ELİMDE KALANLAR 12 Eylül 2025 / Cuma
Bugünden elimde ne kaldı? Zihnimde kocaman bir soru var; bu dünyada gördüklerim ne? Bugün Beliz Güçbilmez’in atölyesinden sonra kendimi iyi hissettim. Yıllardır anlatmaya çalıştığım, anlatamadığımı düşündüğüm şeyler hakkında bir yerde ayrılsak da yalnız değilim. Onun atölyesini öneriyorum. İki kitabı var, henüz okumadım. Daha sonra kitaplar ve kitabın adı üzerine bir şeyler yazarım.
Yalnız mısınız? Eğer sizin düşüncelerinize katılmayan insanlar sizin yanınızda gibi görünse, bu sizi anladığını yalnız bırakılmadığınızı mı gösterir? Elbette değil. Bu da oyunun bir parçası olarak oynanan bir rol. Yine yalnızsınız. Bu arada geri çekildiğiniz ortamlardan, başkalarını da yalnız bıraktığınızın farkında değilsinizdir.
Her yazdığımı paylaşmamam gerektiğini bilsem de paylaşıyorum. Yazdıklarımın gerçek ama aynı zamanda da bir kurgu olduğunu deneyimledim. Şaka yapmıyorum. Ben yazının sonuna geldiğimde şaşırarak sayfalara bakıyorum ve artık o ben olmaktan çıkıyorum. Değişimin en büyük destekçisi sanatmış. Bunu da deneyimledim. Beliz Güçnilmez bir anıyı anlattığında kitabının adının neden öyle olduğunu öğrenmiş oldum. Anne Ben Düştüm mü? Oğluyla Buz Devri’ni izlerken film bitince oğlu bu cümleyi kurmuş. “Anne ben düştüm mü?” Bakmış ona “Yooo oturuyorsun.” demiş. Çocuk düştüğünde ağlamış o güne kadar. Bu filmin sonunda neden ağlamış, eğer düşmemişse? Burnunun direği sızlıyor…
Bazen hayal ettiklerime kavuştuğumda acaba ölüyor muyum, diye düşünürüm. Dileklerimden biri hayal kurmak üzerineydi. Tavana bakıp hayal kurmak. İnsan bazen ne dilediğini bilmeli. Şimdi bilgisayara bakıp yazarak hayal kurmayı dilemeliyim. Ya da okuyarak hayal kurmak. Sonuçta okuduklarım daha sonra kendi yaratımlarıma destek oluyor. Hayal kuruyorum; çağrışımlar yapıyor, gördüklerimi işittiklerimi anlamama yardımcı oluyor.
Misafirlerim gidince bilgisayarı açtım, zoom henüz bitmemişti, uzun zamandır bir araya gelmemiştik, özlemişim, mutlu oldum.
Bu Pazar günü Gülkız Turan’ın ücretsiz roman incelemesi var. Halil Cibram’ın Kırık Kanatlar romanını değerlendirecek. Gülkız Turan benim için bir ilkti, başlangıçtı. Çok güzel değerlendirmeleri var. Anlattıkları yalnızca okurluk için değil yazarlık için de çok aydınlatıcı, yol gösterici. Bir kitabı tekrar tekrar okumak…
Beliz Güçbilmez, Raymond Carver’ın Katedral kitabındaki öyküler üzerinden anlatıyor; okuma yazma çabalarımız için tekrar tekrar okumak gerektiğini o da söylüyor. Yazmak isteyen herkese bütün ustalar aynı şeyi söylüyor ve söylemekten de vazgeçmiyorlar. Yorulmuş olmalılar. Ben en azından tekrar okumalara başladığımı yazarak onlara selam göndereyim.
Dün gece üç saati aşkın bir sürede Katedral kitabından Tüyler, öyküsünü okudum. Evet defalarca okudum. Altını çizdim, sonra renklendirdim. Çok gerçekçiydi, kendi gerçekliği yani. Bu dünya ile olan benzerliğini karşılaştırmıyorum. Tam tersine benzemediğini ısrarla gösteriyordu. Bir küllük var ki, özel bir küllük, kuğu şeklinde, eğer kuğu şeklinde olmayıp sıradan bir küllük olsaydı bir paragraf yazamazdı; şimdi bir paragraf yazabiliyor küllük üzerine. Televizyonun üzerinde duranlar ve içlerinde ilginç olan alçı dişler. Çirkin bebek, çirkin sesli kuş… Hayata başka gözlerle bakan bir çift. Anlatıcı da evli ama çocuk istememişler henüz. Yani olaylar önemli elbette ama nasıl yazdığı nasıl anlattığı da önemli. Ben anlatıcı hödükmüş. Görgüsüz, kaba saba anlamında alalım yani anlayışı kıt. Onun çiftlere bakışı anlayışı bakımından. Okurken çok etkilendim. Sanki hep güzeli anlatmaları gerekiyormuş diye düşünüyordum. Neden bu adam anlatılıyor, diyordum. Beliz Güçbilmez bu sorumun yanıtını vermiş oldu. Bu duyguyu başka türlü nasıl tanıyacağız? Birilerinin yazması gerekiyor. Günlük hayattaki koşuşturmada gördüklerimiz, işittiklerimiz, reklam panoları vs. bunların üzerinde durmuyoruz, duygularımızı tanımıyoruz. İşin en kötüsü hep söylendiği gibi gördüğünü söylediğin şey sende var. Öfke, kin, nefret, korku, kaygı… Yıkıcı tüm duygular içimizde. Bunları yok sayarak, unutarak, an’ı yaşayarak, enerjiyle, sözcüklerle iyileştirme şansımız olmadığını deneyimlerimden biliyorum. Kısaca bunu önceki günlüklerimde yazmıştım. Moby Dick okumalarında neler çıktı içimde neler. Ne fırtınalar varmış da bilgim yokmuş. Her okumanın ardından biraz daha yumuşuyor duygular.
Sait Faik’ten Sivriada Gezisi öyküsü üzerinde de çok çalıştım. Defalarca okudum, rengarenk boyadım, çizdim, haritasını çıkardım. Müthişti ekrandaki renkler. Doğa; deniz, hava, kuşlar, ada. İnsanlar. İç içe doğa ile insan. Yeniden okumak istedim birden. Selam olsun ustaya.
Halil Cibram’ın Kırık Kanatları’nı okuyorum. Hep soruyordum “Aşk var mı aşk?” diye. Bu kısa roman da buna yanıt olsun. 1912 yılında yazılmış yani basılmış. Gülkız Turan bu Pazar bakalım neler anlatacak. Yine yazarım.
Yazarken tıkandığım oluyor. Kendime saklamak geçiyor içimden. Neler saklıyorum? Güzelliğin nerede bulunduğunu mu? Yazdıklarımda bunu anlatmıyor muyum sanki?
Beliz Güçbilmez dedi ki herkesin bilmesini istiyorum dedi, öğrenmesini istiyorum dedi. Tersine Mühendislik atölyesinde. Belki merak edip araştıranlar olur. Önümüzdeki günler çok yoğun geçecek. Yoruldum demekten de yoruldum ya.





Bir yanıt bırakın