İMZA VE SÖYLEŞİLER                19 Şubat 2026 / Perşembe

İMZA VE SÖYLEŞİLER                19 Şubat 2026 / Perşembe

Bugün imza söyleşi günüydü. Artık hazırlanmadan gidiyorum, desem de doğru değil bu. Fakat ne konuşacağımı, nasıl bir etkinlik olacağını düşünmüyorum. Hazırlığım, yanıma dört kitap almak oldu. Bu kitapları kısaca gözden geçirdim. Üçüncü sınıflar Sait Faik’in Son Kuşlar kitabını almış. Beklentim yok çocuklardan. Çünkü yaşlarına uygun olduğunu sanmıyorum. Aslında yaşlarına uygun ama amacımız öyküyü anlamaları değil. Öyküdeki mekanları Sait Faik’in kaleminden okuma isteği duymaları amacım. Şimdi yalnızca yazarımın adını öğrenmiş olacaklar. Neler konuşacağımızı düşünmedim, akışı çocuklara bıraktım. Sadece yanıma 2000’li yıllarda Bilgi Yayınları tarafından basılmış, çocuklar için hazırlanmış Sait Faik’in Son Kuşlar kitabını aldım. Kitabı kütüphanemde bulamadığım için hemen Nadir Kitap’tan satın aldım. İlk sayfasında isim ve 5/C yazısı var. Düşündüğüm gibi beşinci sınıflara uygun bir kitap. İçinde on bir öykü yer alıyor. Benim seçkimde bulunan birkaç öykü var. Olmazsa olmazımız da Son Kuşlar öyküsü. Çünkü…

Galata Kulesi, Kız Kulesi’ni Seviyor kitabımı dördüncü sınıf öğrencileri almış. Onun için de bir hazırlığım oldu. Galata Kulesi, Kız Kulesi ve Galata Köprüsü üzerine tarih bilgileri ve hikâyelerini gözden geçirmek. Bunun için interneti açacaktım ama sonra aklıma benim kitabım geldi. İstanbul Lubnatsi kitabım basılalı çok oldu. İşte aradığım bilgiler fazlasıyla orada vardı. Yanımda dört kitap vardı kısacası.

En büyük korkum merdivenler. Bazı okullarda konferans salonları son katta oluyor. Merdivenleri çıkmak kadar inmek de benim için yorucu. Okula gireceğiz ve önümde dik bir merdiven belirdi. “Buradan inerim de nasıl çıkacağım?” dedim. Başka çıkış olmalı, diye düşündük. Okul çok güzel. Devlet okulu. Öğrenci sayısı az. Okul bahçesi çocuklara yeterli geliyor sanki. Bina da çok güzel. Bakımlı. Öğretmenler çok başarılı ve değerli müdürü çok özverili. Anlattığı durumlar tam hikâye olacak şekilde. Ama böyle durumlarda ben bir yere taraf olamıyorum. Sanki bu durum, yazmamı engelliyor. Nasıl yazmalı? Belki de tarafsız olmak daha güzel ama işte aynı soru: Nasıl Yazmalı?

Üçüncü sınıflarla yaptık ilk söyleşi imzayı. Kitabı okumuşlar ve okuduklarını da unutmamışlar. Bana Haydut’u sordular: Haydut gerçekten de var mıydı? Haydut aslında Sait Faik’in fotoğraflarındaki köpeğin yerine girmişti. Birebir aynısı değil elbette, benimkisi  San Bernard cinsi.

“Siz kâğıt helva yediniz mi?” Evet yedim, dedim. Sen yedin mi? “Yemedim.”

Lale’nin ben olduğumu, Gugu’nun da aslında yeğenim olduğunu söyledim. O çocukken İstanbul gezisine çıkmıştık dedim. Sait Faik’in İstanbul’unu gezdik.

“Gugu diye biri var mı gerçekten?” Gerçekten var. Gezdik de… Benim yeğenim. Şimdi liseye gidiyor.

“Kitapta en çok nerede olmak isterdiniz?” Denizde, bir kayığın içinde, balık avlamak isterdim. Yanımda da martı… Hangi martı? “Mavi kanatlı topal martı,” dediler.

