ELİMDE KALANLAR                  23 Ağustos 2025 / Cumartesi

ELİMDE KALANLAR                  23 Ağustos 2025 / Cumartesi

Gecenin sessizliğinde sesini alçaltarak konuşursun çünkü ses mahallenin içinde yankılanır. Öyle işte. Sessiz ve gece. Bu sessizlikte mırıldanarak konuşuyorum ve sesim buna rağmen yüksek çıkıyor gibi geliyor bana.

Güzel bir gündü. Bostancı sahilinde kesemize uygun Beltur’da on altı milyon için çalışanların hizmet verdiği bir kafedeydik. Güneş vardı ama terletmiyordu. Yazın son günleri olduğunu artık hissediyoruz. Gezmek için en güzel günler. Deniz kenarında kısa bir yürüyüş. Rüzgâr esiyor, eteklerim havalanıyor. Deniz titriyor. Duvarın gerisindeki kayaların üzerinde denize daha yakın olmak için oturan gençler var. Duvarı atlayabilecek yaşta değilim. Demek ki imrendim.

Her zamanki gibi konular. Kitaplar, sinemalar, diziler, sokaklar, üçüncü sayfa haberleriyle birinci sayfa haberleri. Nereye gidiyoruz? Bilmeyenler var elbette. Kendileri bu değişime  neden olan insanlar var. Kafede bir kadın bağırıyor. Kırmızı elbiseli, kırmızı dolgu topuklu, kırmızı siperlikli eşarplı ve kırmızı küpeli ileri yaşlarda bir kadın bağırıyor. Sesini herkes duyuyor, başlar onlara çevrilmiş ama kimse bir şey söylemiyor. Kadına çirkin şey diyor. Genç kadın çok güzel, mimikleri yok denecek kadar ama kırmızı olmuş suratı. Memleketimin insanları… Masadaki bardağı yere fırlatıyor ve yanındaki masada oturan orta yaşlarda adam kızıyor. Sırtını dönüp oturuyor kadın. Gitmiyor, memnun değilseniz gidin sözlerine oturarak yanıt veriyor. Nasıl da uzun yazdım, ne gerek vardı buna.

Günlük yazmıyorum uzun zamandır dedim. Bugünü yazarsın dedi arkadaşlarım, bizi yazarsın, isimlerimizi değiştirip… Gerçekleri yazamam ki, dedim. Hiç gerçekleri anlatamam, seçtiğim anlar ve kelimeler bambaşka anlamlara yol açar. İyi gerçek olmasın varsın, dediler. Üzüldüm. Onca yazma çalışmalarının sonunda gele gele bu sonuca gelme…

Gençlerin geleneklerimizi bilmediklerini ve bunları yaşatmadıklarını konuştuk. Kendi aramızda, ilişkilerimizde mesafe gittikçe açılıyor. Bir yerlerde yaşanan olumsuz ve ölümcül olan ilişkiler bizim birlikteliklerimizi de bozuyor. Hoşgörülü değiliz. Saygı ve sevgi yok. Anlayış yok. Dayanışma hiç yok. Mahallelerimizde eskisi gibi güzel paylaşımlar yok. Siyaset, ekonomik gelirimizin farklı oluşu aramıza girdi. Her şey bozuldu. Bir yerlerde şiddet var, adalet yok, ölümler ya arttı ya da özellikle ön plana çıkarılıyor, korku kültürüne baş eğdik. Eylemler yok. Bir araya getirecek inançlar yok. Umut da kalmadı artık.

Zamanımızı en iyi nasıl değerlendiriyoruz? Spor, atölyeler, arkadaş buluşmaları, televizyon ve internet. Benim artık amatör uğraşım olan okuma yazma çalışmalarım ileri seviyeye taşıdım. Üzgünüm bu uğraşımın iş olmasını istemezdim. Feridun Andaç’ın seminerlerine başladığım günden beri salonda kitaplardan oturacak alan kalmadı, karmakarışık. Dağınıklık deniyor. Eskiden üç kitabı aynı anda okurken şimdi yığılı kitaplar bakılmayı bekliyor. Öykü yazmaya çalışıyorum. Yazdıklarımı günlerce tekrar tekrar okuyor, son dediğimde de kısalıyor ve mekanik cümleler kalıyor geriye. Memnun değilim bu değişimden.

Deniz kenarında balıkçıda balık yiyoruz. Martılar geliyor, kediler geliyor. Titreyen denizdeki balıkların kefal olduğunu öğreniyoruz. Masalarda artan ekmekler denize atılıyor anında yok ediyor kefaller. Ama martılar onlara dokunmuyor, kediler kıyıdan izliyor içlerini çekerek. Uzun zamandır beyaz kanatlı topal martıyı yazmadım. Özlediğimi fark ettim. Kediler, çiçekler, çocuklar… Köpekler toplatıldı yoklar. Hepsi bozuldu sanırım. İnsanların tahammülü yok. Ne çevreye ne de insanlara.

Bostancı’ya taksiyle gittim. Şoföre iskelede gitmek istediğimi söyledim. Trafiğin yoğun olduğunu söyledi, köprüde indirmeyi önerdi. Kabul etmedim. Beni yarı yolda indirirse beni eve götür demeyi düşünüyordum. Dönmek istiyorum. Neyse ki indirmedi. Ama sahil kalabalık olmakla birlikte boğucu kalabalık yoktu hafta sonu olmasına rağmen. Temiz hava…

Temiz hava beni çarptı. Eve döndüğümde uzanmamla birlikte uyuyakaldım. Salondaki kitapları kaldırmalı. Bugünkü Feridun Andaç’ın cumartesi seminerlerine katılamadım. Bu yıl birçok atölyeyi bırakmak zorundayım. Yetişemiyorum artık. Okuduğum kitaplar üzerine bir sayfa yazabilecek kadar iyiyim. Aslında önceden de yazıyormuşum. Don Quijote okumaları devam ediyor. Merakla beklediğim bölümlere geldim. Dük ve düşesin Don Quijote ve Sancho’yla eğlendikleri bölümler, her zaman eğlenmişler, her dönem böyle olmuş. Bu roman benimle sohbet etmedi. Kendimden bir şey bulamadım. Ne Don Quijote vardı hayatımızda ne de altın çağın savunucuları ve adalet arayışı ve koruyucuları. Sancho’yu temsil eden sınıf da ne yazık ki yalnız kaldı. Böyle düşünüyorum. Ne de aşklar aşk artık.

İçimde kalanlar. Kayıp… Güzel günlerin tortuları. Berraklığına baksam ya. Güzel, berrak bir gündü. Kalabalık gruplar gençlerden oluşuyordu. Biz kalktığımızda onlar yeni başlamışlardı içmeye. Kadıköy’ü artık aramıyorum. Ne sahili sahil denize ulaşabiliyorsun, ne de kafeleri kafe; çok kalabalık ve iç içe. Bir akıntıya kapılmış gibi omuz omuza yürüyorsun, sessizce, yolu kapatmayacak şekilde.

Hep muhalif olmak, en büyük umutsuzluğumuzun nedeni. On altı milyonluk kentte kaybolmak.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*