YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 31 Mayıs 2026 / Pazar
SDA/JSR/Cilt/Volume 20 sayı/ Number 1 (sayfa 201-236)P.Şenol,N.Serpil Altuntek
Bu makaleyi okuduğumda birçok şeyi anımsadım mı desem, bilemedim. Okuduklarımdan çağrışımlarım vs.: Bireylerin mücadelelerinde görülen farklılıklar, bireylerin farklılıklarından ileri gelmekte. Yaşadığı coğrafya ve yaptığı iş de belirleyici. Yapılar ve geçim kaynakları. Konar/göçerler, yaylak ve kışlak alanlarında yaşayan çoban toplulukları. Yerleşik hayata çok geç girmişler, daha doğrusu girmek zorunda kalmışlar.
Hüyükteki Nar Ağacı’nda hüyükteki nar ağacını kutsal kabul edip dua okuyorlar ve mavi kelebek görüyorlar; onlara tek umut veren bu. İnanç da diyebiliriz. O yıllarda yatır ve türbeler vardı büyük olasılıkla ama İnce Memed’de ve Hüyükteki Nar Ağacı’nda geçmiyor. Bu olmadığı anlamına gelmiyor elbette.
Yaşar Kemal’in Baladız Destanı’ndan haberi var elbette. Bu destanı Ruhi Su besteleri, dizeleri ile türküyü ölümsüzleştirmiş. Baladız Köyünde çiftlik ağası olan Abdullah Demiralay, köylüler tarafından taşlanarak öldürülüyor. Kimin öldürdüğünü öğrenmek için köylülere baskı yapıyorlar ve hapse atıyorlar. Herkes ben öldürdüm diyor. 30-40 kişiyi jandarmalar götürüyor. Böyle miydi, şaşırdım birden. Telefonla soracağım makale yazarına. Bana hikâyesini anlatır.
Makalede bir köylü şunu diyor; “ne aç kalınır, ne tok olunurdu.” Bu da köylülerin farkındalığını gösteriyor. Yıl 1946.
İğdecik köyünde de bir başka ağa vardır: Hafız Nuri Efendi. Torununa göre köyde “ağalığı bitirip, herkesi ağa yapmıştır” demiş. (s.226)
Açılan Köy Enstitüsü’nün etkisiyle okur yazar oranı yüzde doksan beşe çıkmış. Kızlar da okutulmuş.
Baladız’ın adı Gümüşgün.
Baladız Destanı’nı yazmak isteyen yazar kimdi? Fakir Baykurt mu, Yaşar Kemal mi?
*
Yazar arkadaşımın, Hatice Eroğlu Akdoğan’ın Fakir Baykurt’u anlattığı Romancının Serüveni kitabında sanırım Baladız Destanı’yla ilgili bir bölüm de vardı. Kütüphanemden bu imzalı kitabı bulamadım. Bu destanı dinleyen Yaşar Kemal, Fakir Baykurt’a yazmasını söylüyor. Fakir Baykurt da yazmaya başlıyor ama tamamlayamadan ölüyor. Yazarın kitaplarıyla ilgilenen kızı ile görüşmesi de oluyor Hatice Eroğlu’nun. Fakat yazarın arşivine ulaşması mümkün olmuyor. Hatta kitabı için bir fotoğraf istiyor, sanırım telif nedeniyle olmuyor. Fakir Baykurt, Burdur’un bir köyünden ve Gönen Köy Enstitüsünden mezun. Arkadaşımdan bir dergiye birkaç sayfalık yazı yazmasını öneriyorum. Ben de onun yazısından alıntı yaparım Yaşar Kemal günlüklerime. Youtube’dan bu öykünün belgeselini izliyorum.
Yaşar Kemal denizi 17 yaşında görmüş. Çukurova’ya çalışmak için indiklerinde para ayırmış ve Mersin’e denizi görmek için gitmiş.
İnce Memed’i yazdığında kahramanı ile aynı yaştaymış. Birlikte büyümüşler diye düşünüyorum. Yaşar Kemal’in Çukurova’sında yaşamaya devam ediyor. Çukurovalı köylüler, büyüklerinin İnce Memed’e yiyecek götürdüğünü söylüyorlar. Yaşadığına inanıyorlar yani.
