İMZA VE SÖYLEŞİLER      6 Ocak 2026 / Cuma

 

İMZA VE SÖYLEŞİLER      6 Ocak 2026 / Cuma

Dün dördüncü sınıf öğrencilerle buluştum. Uzun bir hikâyesi var bu öğrencilerle olan birlikteliğimin. Onlarla buluşmam ikinci sınıfa giderlerken oldu. Her öğrenciye kendi kitaplarımı götürdüm. Çok şirin çocuklardı. Sınıfa girdiğimde çok heyecanlanmışlardı. Yazar denilince uslarında nasıl canlandırıyorlarsa artık ilgilerini çekmiştim. Şaka şaka. Şaka bir yana ilkokul öğrencileri, sınıfa giren her yabancı misafiri heyecanla karşılar. Dokunmak isterler, sarılmak isterler… Çocukların sarılmaması için herkes elinden geleni yapar oysa. Boş bir anını yakalar biri ve sarılır; diğerleri de araya girer ve ortalık karışır. Çocuklara bedenlerinin kendilerine ait olduğunu ve başkalarının dokunmasına izin vermemeleri öğretilir. Dinleyen kim! İlk buluşmamız üç ders saati sürdü. Okudukları kitabımla ilgili hikâye yazdırdım, resim yaptırdım. Yüksek sesle bir bölüm okudum. Anlattım, özetledim. Ama daha çok kısa yanıtları olan sorular sordum. Bu sorularım kitaplarıma göre değişiyordu. Genellikle de o an aklıma geliyordu. Konuşmaların gidişine göre oluyordu yani.

Üçüncü sınıfa gittiklerinde Çizgi Çocuk’u dağıttım ve onları ziyarete gittim. Beni unutmamışlardı. Çizgi Çocuk kitabım etkinlik için çok uygun bir kitap. Bununla etkinlik yapmayı seviyor ve zevk alıyorum. Yine üç derse girdim. Yine sarılmak istediler ve onlara sarılmamalarını nedenleriyle söyledim. Yaptıkları resimleri ve hikâyeleri incelediğimde çok başarılı öğrencilerle karşılaştım. Elbette kendi içlerinde değerlendiriyorum. Başka okullarla karşılaştırma yapmak çocuklara haksızlık yapmak gibi geliyor bana. Şöyle demeli. Her yerleşim yerinin seviyesi vardır. Değerlendirme kendi içlerinde yapılmalı. Yaşadıkları çevre, kültür, eğitim seviyeleri çocuklarda farklılıklar gösterecektir. Şehir merkezindeki bir okul ile kırsal bölgedeki okulları karşılaştırmak haksızlık. Bu farklılıkları kapatamıyoruz ve bireysel çabalarla ne yaparsak yapalım değiştiremeyeceğimizi yaşayarak öğrendim. Bu nasıl oldu diye düşünüyorum da kendi eğitim yıllarımı düşünüyorum. Sonuçta ben de merkez okulunda okumadım. Ama bugünün eğitim sisteminin çok üzerinde bir eğitim aldım. Eskiden çok şey öğretilirdi. Öğrendiklerimden hiç de pişman değilim. Ezberim yoktu ama ezberlemek için çok uğraştım şiirleri. İyi ki ezberlemişim halen o şiirleri okuyabiliyorum ama yeni bir şiir ezberleyemiyorum. Çarpım tablosunu halen ezbere bilmem. Sanırım onu ciddiye almamışım. Andımızı, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve İstiklal Marşı’nın on kıtasını ezberlemiştim. Unutmadım da. Bugün kaç çocuk ezbere bilir, sayıları sayılacak kadar azdır sanırım.

Dün güzel geçti. Biraz kırgınlık, umutsuzluk içinde olsam da. Tatil öncesi Sait Faik’in Son Kuşlar’ı kitabımı dağıtmıştım. Tatilde okuyacaklar, okullar açılınca da sınıflarına girecektim. En uygun Perşembe günü olduğunu düşündüm. Hafta ortası ve kitaplarını evde unutmamaları için birkaç gün hatırlatma yapılabilirdi.

Evden çıktığımda yağmur yağıyordu. Annem de benimle birlikte geldi. Otobüs durağına yürüdük. Taksi geçseydi durduracaktım ama geçmedi. Otobüse bindik, inmem gereken durağı annem söyledi. Burada yaşamadığım için bilmiyorum. Annem devam etti, çarşıya uğrayacaktı. Benim için uzun olan yolu yürüdüm. Bahçeye girdim. Kimse beni durdurmadı. Kimsin, nereye gidiyorsun falan diye. Binaya girdim. Bir görevliye öğretmenin adını verip sınıfının nerede olduğunu sordum. Dördüncü katta dedi. Telefonla arayacaktım öğretmeni ama benimle merdivenleri çıkması epey zaman alacaktı; dört katı çıkmak ne demek. Çıkmaya başladım. Birinci kat yazdı. Devam. İkinci kat. Başımı kaldırıp baktım yukarıya. Son katı çıkacaktım, dört kat nasıl oluyordu? Gerçekten de üçüncü kat son kattı. Bana söylendiği şubeyi ararken, karşımda buldum. Koridorun başındaydı, ileriki sınıfların kapıları açıktı. Sessizce, kimseyi rahatsız etmeden yürüdüm, kapıyı çaldım ve açtım.

