KİTAPLARIN KIYISINDA   28 Mart 2026 / Cumartesi

KİTAPLARIN KIYISINDA   28 Mart 2026 / Cumartesi

Borges’ten Shakespeare’in Belleği öyküsünü okudum. Büyülüydü. Bir başka pencere açmış, nasıl düşündüğümü göstermişti ya da nasıl yapacağımı yani düşüneceğimi. Bir türlü vaz geçemediğim geçmişti. Bunun üzerine düşünmek ve yazmak hoşuma gidiyordu. Bu etkiyle atölye için üzerinde çalıştığım öyküyü tekrar okudum. Geçişleri yapamamışım. Biraz zaman gerekiyor ve üzerinde çalışmak. Kendi geçmişim, yaşadığım topraklarda geçmişte yaşayanlar… Özellikle antik kente yakın olan ilçemizin, antik çağlarlarla ilgili olarak üzerimde bıraktığı etkisi çok güçlü bence. Anatanrıça kenti Metropolis. Tanrılar, tanrıçalar, insanlar… Benim çağımın insanları aynı toprakları paylaşıyor. Paylaşıyorum. İster istemez öğrendikçe hafızada bir yer ediyor, hafızanın yurdu oluyor. Öyle olmuş. Kendimi çok şanslı hissediyorum. Bir palimsest gibi işlemesini istiyorum öykülerimin. Biraz ben biraz sen biraz o… Öykümü düşündüm. Biraz hüzünlü yazmış olmalıyım ki okurken duygusu bana da geçti. Duygu var düşünce yok. Ne düşüneceğimi bilemiyorum. Metropolis ile ilgili bir çocuk kitabı yazmıştım. Yeni baskısı yok. Didaktik buluyorum öyküyü. Geçmişe yolculuk nasıl yapılır? Yakın geçmişe bile dönemezken uzak geçmiş nasıl olacak?  Palimsestle.

Bir öyküsünü daha okudum. Kitaptaki ilk öykü. Borges olur da yazarlara saygılarını iletmez mi; iletir elbette. Dostoyevski’nin Öteki adlı kitabını anımsadım. Fakat öyküsünde Ecinniler romanını anıyordu. Dostoyevski’nin Öteki romanını anımsamıyorum tam olarak. Bende bıraktığı iz önce acıma sonra korkuydu. Etkilenmiştim. Bir insan neden delirir? Henüz Pavlov’un bir köpek -ya da köpekler diyelim- üzerinde yaptığı deneyin ileriki aşamasında neler olduğunu bilmiyordum. Bilseydim, o yıllarda bir insanı nasıl delirtebileceğinizi söyleyebilirdim. Şimdi söylemeyeceğim. Şimdi o kitabı yeniden okumak istedim ama bende yok. Çok beğendiğim için çok sevdiğim birisine hediye etmiştim. Sevdiğim romanları, sevdiğim kadınlara okumaları için hediye ediyordum. Benim için özel olan bir iki kitabı da farklı yayınevlerinden çıkanları da almıştım. Satranç ve Dönüşüm gibi. Satranç ile ilgili bir hikâyem de var. Okumaya uzun zaman öncesinden başlamıştım. Sevdiğim kitapları tekrar tekrar bir iki yıl arayla okurdum. Doktorumla konuşurken okur yolculuğumdan söz ettim. Aklımda kalmaması normal miydi? Örneğin çok sevdiğim ve üç defa okuduğum Satranç kitabını özetleyememem doğal mıydı? Bana kısa bir özetini çıkardı. Dinledim ama bir yerde onun da yanlış anımsadığı düşüncesine kapıldım. Bu da benim oradan mutlu ayrılmama aracı oldu. Eve geldim. Kitabı çıkardım ve okudum. Tamamen olmasa da birkaç yeri atlamış olduğunu fark etti. Artık unutmama olanak yoktu. Öyle düşünmüştüm ama düşüncem başka soruya kaydı. Neden kahramanımız satranç oynarken psikolojisi bozuluyor? O yıllarını anımsamak istemiyor elbette bunu anlıyorum ama… Onu anlamaya çalışıyorum. Bana da onun kaygısı korkusu bulaşmıştı. Satranç oynamasını biliyordum. At, kale, vezir, piyon… Satranç tahtasında nasıl hareket edeceğini biliyordum ama oynamaktan kaçınıyordum. Oğluma oyunun nasıl oynandığını öğrettim ama öğrettikten sonra onunla hiç oynamadım. Oturup uzun uzun yapacağım hamleyi düşünmek istemiyordum. Belki de bu kitabı çok uzun yıllar önce okumuş, beni etkilemişti. Üzerinde fazla durmadım. Doktorumla konuştuktan sonra tekrar okudum ve kitabı kapadım. Son kez düşünüp sayfayı kapattım.

