YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 24 Mayıs 2026 / Pazar
Güneş bir gün doğmayacağını bilmez, düşünmez de. Bilse bilse insan bilir, düşünür. Yine de kula hakkını vermez; hak yemesini bilir. Tevfik Fikret’in şiirini anımsadım. “Yiyin efendiler yiyin…” Yağma Sofrası şiirinden. 1915 yılında ölen şairimiz demek ki neyi anlatıyormuş? Kimi ekmek, kimi pasta yer ve bu uzar gider, kimileri de kul hakkı yermiş.
Annem ve babam çocukluklarını pek anlatmadılar. İleri yaşlarımızda sorular sorduk ama ben istediğim yanıtları alamadığımı düşünüyorum. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde üç dört yaşlarındalarmış. Açlık ve yoksullukla geçen çocuklukları… Babam sokakta aşık oynarlarken ekmeklerine yağ sürüp sokakta oynayan çocukların artan ekmeklerini yememeleri için üzerine işeyen oğlanlar… Yazmaktan utansam da buna çok içerlemiştim. Biz salçalı ekmeklerimizle dışarı çıkmadık, belki de bu nedenle. Büyük babaannem çok sinirliydi ve çocukları sevmezdi. Uslu olmak zorundaydık. Büyük babam ise kekemeydi ve bizi çok severdi ama yine de önüne konan bir tepsi baklavanın yanına yaklaştırmazdı; odasında kapısını kapatıp yerdi. Elimizden tutar çarşıya çıkarırdı ve şemsiye şeklindeki çikolatalardan alırdı; bir sevinirdim ki. Ona hayran olurdum. Yaz tatillerinde oraya gitmekten hiç hoşlanmazdım. Büyük annemi severdim. Sokakta oynamamıza bir şey demezdi. Hatta kütüphaneye bile tek başımıza giderdik. Çocuk kitapları olmayan kütüphane; kütüphaneci ne yapar eder, bizim için dışarıdan çocuk kitapları bulup getirirdi. Kur’an kursuna da gönderdi. Bunun için uzun etek dikti bize. Pazardan da uzun bir triko kazak aldı. Başörtümüz de tülbentti. Büyük annem dua okurken dudakları kıpır kıpır olurdu. Ben de öğrendiğim duaları içimden okumazdım; illaki dudaklarım kıpırdamalı. Düşünüyorum da sofrada dilediğimizce yiyebilirdik. Gece yatmadan önce babam bir şeyler pişirirdi tavada ve bizi sofraya çağırırdı. “Yat geber yemeği” yiyin derdi. Çok lezzetli olurdu yaptıkları; baba yemeği özeldi. Karnımız tok, sırtımız pekti. Ne ilgisi var şimdi Yaşar Kemal romanlarıyla? Ne gördüm ki yoksullukla ilgili? Başka evlerin içini gördüğümü anımsamıyorum. Kitap desen vardı, istediğin kitap olsun. Pazardan kilolarca alınırdı sebze meyve. Et de… Ama kebapçının çöp şişi illaki olmalı, tadı özeldi istasyon kebapçısının, kebapçı Sait’in… Hep güzellikleri anımsıyorum. Kötü anılar uzak duruyor artık. Bunları şimdi nelerdi diye düşünüyorum ama birkaç kareden ibaret kalıyorlar. Hikâye olamayacak kadar parçalı; bir iki cümlelik, kısacık. Sanırım anne babamın geçmişi anımsamayışları da bundan olsa gerek; yaştan, yaşlılıktan.
Çekirdek aileydik. Zaman zaman ise büyük bir aile oluyorduk. Her yaz büyük büyük anneanne ve babaanneye giderdik. Çok yer gördük sanırım. Babaannemler toprak yoldan geçen büyükbaş hayvanların dışkılarını küreklerle alıp kovaya koymamızı beklerdi. Yapardık, eğlenceli gelirdi. İşin eğlenceli yanı evin bahçeye bakan duvarına fırlatıp yapıştırılmasıydı. Biz de denerdik ama başaramazdık. Bu tezekler kurur, sonra da ocaklarda yakılırdı. Kokularını anımsamıyorum, çok kokarlar mıydı? Ev iki katlıydı ve mezarlıkla yan yanaydı. Korkar mıydım? Evin duvarına dizilirdik, bir ölünün gömülmesinden sonra ve bize akide şekerler dağıtırlardı avuç avuç. Sanırım korkumuzu böyle aşmıştık. Ölüm demek, çocukların şeker yemesi demekti belki de. Murat Özyaşar’ın Sarı Kahkaha adlı öykü kitabını anımsadım. Anneannem öldüğünde kardeşimle birlikte gülüyorduk; taziyeye gelenler gitmişlerdi. Güzel anılarımızı anlatıp gülüyorduk. Büyüklerimiz şaşkınlık içinde izliyor ama bir şey söylemiyorlardı. Annelerini kaybetmişlerdi oysa. Ağladıklarını bize göstermediler. Babamı kaybettiğimde de yakınlarımızın sarı kahkahaları eşliğinde anılarını dinledik. Biz gülemedik, şaşkınca dinledik. Sessizdik.
