KİTAPLARIN KIYISINDA 26 Mart 2026 / Perşembe
Kitapların kıyısında kaldım sanırım. Atölyelere devam ettikçe bu atölyelerin ne kadar değerli olduğunu anladım. Cümle yapıları, kelime seçimleri, zengin kelime dağarcığı, felsefesi, olayları ve çatışmaları gibi uzayıp gider. Genç yazarları da bu arada öğrenmiş oluyorum. Benim yazarlarımı da okumaya çalışıyorum; hatırlamak ve karşılaştırmak için. Kısa öyküler kapalı kutu gibi; okudukça, çözümledikçe kendisini okura açıyor. Karakterler, olaylar hiç de yabancısı olduğum bir dünyada değiller. Gerçek mi, diye sorgulamıyorum iyi öyküleri. Bana sunulan dünya içindeki konumu öne çıkıyor. Ben de böyle yazmayı sevmeye başladım. Gerçeküstü anlatım…
Yazdıklarımda çatışma göremiyorum, bunu nasıl yapacağımı bildiğimden de emin değilim. Biliyorum, biliyormuşum aslında ama işitmek tekrar etmek biliyorum, dedirtiyor.
Bugün düşündüm neden hâlâ yazmaya çalışıyorum? Evde saatlerce bilgisayar başında okuyup yazmak pek akıllı işi değil. İnsanı eve kapatıyor, akşamların çevrimiçi buluşmalarla bağlanıyor. Öğrendiklerimi sanırım mezara götüreceğim. Çalışırken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Saat yine biri geçti. Uykum kaçtı. Günlerce kafamda öykülerim, son yazdığım öykü tilki gibi dolaşıyor. Öykü dışında okumalar yazdıklarımdan oldukça bağımsızlaştı. Üstelik farklı birkaç kitabı birden okuyamıyorum. Öykü kitapları çeşit çeşit. Aradığım başucu yazarlarım olacak kitaplar. Aslında çalışma tempom çok düştü. Aylaklığı tercih eder oldum. Kedilerimi seviyorum, onları memnun etmeye çabalıyorum. Bugün küçüklük, büyüklüğü sevdiğim için kıskandı ve benden kaçmaya başladı. Bunu alışkanlık yapmasından korkuyorum. İnsanlar da öyle değil mi? Bazı davranışları bir süre sonra alışkanlık haline geliyor.
Shakespeare okumalarım aksadı. Yazmak zorlaştı. Bu akşam adım ona Othello’yu okuyup düşüncelerimi yazacaktım. Ne yaptım bütün gün? Aylaklık, tembellik. Haberler de şaka gibi. Çok konu var ama haber gibi yazmadan nasıl anlatılır bilemiyorum. Başlık merak uyandırıcı ve pozitif, altında yazılanlar ise kötü… Saçma sapan bir habercilik geliştirmişler.
Benzin fiyatları düşmüş. Bir başka haberde de birkaç gün önce zam geldiği yazıyordu ve yeni fiyatlar uygulanmaya da başlamıştı. Hangisini anlatalım? Anlatmaya ömrümüz yetmez. Yazılan bu kitapları okumak da öyle.
Önümüzdeki ay Feridun Andaç’la birlikte, Yaşar Kemal’in eserlerini okuyacağız. Feridun Andaç’ın bir iki kitabı var. Tanıklığı da ayrıca çok değerli. Röportajlarını da okuyacağım ama ben kendimi, Shakespeare okumaları ve yazmakta sınıfta kalmış hissediyorum.
Bugün karar verdim, kitap almayacağım; alacaklarım da başucu kitabım olacağını düşünmüş olacağım. Şöyle koltuğa geçip okumam tarih oldu. Okuma hızım da oldukça düştü. Gittikçe de düşüyor. Bir türlü ilerlemiyor kitap. Ayrıca geçmiş çağlara ait kurgu dışı kitapları okumayı çok seviyorum; ilginç hikâyeler okuyorum. Öneririm mikro tarihi anlatan kitapları. Yaşımın ilerlemesi de umutsuzluk yaratıyor. Yazmak yerine okumalar yapsam. Yazıların üzerinde çalışmak, tekrar tekrar çalışmak yapmadığım bir çalışma yöntemiydi. Şimdi bir öyküm var ki on defa okumuş ve üzerinde oynamışım. Bu benim için boşa giden zaman. Arkadaşlar arasında konuşuyoruz, çalışmak için birbirimizi destekliyoruz. Bu yoğun çalışma temposuna uyum sağlamak için ön koşul ona ayıracak zamanın olması. Emekli olduktan sonra yazmaya başlamak bence… Atölye atölye dolaşmak… Sanırım yazar adaylarının sayısı az ki bazı atölyelerde birlikte oluyoruz. Bugünkü derse katılım da azdı. Bu işin ciddiye alınması gerektiği kanısındayım. Okurun okuyarak kendini geliştirmesi uzun bir süreç gerektiriyor. Atölyeler bu zamanı kısaltıyor. Ben örneğin okumayı bilmiyormuşum. Yani yıllar sonra bu gece açık ve net olarak bunu gördüm. Kitabın dili, konusu, zamanı ilgimi çekmeli.
