KİTAPLARIN KIYISINDA 27 Mart 2026 / Cuma
Bugün Shakespeare okumalarında son toplanmamızı gerçekleştirdik. Yazmayan benim dışımda birkaç kişi daha vardı. Hep aynı sorular üzerinde duruyorum. Bir türlü yanıtımı bulamadım. Dersten sonra tatlı yedim ve şekerimin yükselip uyku getirmesini istedim. Yattım yani. Kalktım. Salona geldim. Işıkları kapadım. Okuma koltuğuma uzandım ama üşüdüm. Üşüyünce insan düşünemiyor sanırım. Klimayı açtım. Dışarıdan gelen ışığın altında yukama, orkideme, kedilerime baktım. Bu evde tek canlı ben değilim. Uzun zamandır onlara böyle bir zaman ayırmamıştım. Gökyüzüne baktım uzandığım yerden. Yani tavana. Yukanın yaprakları bir duvarı kaplamıştı. Yapraklarına dokundum, avcuma aldım. İnsan gibi dedim o da hissediyor. Ondan özür diledim. Yarın su vereceğimi de söyledim. Yuka harika bir bitki. Kediler de harikaydı. Eme koltuğunun tepesine çıkıp yatmış. Karadut sehpaya çıktı, oturdu. Her şey yolunda bu evde, bütün canlıları mutlu. Mutsuz olmak için bir sorun yok. Mutluluk. Duygularım ağır bastı ve düşünce kayboldu. Yalnızca bir duygu vardı, mutluyum. Bunun tarifi yokmuş. Düşününce de kayboluyormuş. Şimdi de düşünemiyorum. Sanırım yazmaya ara vereceğim.
Gördüğümü unutmayacağım. Bu gece loş ışık altında uzanmış evi paylaştığım canlıları nasıl gördüğümü, duygularımı… Muhteşemdi. Muhteşemlerdi. Bizi bir arada tutan bu salon bir sahneymişçesine yazıyorum. Bir oyun. Doğaçlama, doğal ve rüya gibi görünse de gerçek. Bugün yazdıklarımı, düşündüklerimi unutacağım ama gördüğümü rüya gibi gelen o güzel duygular bırakan… Yuka, Karadut, Eme ve orkide ile ben.
Yine rüya gördüm iki gün önce. Korkunçtu ve çok gerilmiştim. Son günlerde sık sık benzer rüyaları görüyorum. Üniversitede okuyorum ve bütün arkadaşlarım mezun oluyor ben sınıfta kalıyorum. Bir işkence aynı dersleri almak ve sınava girmek. Nasıl mezun olacağını bilememek. Diplomanın geçersizliği gibi bir şey. Rüyalarımı yazsam gerçek olduğu düşüncesiyle diplomamı… Rüyamda otobüs bileti alıyorum ama yola çıkacağımız zaman otobüs bozuluyor. İniyoruz. Başka gün yolculuk yapabileceğiz. Bize bildirilecek. İki gün geçiyor ve ses seda yok. Bileti alıp telefon numarası arıyorum, yok. Ben nasıl gideceğim okula? Bütün şehirler aklımdan geçiyor. Ağrı’dan, Afyon’dan, Edirne’den… Ankara çok uzakta. Harita bilgisinden yoksun rüya. Valizim hazır ama çok dolu değil. Annem dolma yapıyor ama biberlerin içini yarım dolduruyor. Neden, diye soruyorum. Kalabalığız, diyor. Babam da gelecekmiş neredeyse. Ben ya gidemezsem, diyorum. Gidersin, diyor. Ararlar. Aramıyorlar. Beklemekten yorulup gözlerimi dışa açıyorum. Bir başka rüya… Bu rüyayı anımsamıyorum. Anımsadığım otobüs, yarım doldurulmuş biberler, valizim. Gerçektiler. Gerilmiştim yataktan kalktığımda. Mutfağa geçtim. Çay suyu koydum. Kedileri sevmeseydim o gün bu rüyayı gördüğümden emin olmazdım. Telefondan haber diye verilen rüyalardan birazını okudum. Dünyada petrol fiyatları mı ne düşmüş. Burada da zam gelmiş. Aklımda kalan rüya bu işte.
