyordur kesin.

Vallahi de yoruldum ağaların zulümlerinden. Yok daha neler, dedirtiyor bana. Aleni herkesin gözü önünde ölesiye dövüyorlar, İnce Memed’e lanet okumayanları. Ne tuhaf bir dünya bu dünya. Kurgusu da gerçekleri aratmıyor.

Yaşar Kemal’den konuştuk arkadaşlarla. Neden çözümleme yapılmıyor, diye tutturdum. Konuştukça da anladım ki her okurun bir İnce Memed’i olmalı ki milyonları bulsun Memed. Okurun yolculuğu üzerine bir yazı okumadım, görmedim. Ama okuma atölyemizde yazdıklarımız bana güzel bir ders oldu. Bunlardan bir makale yazılabilir. Abarttım sanırım, bir deneme yazılabilir diyeyim. Okur metni nasıl yorumluyor? Hocamız Feridun Andaç bu yazılarımız üzerine yazsa ne güzel olur. Ben de çocukların okudukları öyküleri nasıl yorumladıklarını merak ediyorum.

Adaletsizliği kurgularla, her yaştan insanın anlayacağı şekilde yazılan romanlar. Sait Faik’i düşünüyorum; bir ada düşlemi. Benim de bir adam vardı. Balkonunda, salonunda, mutfağında saksı saksı çiçekleri olan bir ev. Salonun ortasına, iki muhabbet kuş yuva yapsın diye konulan çam fidanı. Köpekler. Kuş sesleri, köpeklerin seslerine karışan çocuk sesi. İnsan başka ne isteyebilir ki? Yorgun argın gelen sevgilinin gazete okurken uyuyup kalması salonda. Onu seyretmek. Düşlerinden çıkması için açık bırakılan gazeteyi dürüp minderin altına saklamak. Şimdi ne düşler kuruyordur kim bilir. Yazar kurgusuyla kurguladıkça coşuyorum. Ne sevgi ama. Bir bebek gibi uyuyor. Gülümser gibi yüzü. Aydınlık.

Dedi ki, köye gidelim. Sen yazarsın. İnsanları tanırsın? Ben çocuk kitapları yazarıyım. Siz gidin, dedim. Kurgulamak istemiyorum. Söylenenlerin dışında söylenmeyenleri kurgulamak yok mu, dayanamıyorum artık. Ben çocuklar için yazacağım. Köyden dönüyorlar. Üç büyük şişede çizilmiş yeşil zeytin. Yemyeşiller, alacalı bazıları. Dipdiri, kocaman her biri. İyi ki gitmedim. O güzel ağırlamanın altında ezilirdim. Mesela desem, haydi traktörle tarlana gidelim. Gitmezdi. Mazot koymamış olurdu depoya. Hay aksi. Dağlarım doruklarına kadar delice zeytinlerin yağı çok kıymetlidir. Bal gibi tatlıdır. Bir de yamaçlarda ağaçtan zeytin toplamak zor olmasa. Yağı daha da tatlı olurdu ya.

Yaşar Kemal neleri de çağrıştırıyor,  değil mi? Bir dönemin romanlarını ve yazarlarını olduğu kadar gerçekleri düşündürüyor. Toprak kavgalarını. Köleleri anımsatıyor. Herkesin bir kölesi vardır, diye kurguluyorum. Robinson’un Cuma’sı. Mısır’daki piramitlerin yapımında çalışan köle gibi çalışan insanları hatırlıyorum birden. Ah şu zihnin karmaşıklığı. Köleler kamçılanıyor. Ha gayret. Daha başkaları. Anadolu topraklarındaki kültürleri gün ışığına çıkarmaya çalışan arkeologlar. İlk insanlara ulaşma çabası. Azimle. Her taşa dokunan ellerin hikâyeleri, soyluların parmak izlerinin üzerine yazdıkları yazıların altında kalıyor. Dur diyorum kendime. Yüzyıllar öncesine gitmelere dur diyorum. Geliyorum yakın geçmişe.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir” sözünden çok önce köy hayatını romanlarına konu etmiş yazarlar var. Ama Cumhuriyetle birlikte köylerin gelişimi için eğitim alanında atılan büyük adım. Ve Köy Enstitüleri. Köy gerçekliğinin ve sorunlarının, ağaların, toprak paylaşımlarının kurgulanarak anlatılması. Bana demişti ki, “O yıllarda köylere gazete gidiyormuş. Gazete okuyan yaşlı adamla konuştuk.” Çok şey konuşmuşlar. O yıllarda yazar olmak. Bunun için ne kurgulayacaksın bakalım.

Aydın yazarların yazdığı romanlar onların hapse girmelerine neden olmuş. Bu mapusluğa karşı direnmişler ve inançlarından vazgeçmemişler. Tehditlere rağmen yazmışlar. Kurtuluş Savaşı’nda silahla kazanılan bağımsızlık, kalemle sürmesi için mücadele edilmiş. Silah dış güçlere, kalem iç. Nazım Hikmet’in koğuşuna düşen gençler kalemlerini, yazarın destekleriyle sivrilmişler. Kurgulamaktan utanıyorum. Yaşar Kemal, mecbur bir insan olarak kente gidiyor. Hayatı zorluklarla geçiyor. Direniyor kalemiyle. O dönemlerin aydın yazarların çoğu bedelini hayatlarıyla ödüyorlar.

“Onlar ki toprakta karınca/ suda balık/ havada kuş kadar/ çokturlar,

Korkak/ cesur/ cahil/ hakim/ ve çocukturlar/ ve kahreden/ yaratan ki onlardır,

Destanımızda yalnız onların maceraları vardır.” Nazım Hikmet.

Yazar gerçekliği dönüştürüp kurguladıkça, kahramanları da kendisiyle birlikte bilinçlenmiş ve dönüşmüş. Sevgili okurlarında da bu dönüşümü düşlemiştir.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*