YAZDIKÇA  YAŞADIKÇA     13  Aralık 2025 / Cumartesi

 

YAZDIKÇA  YAŞADIKÇA     13  Aralık 2025 / Cumartesi

Celladımla karşılaşmamak için aynaya bakmıyorum. Sokağa çıkacağım zaman onun gözlerinden kaçırıyorum gözlerimi. Yanlışlıkla… Ürperiyorum. İmajinasyon pek de sağlıklı değil. Neyse ki oturduğum ev otuz beş yıllık da olsa girişte merdiven olmadığı için ve kısa yürüyüşlerde bahçenin uygun olduğu için yaşıma uygun buluyorum. Nasıl bir giriş bu böyle.

Dün öğlene doğru uyandığımda içimden şarkı sözlerini söylerken buldum. Her şeyin yolunda olduğunu söylüyordu. Daha sonra bunu yıllar önce dinlediğimi ve müziğin sesini sonuna kadar açıp dans ettiğimi anımsadım. Değişen bir şey yok muydu? Yakın geçmiş üzerine çalışma yapmak istemiyorum. İçe dönmek, araştırmak düşman başından bile uzak olsun. O girdaba bir kez girmeye görsün insan, içinden çıkması zor. Bir köstebek gibi toprağın altında ilerliyorsun ve gün yüzüne çıkmaya çabalıyorsun. Bunu doktoruma söyledim. Şimdi bir kuledeyim, zaman zaman kaçıyorum kaleden ve vadiye atıyorum kendimi. Belki de kaleye dönmemek üzere oradan ayrılmam gerekiyor. Bunun anlamını psikanalizde neye karşılık geldiğini bilmiyorum.

Kırmızı Kitap üzerine konuşmadık. Diğer kitabı da konuşmadık. “Okumamı önereceğiniz bir kitap var mı? Yani psikanaliz üzerine.” Bu konuda okumamı önermedi. Yirmi yıl boğuşmam yeterliydi.

“Salondaki hastaların hasta olduğu yüzlerinden duruşlarından belli oluyor,” dedim.

Nasıl sorusunu sormasına fırsat vermeden devam ettim.

Yüzleri düşünceli, kaygılı, gergin. Duruşları güven eksikliğini gösteriyor. İçe dönük ve düşünceli görünüyorlar; az sonra doktorlarına anlatacaklarını toparlamaya çalışıyor olmalılar. Mimikleri öyle hızlı değişim gösteriyor ki… Gözlerinin önünde akıp gidiyor geçmiş ve şimdi. Gelecek yok çünkü gelecek korkusu hasta ediyor zihni. “Ben de öyleyim. Belki de hâlâ öyleyim. Nasıl görünüyorum?” İyi, dedi sadece.

Siyah pantolon üzerine siyah bir kazak geçirmiştim. Botlarım da sarı sarı parlıyordu. Botlarıma baktı “Sarı ayakkabılar,” dedi. Baktım, gülümsedim. “Çok ucuz diye aldım.” Gerçekten de ellerinde kalan ve çürüyüp atmak yerine dörtte bir fiyatına satılan bir bottu. “Aldığımda manide değildim.” Manide değilim yani. Tersine yine diplerdeyim. İlaç dozunu son dört aydır artırdım. Şimdi sürekli yatıyorum. Eski düşük doza geçmemi istedi. Depresyon ilacına devam. Akşam düşük dozda aldım ve sabaha kadar yazdım.

Doktorumla konuşmalarımızı yazmayacağım elbette.

Hastalar hakkında önceleri hasta oldukları belli oluyor, derdim. Şimdi bunu sözcüklere dökebiliyorum. Çünkü kendimde gördüm ve adını koydum. Sonra da onlarda gördüğümü düşündüm. Kendime yaptığım yolculuğun karşılığı: Anlamlandırabilmek ve ifade edebilmek.

*

Kırmızı Kitap mı tetikledi beni? Belki. Ama o bilinmeye yapılan yolculuklardan yoruldum. Yalnızca rutini yaşamak istiyorum. Yat, kalk, yemek ye, telefon aç, markete git… Kitap oku ama roman olsun. Çevrimiçi buluşmaları kaçırma. Yorgunum.

Jung’a göre rüyada görülen bir boşluk olarak siyahın yorumu şöyledir. Kişinin kendisine yabancılaşması, ölüme yakın olma hali ve oryantasyon kaybı. Yıllardır gözlerim açık gördüğüm kabusun yorumu bu olmalı; karanlık ve boşluk.

Karanlık ve boşluk. Distopik hikâyeler yazdırıyor. Karanlık ve boşluk ‘Bitmeyecek Öykü’ kitabında da geçmekte. Bir metafor bu. Edebiyattan başka örnekler de verilebilir.

*

Psikanaliz üzerine birkaç kitaptan bölümler okudum. N. Bilgin Saydam’ın kitaplarına dönmeye karar verdim. Çünkü mitolojiyle iç içe geçen günümüz hikayeleri yazmaya karar verdim. Daha önce yazdığım gibi fantastik de denilecek ikili yaşamlar. İkili yaşam biraz ürpertiyor insanı, çünkü gerçeklikten kaçış gibi düşünülüyor. Ama benim anlatmak istediğim kaçış değil aksine bireysel hikayeyi yani mitini yazmak. Bilinçdışı her zaman hayatımızı etkiliyor. Nasıl ki kültürümüzde mitolojik inançlar var ve biz bunları artık benimsemiyoruz, bizi anlatan yeni mitler inançlar koymamız gerektiğini düşünüyorum. N. Bilgin Saydam’da da aradığım kaynağı bulabileceğimi düşünüyorum.

