ELİMDE KALANLAR 14 Eylül 2025/ Pazar
Beliz Güçbilmez, öğrendiklerimizi kendimize saklamamız gerektiğini söylüyor. Konuşmalıyız. Madem konuşmalıyız şunu da söylemeli, kurt beni yalnız bırakmadığı için onunla şehre inmek bile tehlikeli. Ait olduğumuz bir yer var ve bir görevimiz de var. Yalnız kalmanın ne olduğunu bilen biri ait olduğu yeri terk etmemeli.
Başka ne söylemişti. Atölyede 287 kişiydik ve teorik bir ders işleniyor. Bazen beş yüz kişi oluyormuş. Nedenini çok sormuş kendisine. İnsanlar ne öğrenmek istiyor, diye. O pozitif olarak yaklaştı. Öğrenmeye meraklı olduğumuzu, iyi okur olmak istediğimizi düşünüyor. Ben de çok sordum neden okunuyorum, diye. Sonuçta anladım, herkes anlamak, öğrenmek için okuyor ve hatta yazıyor.
*
Çocukluğumda gördüğüm ve yıkık köprü dediğim yıllar önce inşa edilmiş taş yapı. Güneş batarken kemerleri kızıllaşmış ve muhteşem bir manzara sunmuştu. O köprüyü bir daha aynı şekilde görmedim. Çok bekledim. Trenle oradan geçerken hep baktım, çoğu zaman görünmedi bile bırakın muhteşemliğini. O yıllarda kompozisyon yazdım ödev olarak. Gençliğimde göremeyince yıkıldığını düşündüm. Yaşlanınca o tepede kurulan şarap evine gittim ve o muhteşem dediğim yapının bir su kemeri olduğunu görünce çok şaşırdım. Ama taşlarının pırıl pırıl olması onun yeniden inşa edildiğini düşündürdü bana. Çok ama çok üzüldüm. Hâlâ da üzülürüm aklıma geldikçe. Sonra şunu söyledim kendime “Köprü yerine su kemeri olması daha kıymetli olabilir benim için. O tepeye hayat veren bir su kaynağı; yeşillik ağaçlar, çiçekler, böcekler beslenir, bereketli olur toprağı. Çocukluğum beni yanıltmış olabilir mi? Aslında bugün yıllar önce gördüğümün köprü olduğunu, yeniden inşasında basit olduğu için yeni temiz taşlardan su kemeri olarak inşa edildiğini düşünüyorum.” Üst üste inşa edilen yapılar. Yıkık köprü olarak her defasında yazdıklarım birbirine hiç benzemiyor. Okuyarak öğrendiğim yeni bilgilerle gördüklerimi anlatmam da değişiyor, ekleniyor, çoğalıyor. Her anlatının daha sonra yanılgım olduğuna inandım. Hiçbir şey sabit durmuyor.
*
Rüyalarımda kendimi nasıl göremiyorsam, düşlerimde de göremiyorum. Bir sesle var oluyorum. Yazarken de aynısı oluyor. Bu nedenle de kendimi düşünüp kurmaca yazamıyorum. Anılarda da zaten başkalarını anlattığım için pek zorluk yaşamıyorum. Ben bir izleyiciyim ve diyaloglarda varlığımı gösteriyorum. Bu nedenle yazmak isteyen birisinin kendi hayatını yazması oldukça zor. Proust’u okumak gerek ve düşünmek. Elimde kitapları ve zaman ayırabilmeyi bekliyorum. Feridun Andaç ve katılımcı arkadaşlarımla yeni döneme başlayacağız. Henüz Don Quijote sonlanmadı; bu romandan sonra başlayacağız Shakespeare’e. Merak ettiğim ne çok kitap var. Okunanlar da dahil. Kaçırdığım ne var, ne olabilir? Yazmak güzel ama okumak daha güzel midir nedir.