*
Yılanı Öldürseler kısa romanı 1976’da yayımlanıyor. Hapishanede onunla aynı koğuşta olan bir gencin hikâyesi bu. On yaşındaki çocuğun annesini neden ve nasıl öldürdüğünü yazarın kaleminden okuyoruz. Çocuklar yaşadıkları toplumun etkileri altında kimlik kazanıyor, birey olmaya çalışıyorlar. Roman kahramanımız da toplumsal baskıların sonucunda annesini öldürüyor. Henüz birey olamamış bir çocuğu yönlendirmek çok kolay ama bunu kolay sağlayamıyorlar. Uzun bir süre geçiyor. Bence uzun yani. Çocuk dirense de bir noktadan sonra kendisinden beklenen davranışı gerçekleştiriyor.
Kan davalarında, aile ve toplumun baskısıyla büyüyen gençlerin neden cinayet işlediklerini romanlarla anlamaya çalışıyoruz. Aile içindeki şiddetin de nedenleri baskılar olabiliyor. Başkaları ne der, düşüncesi de ağırlıklı olabiliyor. Peki tanımadığı insanları hedef alanlar neden cinayet işliyor? Çocuklar akranlarını öldürüyor, neden? Tek sorun ebeveynler olamaz bence. Eğitim kurumları da olamaz. Neyse ki eğitim kurumlarında çocukları iyi gözlemleyen ve şiddet eğilimlerinin önüne geçmeye çalışan eğitimciler hâlâ var. Gelecekte bu insanlar da olmayacak. Çünkü eğitim sistemi hızla değişiyor. Sorun adaletin doğru işlememesi olabilir mi? Çalınmış bir çocukluk söz konusu. Çocuklarda korku duygusu gittikçe artıyor, bir salgın hastalık gibi yayılıyor. Sürekli savunma pozisyonunda olduklarını düşünüyorum. Bu da özne gelişimini engelliyor. Bireyin özne olabilmesi için bütün baskılardan kurtulması gerekmez mi? Toplum, din, eğitim, aile… Çocuklara sürekli ders verme eğiliminde olmak. Didaktik olmak. Fakat birçok şeyi de çocuklardan öğrenmek zorunda kalmak da var. Bu da çocukların gelişimini sanırım olumsuz etkiliyor. “Bizim zamanımızda klasikler ortaokulda okunurdu.” Bir hedef vardı: Birey olma ve toplum içinde olma; yararlı olmak. Toplum için çalışmak demek, biliminsanı olup insanlığa katkıda bulunmaktı. Bugünün çocukları ve gençleri teknolojik gelişmeleri takip etmekle ustalar. Ama onların da bu gelişime uyum sağlayamayacakları bir dönem gelecek. Değişim çok hızlı.
Medyayı tüm ortamlara girmesiyle en büyük şiddet sorumlusu olarak görmem sanırım yanlış değil. Bir çocuğun silahlı eyleminin en büyük sorumlusu olarak görülen geçmişteki toplumsal baskıların yerini şimdi medyanın aldığını düşünüyorum.
Yılanı Öldürseler romanı çok önemli bir roman. Özellikle ebeveynlere öneririm. Gerek geçmişi, gerekse de şimdiki zamanı anlamak için düşündürücü bir roman. Eğitim üzerine de ayrıca düşünülmeli. İlk önce aile içindeki travma yaratan ilişkilerde aramak gerek. Başkalarını eleştirmek, hedef göstermek bir kaçış bence.
“Artık doktor dövebiliyoruz, öyle bir rahatlık.”
Bu yaklaşımın bütün meslekler için geçerli olduğunun farkındayız. Dövebilir, öldürebilir… Uzadıkça uzar. Psikolojileri bize bozabilirler. Hem içerden hem de dışarıdan.
Roman beni nerelere götürdü. Özne olmayı düşününce böyle oldu.
Bitti.





Bir yanıt bırakın