Dünya bir sahneyse, sahne nedir? Tiyatro sahnesi, dünya sahnesinden daha mı gerçektir? Shakespeare düşünmeye devam. Acaba o yıllarda yani bundan dört yüz yirmi yıl önce tiyatro neydi? Eğlendirmek ve eğitmek için kullanıldığını okudum. Shakespeare nasıl eğlendiriyordu? Hem sarayı hem de halkı… Yıllarca farklı yorumlarla oyunları oynanmış, filmleri çekilmiş. Her birinde yorumlar farklı. Bir okur olarak benim yorumum ne olabilir? Okur okur olmanın dışında hem bir yönetmen hem de oyunculardır. Yorumu, nasıl seslendirdiği de belirleyecektir. Ağlayarak mı okuyor, gülerek mi? Okur acı çekiyor mudur? Nerelerde soluk alıyor, noktalamalar kullanıyor? Ses tonu? Öfkeli mi? Kızgın? Hırslı? İntikamcı? Öldürecek mi, ister istemez oyuna boyun eğip? Herkes ölünce okur yaşayacak mı? Okuduklarından neyi anımsayacak? Rüya gibi mi? Loş ışıkta benim gördüğüm salondaki canlılar gibi mi olacak; rüya! Ne zaman uyanacak ve rüya görecek? Gözleri kapalıyken gördüklerini anımsayacak mı? Unutacak mı? Ben mezun oldum mu? Bu nasıl soru?
Susanna Fournier’in ‘Zemin Lav, Peki Sahne Nedir?” yazısı Cogito dergisinde Bugün Sahne Nedir? dosya konulu sayısında sayfa yüz sekizde yer aldı. Değişik bir yaklaşımdı ve etkileyici. Tiyatrodan, etkileneceğimizi ya da etkilenmeyeceğimizi ya da aşacağımızı yazmış. Her birini de açıklamış. Ben etkilenenler bölümünde olduğumu düşündüm. Sonra aşacağız bölümünü okuduğumda, bu bölümün daha sarsıcı olduğunu yazıyordu ki yine etkilendim. Bir daha eskisi gibi olamamak var işin içinde. Ben Shakespeare okumalarımdan sonra değiştim mi? Eski ben değil miyim? Eserleri için bir yorumum var mı? “… aslında kendi acımızı ve sevincimizi hissetmek için para verdik.” S.114 diye yazıyor ve beni düşündürüyor. Benim acım. Benim sevincim. Ben Kral Lear’ın acısını hissettim. Evet beni değiştirdi. İnsanın ölmeden önce varlıklarını vermesi güzel sonuçlar doğurmayabilir. Güzel olmayan bu durumu görmemek için… Kral Lear elbette işlediği konu birçok eserlerinde olduğu gibi hırs, intikam üzerine. Ölümlere alışırız oyunlarını okurken. Aslında bir ara bu kadar kişinin ölmesi mi gerekirdi, neden öldürdü? Diye çocukça da sorarken yakalarım kendimi. “Aşmak bizi değiştirir, bu dünyanın ötesindeki sayısız olası dünyayı açığa çıkarır.” S. 116
Sen, Ben diye diyaloglarla bir bölüm yazmış yazar. Ben de çocukluğumda yazdığım ilk masalı anımsadım. Ben karnabahar olayım, sen de pırasa.
Pırasa- Ne bu halin? Gittikçe kilo alıyorsun. O göbeğindeki… O ne öyle?
Karnabahar- Çiçeğim o. Onun büyümesini çok istiyorum.
P- Büyüyünce ne olacak?
K-Bilmiyorum.
P-Bilmiyorum ama senin boyunu geçecek gibi görünüyor.
K- Senin de çiçeğin var mı? Üzerinde de bir şey yok. Üşümüyor musun?
…
Bu masalı yazmak ve kitap olmasını görmek çok istiyordum. Sanırım ileride bunu yapabileceğim.
Yazı söze son verdi.





Bir yanıt bırakın