“Aaaa yazar geldi…” diye bağırıştı çocuklar. Öğretmenimiz masasının başındaydı ve çocuklar defterlerini gösteriyordu. Alışkınım çocuklarla konuşmaya, pek çekinmiyorum. Yerlerine oturmalarını istedim, hatta kapının önünde yerlerine geçmelerini bekledim. Yerlerine geçtikten sonra tahtanın önünde öğretmenimle selamlaştık. Öğretmenliği devraldım. Çok mutlu görünüyorlardı. Susmuyorlardı. Ders kaynamıştı ve onlardan daha mutlu çocuk olamazdı. Beni görme sevinçleri gerçek değil. Zil çalsa beni bırakır giderler sınıftan dışarı. Zil çalınca girerler ve onları susturmazsak hiç susup da dinlemezler. Eğitimin işi bu düzensizliği disiplin adı altında düzene sisteme sokmak. Neyse işte, çocuklar mutluydu. Onların mutluluğunu bilemeyecekleri sorular sorarak bozmak istemedim. Ama ben durur muyum, yaptım yine yapacağımı.

Adımı söylediler. Kitaplar masalarının üzerindeydi, kitaplarını kaldırdılar. Okuduklarını söylediler. Yalan söyledim onlara; dedim ki “Bu gerçek yaşanmış bir hikâye. İstanbul’u yeğenimle gezdik. O zaman sizin yaşınızdaydı, şimdi liseye gidiyor. Onun adını Gugu koydum. Oradaki Şuşu da benim.” Bir öğrenci Şuşu çiziminin bana benzediğini söyledi. “Sait Faik eşliğinde Adalar’ı gezdik, Haydut adında bir köpek vardı, keten helvacı da, çiçekçi de gerçek.” “Çiçekçinin adı neydi?” diye sordu biri. “Bilmem, sormadım o da söylemedi.” “Kitapta adı yok zaten,” dedi biri. Sait Faik’in Son Kuşlar öyküsünün sonunu anlattım. Sonra da onlara meşhur sorumu sordum. “Torbalı’da gördüğünüz üç kuş türünü söyleyiniz.” Bilemediler. İkiyi geçmedi sayı. Güvercin dedi biri. Biri karga dedi. Ben yönerge diyeyim başkaları komut desin üç kuş ismi istedim dedim. Düşünün öyle söyleyin. Leylek, dedi biri. Nerede gördün, diye sordum. Uçarken görmüş. Biri de demesin mi “Martı!” “Kimler Torbalı’da  martı gördü? Görenler elini kaldırsın.” Sınıfın yarısına yakını elini kaldırdı. Nerede gördüklerini sordum. Tam bir yer söyleyemediler. Şimdi anlıyorum da martıyı da kitabımda okudukları için söylemiş olmalılar. Yani kopya çekmek istediler ama doğru yanıt değildi. Bir kız öğrenci martıyı İzmir’de deniz kenarında uçarken gördüğünü söyledi. Ona sordum “Burada gördün mü?” “Görmedim,” dedi. İşte meşhur sorumla kuş görmediklerini ya da görmek için bakmadıklarını ben öğrenmiş oldum. “Martılar deniz kenarında yaşarlar,” dedim. Okula gelirken kuş gördünüz mü, diye sordu biri. “Evet. Okul bahçesinde yerde serçeler vardı.” Okul bahçesi, öğrenciler sınıfa girince kuşlarla dolar. Bu benim dikkatimi hep çekmiştir. Sonunda anladım ki çocuklar yiyeceklerini yere döktükleri için aç kuşlar gelip o kırıntılarla besleniyor. Sınıf penceresinden öğrencilerime hep seyrettirirdim. Pencere önünde toplanır dışarıda gördüklerimizi anlatırdık. Gökyüzünü, bulutları, güneşi, evleri, insanları, ağaçları, bitkileri, kuşları… Görmediğimiz yerlerde neler olduğunu konuşurduk. Hatta mahallemizin dışına çıkar, deniz kenarına kadar hayallerimizden bakardık.

Bir kız öğrenci bir kuşun omzuna pislettiğini söyledi. Hiç durur muyum, eğlenceyi kaçırır mıyım? “Milli piyango alsaydınız,” dedim. “O ne?” diye sordu. Diğerleri de piyangoya ilgi göstermedi ama anılarından çıkıp geldi kuşun pislettiği anlar.

Kitapta beğendikleri bölümleri sordum. Nereyi merak ediyorlar? Nerede olmak isterler? Kitabın arkasındaki soruları yanıtlamışlar. Araştırmaları yapmışlar ve yazmışlar. Öğretmenden sonra ben önem kazanıyorum. Bunda sürekli gitmemin, beni tanıyor olmalarının etkisi var. Aynı yerde oturuyor olmamız da önemli. Yaşadıkları yerde oturan bir yazarla tanışmak, çocuğu hayallerine daha da yaklaştırır.