Öteki romanı da kısadır. Kitap inceciktir, hafiftir ama işlediği konu korkutucu herkesin sakındığı bir durumdur. Ya deli olursam; deli damgası yersem? Psikiyatri kadar psikoloğa da gitmek istenmez. Ben de istemezdim. O yıllarda böyleydi. Tedaviler gizli olur, ilaçlar parayla alınır sağlık hanesinde görünmesin diye. Meslek hayatlarını olumsuz etkilenmesi istenmez. Ben… Ben deli miyim ki doktora gidiyorum? İnsan bir yere yalanları üst üste duymaya görsün. Kırkıncı defa söylenirse gerçek olur,  inanır ve öyle uzun uzun düşünür yapışır kalır üzerine, ben deliyim diye. Kitabı unuttum neyse ki. Onu da şimdi ki deli aklımla okumayı isterim. Borges’in Öteki kısa öyküsü henüz sağlıklı düşünen Borges adında bir karakter üzerinden anlatılır. Kendisi…

Haydi söylemekten çekindiğim birkaç şeyi de yazayım. Pavlov’un köpekler üzerinde şartlı refleks deneyinin ileriki aşamasında köpek delirir. Zil çalınca ağzı sulanan köpeğe ne zaman yemek verileceği ne zaman şiddet uygulanacağı belirsizleşir. Hayvan da… Delirir işte. Acı içinde kıvranır, acıyla bağırır zil çalındıkça. Psikolojiyi bozmak çok kolaydır ve kısa sürede bu gerçekleşir ama iyileşmesi çok uzun zaman gerektirir. Fakat unutma gerçekleşmez. Zaman zaman hatırlar ve acı çeker. Toplumun psikolojisinin bozulması da kolay işte. Şartlı refleksi kullanabilirsin. Bir müfettiş okulda, bu deneyin ilk basamağını söyleyerek, “Böyle davranmalısınız,” demişti.

Bir de bir köylünün ağa olsaydı hep soğanın cücüğünü yerim diye düşünmesi de beni çok etkilemişti. Bir gün dondurmacının önünden geçen, ayakkabı boyacılığı yapan yaşlı adamın dondurma satılan kulübenin önünden geçerken bakması beni üzmüştü. Ona dondurma yer misin, diye sordum. Sevindi. Dondurma kulübesinin yanına gittik. Ona en pahalı dondurmayı almak istedim; meyvelisinden. O ise en ucuzundan sadesinden istedi. Ne yazık ki onu anlamadım. Bana yük olmasın diye onu seçtiğini düşündüm. Meğerse işin aslı başkaymış, geç fark ettim.

Başka ne var, diye düşündüm de aklıma gelmedi. Sınıfımda olmayan bir öğrenciye ayakkabı almak istedim. Sağlam olsun ki küçük kardeşine de kalsın istedim. Sağlam bir çizmeyi almak için ısrar ediyorum ama o kırmızı dayanıksız ayakkabıyı istiyordu. Sonunda onun istediği oldu. Boş ver dedim kendi kendime yırtılınca yenisini alırım. Yıllar sonra bunu unutmamış kızımız bana anımsattı.

Bir öğrencimle birlikte okula doğru yürüyorduk ve hava çok çok soğuktu. Ellerim donmuştu. Eldivenim yoktu. Öğrencime sordum, ellerin üşüdü mü? Evet dedi. Eldivenim yok. Alacak param da artık yoktu. Elini ver bana, dedim, ellerimin arasına aldım, el ele yürümeye başladık.

Acı ve korku insanı değiştirir. Güçlü bir etkisi vardır. Arabada giderken, yaşlı kadının kırmızı ışıkta çorap sattığını görür. Annesine benzetir şoför. Birkaç çift çorabı alır. Fazlasıyla öder. Onu incitmek istemez yani.

Ben de trafiği yoğun olan bir yerde her gün oradan geçerken genç delikanlının gelip para istemesine çok kızmıştım. Seni maaşa mı bağlayayım diye. Yaşı çalışmaya elverişliydi ve çalışması gerekiyordu.

Yazmak fırsatı kadar anlatmak fırsatı tanınmayan insanların yerine yazmak düşüncesini çoktan kaybettim. Çünkü onu anlamak çok zor. Ben ancak şu anki bildiklerim üzerinden kendim gibi anlatabilirim. Yani öykülerini yazamayacağıma inanıyorum. Keşke yazmaları için öğretme olanağı olsaydı. Günlük rutinin düşüncelerini nasıl şekillendiriyor bilemiyorum. Belki de düşünmüyorlardır, bu öğretilmemiştir bile. Kader mi diyorlardır? Alınlarına yazılmış bir yazı. O yazıların nasıl yazıldığını bilmek onların da bilmelerini öğretmek olanaksız. Yine de…

Geçenlerde konuşurken ağzımdan çıkan söze kulak verdim. Bir yazarın kitapları iyi satıyormuş, çok kitabı varmış. Ben neden bir kitap yazabilmiştim. Okumuş muydu o kitapları? Evet, dedi. Şimdi kocaman oldu ve onu sosyal medyada gördükçe bir kitabın nasıl da birçok kitaba rağmen seçtiği hayatını değiştirdiğini fark ettim. Çok tuhaf. Önemli olanın hayal kurmayı öğrenmeleri ve düşünmeleriymiş. Düşünmek öğretilir mi? Küçüklüklerinde yani okula başlamadan önce hayal kurarak öğrendikleri, araştırmalar sonunda anlaşılmış. Fakat eğitim aldıkları dönemlerde bunu kaybettikleri söyleniyor.

Kapandı sayfa soru işaretiyle. Anımsamak iyi gelir mi insana?

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*