Kuşları sordum onlara. Vapura binip martılara simit attılar mı? Kimisi atmış hatırlıyor çünkü yakın zamanda gitmişler. Kimisi çok önce gitmiş ve hatırlamıyor. Sekiz dokuz yaş öncesi yaşananlar nasıl anımsanır ki? Zor bence. Her yıl tekrar tekrar aynı şeyler yapılmalı diyorum bunca deneyimden sonra. Bir de yazmalılar. Resim yapmalılar.

“Sait Faik kim?” diye sordular. Doğduğu tarihi söylesem zamanı anlayamayacaklardı. Ben de onlara yazarımızın yaşını söyledim. Şimdi yaşıyor olsaydı yüz yirmi iki yaşında olacaktı. “Ooooo…” En önemli öykücülerimizdendir. Büyüyünce onun öykülerini okuyacaksınız.

Onlara Bilgi Yayınevinden çocuklar için basılan kitabı gösterdim. Bundan yirmi beş yıl önce basılmış ve beşinci sınıf bir çocuk okumuş, dedim. Sat Faik, Son Kuşlar öyküsünü kime yazmıştır? Elbette bir şeyler söylemelerini beklemiyordum. Ben kitabı açtım ve öyküsünün son paragrafını okudum. Kime seslenmiş yazar? “Çocuklara…” yanıtını verdiler.

Dördüncü sınıflardan üç şube geldi önce. Çok iyilerdi. “Neden kitabın adına Galata Kulesi, Kız Kulesini Seviyor dediniz?” Sustum. Aslında doğrusu âşık olacaktı. Ama çocuklara yasaklı kelimelerden biri aşk. Sonra çünkü seviyor, dedim. Efsanelerde, öykülerde, şiirlerde hep anılıyor. Güzel bir şiir vardı ama unuttum; ezberim yok ya. Şairi de unuttum. Belki bir ara bulurum internet sayfalarından. Efsanesini bilen var mı, diye sordum. Bilmiyorlarmış. Birini anlattım; padişahın kızını. “Diğerleri?” dediler. Yine sustum. O bir aşk efsanesi. Nasıl anlatmalı? Yavaş yavaş, kelimeleri atlayarak anlattım.

“Neden çocuğa Ceki ismini verdiniz? Yabancı mı?” Doğru onun ilk olarak yabancı biri olduğunu düşünmüştüm ama sonra değişik bir isim verirsem kendilerini onun yerine koymayacaklarını düşünmüştüm. “Neden kızın adı Melek?” Bilmem. O ismi sevdim onun için. “Melek neden okula gitmiyor?” “Para kazanmak için mendil satıyor,” diyor bir öğrenci. Okula gitmeyen çocukların olduğunu söylüyorum. Benim öğrencilerimden de vardı mendil satan, ayakkabı boyayan. Böyle çocukları gördüler mi bilmiyorum, sormak da istemiyorum.

“Neden Galata Kulesi’ne çıkmak istiyor Melek?” Ben ona soruyorum. Sen her gün önünden geçsen, çıkıp görmek istemez miydin? “İsterdim.” Geçtiğiniz yollarda neler görüyorsunuz anlatabilir misiniz? Saydıkları ufak tefek şeyler. İstediğim yanıtı vermiyorlar. Binalara bakmalarını ve bu binalarda ne işler yapıldığını düşünmelerini istiyorum.

Sonunda benim İstanbul Lubnatsi kitabını devreye sokuyorum. Onlarla bir sohbet yapacağımı, anlatacaklarımın sorusunun ne olabileceğini söylemelerini istiyorum. İyiler. Böylece kuleleri ve köprüyü işledik. İstanbul’un simgelerinden biri dedim Kız Kulesi için. İstanbul demek Kız Kulesi demekti. Hâlâ geçerli mi? Şimdi yerini ne almıştır, bilmiyorum.

Bir ara sustum. Olamaz. Çıt çıkmıyor salonda. Bana bakıyorlar. Ne oldu? Birden paniğe kapılıyorum. Ben ne söylüyordum da böyle dinliyorlardı beni? Unuttum birden ne anlattığımı. Konu değişti ne yazık ki. Derken sona geldik ve imzaya geçtik.

