OKUDUKÇA 1 Kasım 2025 / Cumartesi
Kaç gündür yazmayı düşünüyorum ama bir türlü yazamıyorum. Çünkü okumak ağır basıyor. Bir bakıyorum saatler ilerlemiş ve uyku zamanı gelmiş. Üstelik de acaba bu düşüncem değişecek mi, biraz daha okumalıyım gibi bir düşüncem de oluyor. Oysa bitmesini beklememek gerek. İşte başladım yazmaya saat geç de olsa.
Shakespeare okumalarımız başladı. İlk olarak Hamlet’i okuduk. Cuma günü toplandık ve yazılarımızı paylaştık, konuştuk. Elbette yalnızca Hamlet kitabını konuşmuyoruz. Yan okumalar da yapıyoruz. Ben de büyülü diyeceğim okumalarda kendimi kaybediyor, yazmayı unutuyorum. Heyecanla okumaya kaldığım yerden devam edeceğim zamanı gözetiyorum.
“Shakespeare Oyunculuğu” kitabı müthişti. Henüz ortalarına gelmemiştim ama öyle anlaşılır yazılmıştı ki verdiğim molalarda bir an önce kitabın başına dönmek için can attığım oldu. Bugün o kitaba ara verdim ve bir başka kitaba başladım. Bu biraz ağır ilerliyor. Makaleler ağır. Benim için anlatılabilir değil de anlayabilir düzeyde oluyor. Kendi cümlelerimi kuramıyorum. Fakat bana ilginç gelen okuduğum romanları anımsatması. Bu akşamki okumalarım bana Barbarları Beklerken romanını anımsattı. Bunu kitap kulübünde okumuş ve üzerinde konuşmuştuk. Kendimizce yorumlarda bulunmuştuk. Fakat bugün okuduğum bir kitapta 16. Yüzyıl sonlarında Yeni Dünya üzerindeki sömürgeciliği anlatırken çok daha iyi anladım. Bu da bana bir romanı okumanın yeterli olmadığını, üzerinde yazılan yazıları da okumak gerektiğini düşündürdü. Romanlar hakikatlerin üzerinde kurulan kurgularla var olabiliyordu. Bir hikâye etkili olabilir ama bir makale herkesin anlayacağı şekilde olmayabilir. Romancı, yazar bu makalelerin üzerinde işler kurgusunu.
Yeni Dünya’nın keşfi ve sömürgeciliği filmlerle, romanlarla işlendi. Günümüzde de Afrika kıtasındaki sömürgeciliği okuyabiliyor, ekranlarda görebiliyoruz. Görsellerin hakikati gösterdiğine inanıyoruz. Romanlarla anlamaya çalışıyoruz. Anlamıyoruz. Rahatsız ediyor, sarsıyor, korkuyor ama neden bu duyguları hissettiğimizi anlamıyoruz. Bir cümleyle her şey açıklanabilir oysa. Neden bunu sayfalarca anlattı ki yazar? Geçmiş zamanlardan gelen bir ritüel bence bu. Sözlü edebiyatın yerini alan yazılı edebiyat ve bugün de onun yerini almaya çalışan görsel hikâyeler.
Barbarları Beklerken romanı Yeni Dünya’nın keşfi ve sömürgeleştirilmesini anımsattı bana. Amerika verimli topraklar üzerindeydi yani verimliydi. Ama romanımızdaki mekanda toprak verimsizdi. Buna rağmen sömürgeleştirilmek isteniyordu. Bir kale yapılmış ve askerler hakimiyet kurmaya çalışıyordu. Verimsiz topraklardan ne istiyorlardı? Romanın farklılığı bu. Bizden pardon onlardan ne isteniyor? Hiçbir şey, sadece yönetebilmek, istediğini yaptırmak daha da zengin olduğunu ve hakim olduğunu düşünmek. Daha da zengin olmaya çalışmak gibi bir şey. Doymayan bir ağız. Hakimiyet altına girmek isteyen insanlara barbar adını veriyorlar; kendilerine benzemedikleri için. Kale içindeki ve dışındaki yerliler de askerlerin bakımını üstleniyor. Kale içinde hizmetleri, ekip biçmeleri vs. Romanın sonunu çok sevdim. Tam bana göre yani çocuk romanı yazan biri için yaratıcı ve metaforik. Sonuç olarak, din üzerinden insanların üzerinde nasıl hakimiyet kurduklarını anlatmaları yeterli olmuyor ki her dönem benzer romanları okuyup duruyoruz. İnsanların eğitilmesinden söz ediyoruz ama eğitimli insanların eğitimsizliklerinden ya da eğitilmelerinden konuşmuyoruz. Şu dünya yerle bir olsa hayatta kalacak olan uygar olmadıkları düşünülen, kendilerine benzemeyen insanlar yeni bir dünya kuracak. Savaşta yer almayanlar.
Shakespeare okurken başka şeyler düşündüm. Stephen Greenblatt’ın Shakespeare ve Kültür Birikimi kitabını okurken geldi aklıma. Shakespeare’in yazdığı dönemi yazıya alarak başlıyor kitap. O dönemlerde yazılmış ya da o dönemler üzerinden kurgulanmış romanları düşündüm doğal olarak. Günümüz romanlarına yetişemiyorum.
Hamlet’i düşünmeliyim ama yazdığım için şimdi bir şey yazamıyorum. Beni etkileyen şu oldu. Silah mı, yoksa kalem mi güçlü denir genellikle. Don Quijote’de de geçer. Hamlet’te fark ettim ki bir başka silah daha var. İç ses. Evet buna iç ses dedim. Sonra şu övdüğüm kitabı okurken karşılaştığım yazılar beni ürpertti. Benim iç ses dediğim şey aslında düşünceymiş. Yani yeni bir silah varmış ve insan onu kendisine uygularmış. En büyük silah düşüncedir. Kendi kendini imha etmesi için yaratılmaktadır bu silah. Günümüz psikolojik hastalıklarının artışı da bunu gösteriyor. Elbette kimse buna silah dememiş. Herkes biliyor: normal olmadığını kabul ettirip sorunları yakınlarında buldurmak ve ilaçlar dayamak. Bu hastalığın sistem tarafından yönetildiği ve yaratıldığını herkes biliyor ama buna silah dediklerini okumadım henüz. Bu kişinin kendisine karşı kullandığı bir silah; özkıyım. Depresyon en basiti. Ve bugün neredeyse depresyona girmemiş kimse kalmadı. Bu düzene uymak mı gerekiyor bilemedim. Dışarıda elini kolunu sallayıp gezen katiller çoğalınca insanın özkıyımdan kaçası geliyor. En büyük silah olan düşüncenin önüne geçecek olan yapay zeka ile de ne zekasız olduğuma inanacağım neredeyse.
“Var olmak mı, yok olmak mı, bütün mesele bu!”
Hamlet bunu söyledikten sonra uzun bir tirat yer alır. Yaşamak mı, ölmek mi? En sonunda da yaşam der. Her şeye rağmen yaşamak.





Bir yanıt bırakın