Kendime dair düşüncem, kitapların kıyısında kaldığım. Artık bu bana yetmiyor. Öğrencim Muhammet’in söylediği gibi kendimi görmek daha doğrusu kendi yazarımı bulmak istiyorum. Bulabilecek miyim? Bulacağımdan emin değilim.
Bu atölyeler, konuşmamı da etkiliyor. Gevezelik yapmıyorum artık. Belki dinlemeyi de bilmiyorumdur. İnsanın kendisine yüklenmesi… Bildiğini bilmemesi. İfade edememesi. Dedi ki kitaplar gerçek dünyaya dair değil, orada yazılanlarla gerçek hayatı sorgulamak doğru değil. Ben öyle düşünmüyorum. Yazar bilinmeyen bir yönümüze ayna tutabilir; bilmediğimi sandığımız şeyleri anımsatabilir; gösterebilir; ifade edebilir. Yıkık bir köprünün neyi çağrıştığı ve köprünün su kemeriyle bağlantısını gösterebilir. İşte bu benim meselem. Bununla ilgili bir öykü yazdım. Bu öykü üzerinde, sıkı bir çalışma yapmam gerekiyor. Bugün ilk defa, yazdığım bir öyküyü altı kez okudum ve düzelttim. Zevk de aldım bunu yaparken. Karakterim olan kadın ağlasa sızlasa da ben bildiğimi okudum yazdım. Şimdi de acaba diyorum ağlatmasam mı? Sarhoş bir kadının ağlaması çok doğal bence. Şimdi fark ettim, anlatılmayacak şeyleri bile anlatır sarhoş kişi. Ağlamaktan çok anlattıklarından pişman olur. Zayıf yönleridir belki de anlattıkları. Belki de daha sonra, anlattıklarından dolayı çevresindeki insanlar tarafından yadırganır, yargılanır ve ilişkilerin değişmesine neden olur.
Hastanede genel anesteziden önce yapılan iğne, kişinin algı eşiğini düşürüyor ve uyanık gibi hareket edip konuşsa da bunu ayıldığında anımsamayacakları söyleniyor. Ben üç defa ameliyat oldum; neler konuştuğumu bilmiyorum; belki de küfretmişimdir. Aslında eminim ki küfretmemişimdir. Çünkü küfür bilmiyorum; biliyorum ama bildiğimi bilmiyorum, kullanmadığım için. Güzel öyküler çıkar bu konudan.
Bizim Çağ Edebiyatın bu ayki konusu Mavi Sakal masalı, arketipler, Jung; narsist kişilik; kadınlar ve kadınlardı. Çok değerliydi paylaşılanlar. Dört arkadaş dört ayrı konu üzerinde çalışıp hazırlanmışlardı. Beni etkileyen Eduardo Galeano’nun Kadınlar adlı kitabından okunan kısa öyküler oldu. Ama daha çok psikolojik şiddet, töre cinayetleri, taciz ve tecavüz; narsist kişilik bozukluğunun bir film üzerinden örneklendirilerek anlatılması oldu. Bizim Çağ Edebiyat’ta yazılarım yayımlanıyor. Orada yayımlananları elbette kendi sayfamda yayımlamıyorum.
Kıyıda, bu soğuk gecede oturmak, güneşin doğuşunu izlemek, kentin uyanışına tanıklık etmek… Tutunamamak. Aykut adlı öykü çözümlendi bu gece. Tutunamayan bir adam. Bir müzisyen. Sanatla ilgilenen kaç kişi var?
Bitti.





Bir yanıt bırakın