KİTAPLARIN KIYISINDA 31 Mart 2026 / Salı
Aykut gülümsüyordu ama o eski gülüşü değildi yüzündeki. Alnındaki uzun çizgiler daha çok bir ada insanını anımsatıyordu. Uzun ağarmış saçlarını toplamıştı. Tıraş olmuştu. Sakallı olarak düşledim; daha yaşlı gösterirdi. Üzerinde açık mavi keten gömlek vardı. Elini masanın üzerine koyuyor sonra da masanın altına çekiyordu. Onu tanıyorsam geçmişten tanıyordum. Otuz yıl önce. Ellerimi masanın kenarına koydum. Gülümsedim. Ne konuşacağımı bilmiyordum. O da susuyordu.
Müzisyen, Cem Karaca’dan şarkılar söylüyordu, sesi de onun sesine benziyordu. İlk gittiğim konser, onun konseriydi ve beni Aykut götürmüştü. Bağıra bağıra şarkılarına eşlik ediyor, ben de gülüyordum. Âşıktı, deliydi. Evlenecektik. Ama evlenme teklifinde hiç bulunmadı. Doğacak çocuklarımıza isim buluyorduk. Pembe panjurları olmayan küçük bir evimiz olacaktı. Çarkların arasına girmeyecektik. Bizi öğütmeye hiçbir güç yetmeyecekti.
“Neden burayı seçtin Aykut?” diye sordum.
“Arabesk olmayan şarkılar… Bu şarkıları başka yerde bulamazsın.” dedi.
“Cem Karaca’nın konserine gitmiştik. Anımsıyor musun?”
“Evet. Düzeni değiştirecektik…”
“Sana inanmıştım.”
Sustu. Midilli Adası’na baktı. Ben de… İçim ürperdi. Ne zaman bir ada görsem gitmeyi düşlerim, gidemesem de düşlerimde giderim. Ama bugün bu ada benden çok uzaktı ve bana geçmişi anımsatıyordu.
“Sesi nasıl da Cem Karaca’ya benziyor.” dedi.
“Benzetmeye çalışıyor ama benzemiyor.”
“Güzel söylüyor.”
“Eskiden olduğu kadar güzel değil.”
“Hep muhalefet mi olacaksın?”
Güldüm. Kadehimi aldım. Bir yudum içtim. Bunca yıl neler yaptı? Eşi, çocukları… Neden benimle buluşmak istemişti? Kendisi anlatmalıydı. Adaya baktım. Gece serindi. Yıldızlar, adanın ışıkları üstünde sönük kalmıştı.
İçeriye baktım. Çocuklar masaların arasında koşuyordu. Biri yanımıza geldi. “Ne oldu?” diye sordum, tabaklarımıza baktı, omuzlarını kaldırdı, gitti. Kaşık çatal sesleri ara sıra müziğin üstüne çıkıyordu. Bir tabak düştü yere, kırıldı. Garson hemen yeri temizledi, yeni servis açtı. Onu gördüğümde heyecanlanmadın mı? İtiraf et, heyecanlandın işte. Şimdi ne oluyor? Hafif bir rüzgâr esti. Yüzüm adaya dönük.
“Benimle gelir misin?” diye sordu.
“Nereye?”
“Adaya. Sabah gidelim. Küçük bir evim var. Beyaz badanalı, mavi kapılı. Küçük ama şirin. Seninle balık avına çıkarız. İyi balıkçıyımdır. Hiç elim boş dönmedim.”
“İnanırım.”
“Küçük bir bahçem de var.”
“Domates, biber, patlıcan mı?” diyerek güldüm. Barış Manço’dan çalıyordu.
“O kadar küçük değil. Bağ diyeyim ben. Şarapları da kendim yapıyorum.”
“Oradan hiç ayrılmadın mı?”
“Ayrılmadım.”
“Otuz yıl oldu, değil mi?”
“Evet.”
“Evlendin mi?” diye sordum.
“Evet. Sen?”
“Evlenmedim. Çocuğun var mı?” dedim.
“İki kızım var.”
“Eşin?”
“Boşandık. Haydi benimle gel. Bana bir şans ver.” dedi, elini masanın üzerinde elime doğru uzattı. Elimi çekmedim. Tuttu. Gülümsedim. Mutlu olduğunu görebiliyordum. Müzisyene baktım. Gülümsedi sanırım. Ben de gülümsedim.
“Üşüdüm.” dedim. “Arabadan şalımı alıp geleceğim.” Kalktım. Geri döndüğümde üçüncü kadehini dolduruyordu. “Sen içmiyor musun?” diye sordu. “Yavaş içmeyi seviyorum.” Müzisyen sanırım sarhoş olmuştu. Yoksa bu şarkıları burada… Ne oldu? Ya sen? Salona bakmadım. Sessizlik öyle uzun geldi ki bana, içmeyip de ne yaparsın? İçmedim. Konuşmadık. “Tatlı ister misin? Meyve?” diye sordu. Başımı salladım. İstemiyordum. Ona baktığımda gençliğimizi görmeye çalıştım. Çılgınlıklarımızı… Yine çılgındı. Gidelim, dedi yeniden. Adasını özlemişti. Benim de burada bir hayatım olduğunu anlatmaya çalıştım. “Bırak her şeyi.” Masaya baktım. “Sevgilin mi var?” Yalan mı söylesem? Sustum. “Beni sevdiğin gibi bir başkasını sevdin mi?” diye sordu. Güldüm. “Ya sen?” dedim. Müzik son buldu. Müzisyen sarhoştu. Hazırlandı, kalktı. Yanımızdan geçerken… “Aykut olmak zor.” dedi zor anlaşılır bir şekilde. Gitti. “Ne dedi?” diye sordu. “Anlamadım.” dedim.
“Kalkalım mı?”
“Nereye gidelim?”
“Arkadaşlarım beni bekliyor.”
“Beni davet etmeyecek misin? Arkadaşlarınla tanışmak isterim.”
“Belki başka zaman.”
Hesabı istedi. Bozulmuştu. Cüzdanını çıkardı. Bahşiş bırakmadı.





Bir yanıt bırakın