*
Sessizlik. Derin. Taraf tutmadan öykü yazılabilir mi? Şimdi bunu düşünüyorum. Öyle çok yazılacak şey var ki, yazabilmek için cesaret ister. Çünkü taraf tutmayı ve savunmayı sonuna kadar savunmayı gerektirir. Yoksa anlatmanın anlamı nedir? Her şey kendimizi ya da başkasını anlatmaya çalışmak değil de ne? Öyle çok sessiz kaldığımız yerler var ki. Hannah Arent’ı düşünüyorum. Kötülüğün Sıradanlığı derken vardığı sonuç neydi? O insanı savunmak mı? O insanın eğitimsizliği mi suç; suç eğitimle önlenebilir mi? İnsan doğası nasıl bir şey? Aşk adı altında görünen üçüncü sayfa haberlerindeki cinayetleri düşündüm. Eğitimsizlik mi? Aşk derken anlatmak istediğimiz aşk bu aşk değil. Olamaz da. Arkadaşın aşık olduğunu, gözlerinin kör olduğunu söylemiştim. Hâlâ görmüyor bazı şeyleri. Bu aşk olabilir mi? Ona yazmasını söylemiştim, karşısındaki insanı tanımadan. Bugün anladım ki onunkisi aşk değilmiş. İlişkinin aşk olması için iki kişinin de ruhsal sağlığının yerinde olması gerekir mi? Yazamıyorum. Hatta sansür uyguluyorum kendime. Konuştum ama konuştuğum gibi yazmak doğru olmaz. Gerektiğinde kızıyorum, öfkeleniyorum. Yazı bunları kaldırmaz. Yazdıklarından sorumludur insan. Sözleri unutulur ama yazı unutulmaz. Bugün yaşanmış bir olayı dinledikten sonra taraf tutamadığım için yazamayacağımı söyledim. Bunun üzerine yazıyorum. Ne yapmalı ya da yapmalıydı diye düşünüyorum da; bu en azından yazmak için gerekli. Herkes bilir insanlar birbirlerine sosyal iletişim ağlarından arkadaşlık teklifinde bulunuyor. İyi akşamlar ya da merhaba ya da selam diye başlıyor. Ardından da yanıt verirseniz sorular soruluyor. Yazmanın bir sakıncası yok aslında çünkü herkes yaşadığını bir şekilde anlatıyor da. Kadınlar erkekler… İletişim sorunları oldukça yaygın. Çok dolandırıyorum yazıyı. Çünkü dediğim gibi düşündüğümü açıklamak için cesaret gerek. Ya da yakın arkadaşlarımla konuştuğumda söylediklerimi yazmak cesaret ister. Arkadaş mesaj yazmamı istedi ama ben kabul etmedim. Taciz olayını yazmak kolay değil. Bir şeyler söylemek kolay değil. Yaşamayan anlayamaz. Yaşayan da o an’da kalır, unutmaz, birçok şey ona hatırlatır. İnsanlar insan olmak için kendilerini eğitirler. Hayvanlardan farkı, insan olmak için çaba harcamalarıdır. Bu arada insan kimdir? Bir ilişkinin aşk mı yoksa taciz mi olduğunu nasıl ayırt edebiliriz? Psikoloji, insanın davranışlarını nereye kadar insanı savunur? Belki bir gün öykü olur.
Bir psikolog beklerdi, danışanın geri dönmesini ve yeni şeyler anlatmasını. Yapacağı başka bir şey de yoktur bence. Sadece dinler ve danışanın da konuştuklarını dinlemesini anlamasını bekler.
*
Bugün de bitti. Ama bitmeyecek çok şey yaşanıyor ve yaşanacaktır da. Belki de yazmamalıydım. Belki silerim sonra.
Kargalar uyandı ve bağırıyorlar. Bu gece onlar için ‘bed sesleriyle bağırıyorlar’ diye yazasım var. Yazmayacağım. Ama bu benzetmeden dolayı da üzülüyorum. Hayata hep pembe gözlüklerle bakabilsek keşke. Benim var mıydı pembe camlı gözlüklerim? İlk kimden öğrendim bu metaforu? İlk ne zaman baktım o pembe camların ardından? Neden?
Dedim ya, belki silerim.





Bir yanıt bırakın