Yazmaya sıra geldi. Kitabın sonunda Ada konulu bir hikâye yazmalarını istedim. Birkaç öğrenci “Kitaba bakabilir miyiz?” diye sordu. Çok güzel yazılar çıktı elbette. Hatta dalgınlığıma gelmiş olmalı, “Heybeliada’ya mı gittin?” diye sordum. Gitmemiş. Elbette benim kitabımdan alınmış bir alıntıydı. Fena yazmamışım hani, fena alıntılamamış çocuk. 😊 Resim de yapmalarını istedim.

Artık sona gelmiştik. En büyük oyunumu onlar için hazırlamıştım. Yazar olmak isteyen çocukları tahtaya kaldırdım. Neyse ki çok değillerdi. İlk ders yazar olmak için neler yapmamız gerektiğini konuşmuştuk. Kitap okumak, günlük tutmak, öykü yazmak. Ben çocukken yazar olmak istemiş miydim? “Hayır,” dedim “Ben ressam olmak istiyordum. Ama çok kitap okuyor, yazıyordum.”

Tahtaya kaldırdığım öğrencilere aynı soruları sordum. En son okuduğunuz kitabın adını ve yazarını söyler misiniz? Yanıt benim kitabım oluyordu ama ben ondan önce diye soruyordum. Geçen yıllarda dağıttığım kitabın ismini verenler oldu. Birisi Allah Beni Seviyor, kitabını okumuş. Birçokları kitabın adını hatırlayamadı. Yalnızca beş çocuk sorulara yeterli yanıtlar verebildi. Onları masanın önündeki iki sandalyeye sırayla oturttum ve yazdıkları ve resim yaptıkları A4 kâğıtlarını bana imzalamalarını istedim. Başka sorular sordum. “Nasıl yazar oldunuz? Yazar olmak için neler yaptınız? İlk kitabınızı ne zaman yazdınız?” Kâğıtlar imzalandı ve onları saklamaları için kitabın arasına koymalarını söyledim. İki kız öğrenciye de, liseye başlayınca öğretmeninizin yanına gelin ve size göndereceğim Sait Faik öykü kitaplarınızı alın, dedim. Unuturlar mı bilmem. Ama bir kız öğrenci unutmayacak eminim, çünkü Son Kuşlar öyküsünün son paragrafını bulmuş ve kâğıda yazmış. Onu saklamasını söyledim.

Artık ayrılma zamanı gelmişti. Şaka maka yorulmuştum. Umudum var yok arası. Herkes gibi yataktan çıkmak istemiyorum. Dışarı çıkmak istemiyorum. Haberleri izlemekten hasta oluyorum. Umudum mu kanadım mı kırık?

Uğurlanıyordum. Etrafımda birkaç çocuk var. Benimle konuşuyorlar. Bir şeylerle uğraşın, demiştim. Nereden çıktıysa bu konu, umudum çocuk dedi ki “Amcam, biriktirdiğim  boncuklardan babama tespih yaptı.”

Öğretmenim fotoğraf çekti. Ben unutmuştum. Zaten çektirmek de istemiyorum. İlk sınıfa girdiğimde en arkada oturan kızın söylediği gibi “Çok yaşlanmışsınız.” Çocuklar neşeli gençlerle birlikte olmalı bence. Yaş ilerleyince neşeli olmak dikkat çekiyor ama aması var işte. Sonuç olumsuz olabiliyor. Ne ciddi olmalıyım ne de çok neşeli. Ortası olmalı. Özellikle ses tonu önemli benim için. Dinlemeyi kolaylaştırıyor. Bir eksiğim de emir cümleleri kurmam. Yapın, yazın, araştırın… Oturun, sessiz olun, dinleyin, okuyun… Bu cümleleri çok ağır algılayanlar var eminim. Ama travma yaratacak kadar da olmamalı. Öyle değil mi? Güzel bir anımı anımsadım. İstanbul’da Kadıköy’de otobüs kartımı dolduracaktım. Bak dolduracaktım diyorum yanlış bu cümle. Neyse. Küçük pencereden kartımı görevliye uzattım ve “Kartımı doldurabilir miyiz?” dedim. “Gel dolduralım,” dedi. Akıllanmadım halen böyle konuşuyorum. Değişmek zor mu? Değişmek ayrı bir yazı konusu olacak.

Dışarı çıktık, öğretmenim beni uğurladı. Yağmur yağıyordu. Yerler su ve çamur. Neyse ki araç pek geçmiyordu yoksa su sıçratarak ıslatırlardı.

Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Sigarayı bırakalı yirmi bir gün oldu ve yeniden başladım. Yirmi bir gün işim gücüm sigarayı bırakmaktı. Sonrasını bilmiyorum. Bugün de bitti.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*