OKUDUKÇA 13 Şubat 2026 / Cuma
Bazen tek bir kitaptan, öykü ya da romandan alıntı yaparız. Bize bizi anlatan birkaç cümle olur ama anlattığımız ve yazdığımız hikâyeyi tamamlamaz, bir şeyler eksiktir. Okudukça o eksik parçalar da yerlerini alır. Bir anda kendi hikâyemiz oluverirler. Ben de üç romanla bir hikâyeyi tamamladım gibi bir şey. Parçalar yerine oturuyor.
Özgür, adlı anlatı bir tür roman gibi okunabilir. Üslubu bakımından birçok yapıttan farlılık gösteriyor. Yaşadıklarını öyle bir şekilde anlatır ki bizde uyanan duygu, bizim kendi duygumuz olmasına izin verir. Bu duygu herkeste farklı olur. Parmak izi gibidir. Yazarın duygusu katmanlı anlatım ve cümlelerle altta kalır. İkinci planda kalır, bizim duygumuzun arkasında. Ne geleceğini düşünür, ne de anlattığı zamanın, tarihin dışına çıkar. Anlatılan tarih aynı zamanda bir ülkenin tarihidir. Halkın yaşadıklarıdır. Olayların insanların üzerinde yaptığı baskıdır. Psikolojik durumu da çok güzel verilmiştir. Bu tek bir bireyin yani anlatıcının tarihi değildir. Yazar öyle ince düşüncelidir ki, kendi yaşamını aktarırken başka insanları da anlatmış olur. Yani bu anlatıcının yaşantısı değildir. İşte eseri farklı kılan da budur.
Vejetaryen adlı romanda da gerçek olamayacak şekilde aktarılan olaylar ve karakterlerle dikkat çekmeye çalıştığı iki kız kardeşi anlatır. Hasta olan kardeşine yardım eden, ona yardımcı olan kız kardeş eğer kardeşi hasta olmasaydı kendisinin hasta olacağını söyler. Yani ona hasta olma şansı yoktur. Direngendir, güçlüdür ve hep böyle olmuştur. Yıkılması gerekirken kardeşinin sorumluluğu alarak özveride bulunur hasta olma lüksü yoktur.
Miras adlı roman da taciz olayını anlatır. Aile bireyleri tarafından anlaşılmaz, yanında oldukları duygusunu ona yansıtmazlar. Aksine ondan uzaklaşmayı ve inkar etmeyi tercih ederler. Böyle bir şey yaşayan ya da başka olaylarla karşılaşan kişi anlatmaya çalıştığı halde anlaşılmaz. Tek dileği bağışlaması için karşı tarafın bir adım atabilmesi. Bu da beni çok düşündürdü. Psikolojik ve duygusal sorunlar yaşayan bu bireye nasıl davranmam gerekiyor? Ne yapmalıyım ki onun yanında olduğum duygusunu verebileyim. Kadın karakterimiz anlatarak duygusal kırılmayı aşmaya çalışıyor, anlatacağı olayları ve duyguları ne kadar süre daha anlatılacağını anlayamadım. Halen o duygusal ağırlık altında anlatmaya, anlaşılır olabilmekten için çabalayacağımı düşüneyim? Bu sorularımın yanıtını bulamadım ya da gözümden kaçtı. Psikoterapi hayatımızda yer aldığına göre elbet zamanı gelecek ve… Ne olacak? Affetmek mi yoksa unutmak mı? Belki yok varsaymak. Evet evet aile fertleri kadın karakteri belki de yok varsayıyor. Karakter ne zaman ve nasıl var olacak?
Yine bir hikâyeyi tamamlayabilmiş değilim. Aklıma şimdi Coetzze’nin Barbarları Beklerken romanı geldi. Son etkileyici şekilde bağlandı geçmişe ve geleceğe. İnsanoğlu sürekli mücadele etmek zorunda. Üstelik bunu yaşamak için yapması gerekiyor. İnsanları köle gibi çalıştırmak, insanlıktan çıkarmak kime ne faydası var? Hikâyeler hep aynı mücadeleyi anlatacak. Buradan da bir başka kitaba sıçrayayım.
Shakespeare’in oyunları. Yazar yaşanmış olayların üzerinde çalışmış; etkileyici, eşsiz şiirsel anlatımıyla insanı ve hırslarını anlatmış oyunlarında. Julius Caesar’ın Brutus’ün de aralarında olan taç hırsı olan insanlar tarafından öldürülmesi. Caesar’ın son sözleri “Öyleyse yıkıl Caesar. En yakından aldığı yara kılıç yarasından daha öldürücü olduğunu söylüyor. Ünlü sözü herkes bilir. “Sen de mi Brutus? Öyleyse yıkıl Caesar!” der ve yıkılır. Hem duygusal yıkılma vardır, hem de kılıçla ölümcül bir darbe almıştır. Günümüzde de hemen hemen birçok kişi benzer bir duruma uğramıştır. Herkesin bir ederi vardır, sözünün de yüzyıllar öncesinden geldiğini biliyoruz. Caesar’ın bıraktığı miras, halkın Brutus’e karşı isyan etmesine yetmiştir. Para, özgürlüğün önüne geçmiştir.
Bugünün hikâyesine oturacak başka bir parça bulamıyorum. Bitti.





Bir yanıt bırakın