Dördüncü sınıflardan iki şube geldi son söyleşimize. Benim gibi, çocukların da eğlendiğini düşünüyorum. İlginçti konuşmalarımız. Çok dikkatli okumuşlar kitabı. İlk söyleşiden farklı ilerledi. “Yazmak için ne yapmalıyız? Bize ne önerirsiniz?” Hiç sevmediğim şey çocuklara aynı şeyleri söyleyip durmak. Şimdi kendimi bir dilenciye benzettim: Önümdeki kâğıda öyle etkileyici bir şeyler yazmalıyım ki ilgilerini çekeyim, yardım etsinler. Onlara sordum, siz yazar olmak isteyen birisine ne yapmasını söylerdiniz? “Çok okumasını,” dediler. Araştırma yapmasını da söylediler. Biri çok uyanıktı “Yazmak gerekiyor,” dedi. Evet, dedim bu sözü çok beğendim. Yazmak için oturmak yapılacak ilk iş. Yazmak istiyor musun, diye sordum. Yazmak istiyormuş. Günlük tutmak gerek, dedim. O günlük tutuyormuş. Güzel şeyler söylediler. Konuştuk…

Bir öğrenci açtığı sayfadaki resmi göstererek “Bu size çok benziyor, siz misiniz?” Çok şaşırdım. Benzemiyordu ama o benzettiyse öyledir. Hikâyenin içine kendimi de dahil etmiştim, o bölümü soruyordu. Evet, benim, dedim. Melek için öyle üzüldüm ki yalnız kalmaması için öyküye girdim. Onunla balık ekmek yedik, dedim. “Bu kedi gerçek mi?” Gerçek, o benim siyah kedim. O da öyküde olsun istedim. Aslında bunları yaşamadık ama ne yaptık sizce? “Hayal kurdunuz,” dedi birkaç kişi. Evet hayal kurdum. Bu sırada salona tekir bir kedi girdi. Neşeli sesler çıktı salondan. “O kedi geldi,” diyenler oldu. Evet, bugünün öyküsü olabilir bu kedi. Hayal kurabiliriz, aslında bir şey yapmamıştır ama bizim hayalimizde yapmıştır. Hayal kurmayı nasıl öğreniriz? “Okuyarak mı?” “Düşünerek.” Onlara okuyarak dedim, ama aslına bakarsanız okumaya başlamadan önce hayal kurduğumuz ve büyürken de unuttuğumuz düşünülürse doğduğumuzda hayal kurmayı bildiğimizi düşünebiliriz. Evet, düşünerek de zenginleşir hayal dünyaları ama neyi düşünmek? Büyürken yanlış şeyler mi düşünüyoruz? Çocuklara bir şey söylemedim, yalnızca dinledim. İp söküğü gibi gelmeye başladı kurgu ve gerçek tartışması. Bu arada “Melek’in neden babası yok? Ona ne oldu?” diye sordu birisi. Somurttum ve sustum. “Öldü mü?” Belki, bilmiyorum. Aaa beni fena yakaladın. Ben kendi hayalimi anlatıyorum sana. Kitapta babayla ilgili bir şey yazılmış mı? “Yazılmamış.” Öyleyse sen nasıl düşünüyorsan öyle olur. İş için memlekete gitmiştir, gezmeye gitmiştir… Herkes şaşırdı ve hayal kurmaya başladı. Biz şimdi ne yapıyoruz, diye sordum. “Hayal kuruyoruz,” dedi birisi. İşte hayal kurmayı böyle öğreniyormuşuz, dedim.

Anlatacak çok şey var ama bugün de burada son buluyor. Son grupta bir soru geldi. Onu yazmadan duramayacağım. Kız öğrencilerden biri sordu “Gülizar Arlı kim?” Çok ilginç geldi bana, çok mutlu oldum. Her şeyi okuyor ve merak ediyorlar demek ki. Ne güzel. Can dostum. Çok yakın arkadaşım, kitabın başından sonuna kadar yanında olan, editörlüğünü yapan… İmzadan sonra kız öğrenci giderken “Arkadaşınıza selamımızı söyleyin,” dedi ve el sallayarak gitti. Ben de akşam arkadaşımı aradım ve anlattım. Çok mutlu olduk.

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*