Sanırım benim kuşağım ergenlik yıllarımızı iyi değerlendiremedik. Biraz dik durmalı, karşı gelmeli ve ikna edici olmalıydık. Belki de nazlı da olabilmeliydik. Ne yaptık peki? Erkenden hayata atıldık. Çalışma hayatımız ve evliliğimiz çok erken yaşlarımızda başladık; anne ve baba olduk erkenden. Çocuklarımızla birlikte büyüdük. İnanıyorum ki çocuklarımın ergenlik çıkışlarını desteklemedim. Ya da tam tersi oldu. Zamanın koşullarına göre değil, kendi zamanımızda olmayan ve kendimiz için istediğimiz şeyleri ısrarla, onları dinlemeden dikte ettik. Yirmi, yirmi beş yıl önce yaşanması gerekenler gecikmeli olarak karşımıza çıkıyor gibi. Avrupa’da çocukların on sekiz yaşında evden ayrılmalarına şaşırıyordum. Çekirdek ailenin ve hatta kalabalık ailenin desteğinin alınmasının gelişimleri için gerekli olduğuna inanıyordum. Şimdi inanmıyorum. Desteklenmeleri sahte, geçici hikâyeler anlatıyor gibi. Kendi hikâyelerini bulmalarına fırsat tanımıyor. Çok erken yaşlarda kendilerine dönüyorlar ve ne yazık ki deneyimleri olmadığı için de tökezliyorlar. Ebeveyn olarak destek olamıyorum. Yapabildiğim tek şey hatalarımı kabul etmem ve özür dilemem. Aşmaları gereken ilk engel ben olmalıyım ki öğrenebilsin, deneyimlesin. O küçücük çocuklara bile, büyüme gereksinimlerine böyle karşılık veriyordum; sessizlik. Sonra neler yaşıyorlar hiç bilgim olmadı. Sanırım ben de hatalar yapmışımdır. Her insan kusurludur sonuçta. Melek olabilmek için ölmek gerek. O zaman her şey huzur buluyor gibi. Düşünsenize benimle ilgili sorunlarının sonuna gelmiş oluyorlar yani devam etmiyor benimle olan çatışmaları. Unuttukça affediliyorsun ve melek oluyorsun.

Yıllar önce genç bir erkek tanıdım. Benden küçüktü. Çocukluğunda çok dayak yediğini ama adam olduğunu söyleyip, onlara teşekkür ediyordu. Acaba yaşı büyüdükçe aksini düşünecek miydi? Günümüzün toplumsal sorunlarını, kendi kişisel sorunlarımızla çözmeye mi çalışıyoruz?  Okumamış olmak, nasıl bir düşünceye neden olur? Yani yıllar sonra demek istiyorum. Bunun yanıtını kendim üzerinden doğru olarak verebileceğimi sanmıyorum. Şimdi şöyle düşünüyorum: Bir zamanlar çalıştım, okudum ve emekli oldum. Artık hiçbir etiketim yok. Bu doğru ama başkalarının karşısına çıktığımda ‘Ben bir şey yapmıyorum. Emekliyim,” demiyorum. Desem de soru soruluyor. “Ne iş yapıyordunuz?” Her ne yaptıysam yaptım ve oldu bitti. Evet evet ben doğru yanıtı veremeyeceğim. Bildiğim tek şey yaptıklarımdan dolayı kendimle barışığım. Keşke daha önce emekli olabilseydim de yazmak ve okumak üzerine zaman ayırabilseydim. Şimdi sadece okur yazarım.

Liseden sonra okumasaydım nasıl düşünecektim? Bunu kuracağım aileme göre konuşabilecektim.

Liseden sonra keşke okusaydım, diyecek. Ben okudum ve şimdi emekliyim yani oldu bitti, seninle aynı durumdayım, diyecektim. Eee sonra. Ondan okumamanın nasıl etkilediğini öğreneceğim. O da benden hayatın boş olduğunu öğrenecek. Günümüzden örnekler vereceğim. Aynı düşünceyi paylaşan birileri vardır mutlaka. Bu konu üzerine yazılmış bir öykü okumayı isterdim. Belki de bir gün o insanı ben yazarım. Geçmiş yıpranmış bir örtüdür, şimdide kullanılmayacak kadar yıpranmış örtü. Şimdiye yeni bir ses, yeni bir heyecan getirmeli. Ne olabilir? Gezmek, spor yapmak, yazmak, okumak, müzik, resim, dernekler… Bir zamanlar hobilerimiz olan şeyler. Ama illaki yazmak diyorum. Çünkü…

Çünkü anlattığımız hikâyeler sözlü olarak anlattıkça yeni öğrenilen şeylerle değişiyor; anlam da değişiyor. Yazılı olursa değişmez kalacak. Kabul ettiğimiz bir anlam olacak yani hikâyemiz. Bu hikâye son halini aldıktan sonra yeni hikâyelere doğru ilerleyeceğiz, eminim. Yolculuk, yolda olmak iyidir; molaların uzun sürmesi rahatsız edicidir. Herkes yazmalı. Yazdıklarımızın hepsi paylaşıma uygun olmayacaktır elbette, çünkü çoğu zaman yarım kalacaktır. Bir paragraftan ya da bir cümleden oluşacaktır. Olsun varsın. Bunlar kendi içimize yaptığımız yolculuklardan kalan sayfalara düşen ayak izlerimiz. Kendi etrafımızda dönüp duracağız sonra çember genişleyecek ve başka dünyaları da içine alacaktır. Denemeye değer. Ben bir dönem günlükler okuyordum. Bunu anı kitapları izledi. Öyküler. Otobiyografik öyküler, romanlar… Dönem dönem değişiyor işte.

Bitti.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*