Çocukluk böyle bir şey olmalı; dar bir çember içinde kalan anılardan… Çember büyüdükçe… “Okuyup adam olmak.” Şimdiki söyleyişle “Okuyup insan olmak.” Okursun meslek sahibi olursun. Okursun insan olursun. İllaki okumak ama neyi okumak? İnsan olmak için sanatı okuyabilmek gerekiyormuş. Çember böyle büyürmüş meğer. İçinde ya da dışında. “Ya içindesin çemberin ya da dışında.”
Kendime dair anılarımın olmaması, hatırlayamam çok üzücü. Benim dışımda kalan, açılmış şaşkın gözlerle izlediklerim anımsadıklarım; hayret, korku, merak ve sorular… Madem öyle ara verip okumaya devam etmeli.
İstasyondaydı evimiz, lojmanlardan biri. Demiryolunun karşısında evler vardı ve biri küçücüktü ve kerpiç yapıydı tek katlı. İki kadın yaşardı, ana kız ama ikisi de yaşlı. Annem anayı çağırır, perona oturtur, ayaklarını aşağıya sallar biçimde beklerdi de annem de bir tas çorba verirdi. Bir gün anneme çok kızdım. Neden yemek vermiyorsun? Çorbayla karın mı doyar? Ağzında diş yok çorbadan başka bir şey yiyemez. O bunu nereden biliyor? O hiç dişsiz kalmamış ki. Yaşı da genç daha. Nereden biliyor?
Neden yaşlı kadınlar kara tren gittikten sonra trenin boşalttığı kömürleri topluyor? Ben de toplayayım mı?
Bekleme salonundaki kadın neden kebap yemiyor da patates yumurta çıkarıyor çıkınından?
Bu çingeneler bohçalarıyla geliyorlar, hırsızlar mı?
Bakla falları gerçek çıkar mı?
Trenler nereye gidiyor? O yaşlı insanlar, yolcular? Ben de gideyim.
Yavru köpekle oyna diyor. Ben de parmaklarıma gazoz kapaklarını takıp hem çalıyor hem de oynuyorum. Köpekle başka nasıl oynanır?
İki parça bisküvi arasına bir lokum koysam, kaça alırım? Her gün alabilir miyim?
Ekmekten artan parayı al diyorsun da, ne alır bu para?
Tarlada çalışmak zor mu? “Haydi gidelim, sen gör, zor mu?”
Bütün çocuklara bayramlık alınır mı?
Kitaplar, kitaplar… Kasabanın kütüphanesine gittiğimizi söylüyor kardeşim. Hatırlamıyorum. Şehre gittiğimizi ve alışveriş yaptığımızı hatırlamıyorum. Ama hatırlıyorum trenle giderken gördüğüm iki tepeye dizilmiş evleri. Okulları nerede bu çocukların? O tepeye nasıl çıkıyorlar; yaşlılar çocuklar?
Anneanne yufkanı özledim.
Baba eve ne zaman geleceksin? Ne zaman işten çıkacaksın?
Anne, bu kadınlar sana ne anlatıyorlar?
Benim arkadaşım kardeşim. O hiç yaramazlık yapmaz. Bütün yaramazlıklarını ben yapıyorum. (Kaşağı) O hasta olmasın ne olur, ne olur.
Abla bana İstanbul’dan ne getirdin? Aaaa yağlı boyalar…
Kardeşim üçüncü oldum diye mi üzülüyor yoksa resmini ben yaptığım için mi üzülüyor. Birincilik ve üçüncülük ödülü aldım resim yarışmasından ama ben birinciyim, üçüncü olan kardeşim.





Bir yanıt bırakın