YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ    1 Haziran 2026  / Pazartesi

 

YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ    1 Haziran 2026  / Pazartesi

Yılanı Öldürseler kısacık bir roman; 102 sayfalık. Şöyle başlar roman:

“Babası öldürüldüğünde Hasan ya altısında, ya yedisindeydi.” S.7

Kaynak kitaplar, yan okumalar yapmasam kitabı özetlemekten ileri gidebilir miydim, emin değilim. Şimdi birçok şey düşünüyorum. Bir çocuğu katil eden nedir? Çocuk mu suçlu?

Çocuk sistemin aynası değil mi? Çocuk karakterimiz Hasan, çevreden öyle baskı görür ki artık çevresine olduğu kadar kendisine de yabancılaşır. Korkar. Korkusunu dibine kadar yaşar; uçurum kenarlarında günlerce dolaşır. Düşüp de ölmez de. Amcalarının verdiği silahla hayvanları öldürür, yuvalarını yıkar. Şiddetin yönünü değiştirir. Doğaya, hayvanlara yönelir şiddeti. Varlığını görmezden gelen çevresinin baskısıyla şiddeti arttı. Varlığını bastırıyordu.

Bazı romanlar vardır, tarih kitaplarına yöneltir beni. Bazıları da kavramları yeniden düşünmemi sağlar ve kuramsal kitaplara yöneltir. Bu romanda da üzerinde düşündüğüm çok şey oldu: Özne, eğitim, okul, kültür, gelenek, töre, anne, çocuk, aşk, sevgi, cinayet, katil, psikoloji, kader, ölüm, hayat, köy, kent, doğa…

Zengin doğası ve derin psikolojik yaklaşımlarıyla dikkat çeken bir roman.

Bir romanın okuru kadar yorumu vardır, deniyor. Bu zenginliğin sağlanması için ne yapılması gerekir? Bu zenginliği nasıl gün yüzüne çıkarabiliriz?

Bazen mutsuz, karamsar romanları okumakta zorlanıyorum. Nedense Yaşar Kemal’in okuduğum beş romanında da ara vermeden okumayı sürdürdüm. Yüreğim kaldırdı yani. Yazar sorunu gösteriyor; sorunun çözülmesi için gerekli eylemleri de gösteriyor sanırım. Karakterlerinin seslerini işittiriyor. İş okurda bitiyor. Okurun kafasında.

Şöyle düşündüm: Yazar sayfaların arasında kargacık burgacık siyah çizgilerle karakterlerinin seslerini gönderiyor. Çözücüler bunu okuyor ve yüksek sesle söylüyor. Birçok kişi yüksek sesle söylüyor. Birçok kişi… Sanat başka ne yapsın? En iyisini yapıyor. Bizi etrafında topluyor. Kimi kez toplantılarda, kimi kez sokaklarda seslendiriyoruz. Bir, iki…

*

Kuyucaklı Yusuf romanını okumaya başladım. Çok sık ara veriyorum, üzülüyorum romandaki yaşamlara. Sonra bunun kurgu olduğunu söylüyorum kendime, tekrar açıyorum kitabı.

Bu roman bana Yılanı Öldürseler romanını düşündürdü. İktidarın (toplum baskısından çok otoritenin baskısı) dileğini yaptırabileceği bireylerin çevrelerinde olmasını ister. Yusuf (Kuyucaklı Yusuf romanında) ve Hasan (Yılanı Öldürseler romanında) köy kökenlidir. Eğitim kurumundan uzak oluşları ve toplumda pek yer almamaları yani çevreleriyle iletişimlerinin sınırlı olması, otoritenin üzerlerinde etkin olmasına kolaylık sağlar. Her durumda da tehdide  ve şiddete başvururlar. Bu baskılara bir süre direnen çocukların durumu, psikolojilerinin bozulmasıyla sona erer. Otoritenin elinde bir maşa olurlar ve onların yerine şiddete başvurarak katil olurlar.

Bu romanları okurken elbette kendimi bulmuyorum, aramıyorum da. Bir başkasını anlamak diyebilirim ya da birlikte yaşadığım insanları tanımak. Empati duymak. Sonra da seslendirmek. Düşünmek. Düşünmenin de sınırı çizilmiş aslında. İtaatin dışına çıkan her türlü düşünce yasaklanmış her toplumda. Kendime dair şunu çıkarsayabilirim: Günlük hayatta yorgun bir duruş, davranış sergilerken, iç dünyamda kurban hikâyeleri yazmak. Bireyin en büyük mücadelesi önce kendisiyle olanıymış. Çocuk öyküleri mutlu sonla biter. Yetişkinler için aynı durum söz konusu değildir.

Yılanı Öldürseler romanındaki ana karakter Hasan ama annesi de ön planda. Ana oğul ilişkisi üzerinden gidilirse Odipus Kompleksi düşünülebilir. Altı yaş çocuğun anneye olan sevgisi rakip istemez. Rakibini yok etme isteği bilinçdışında yer alır. Babaannesinin, annesi için  çok güzel olduğunu, başka rakiplerinin olduğunu söylemesi bilinçdışından bilincine çıkmasına neden olur. Sonunda beklenen cinayet işlenir.  Annenin geleneklerin dışında çıkamaması, direnmesinin toplum baskısını yenememesi bir kader olarak okunursa sonuç kaçınılmazdır. Yüz yıllardır insanoğlunun daha doğrusu kadınların yaşadığı gerçekliktir. Baba hakkında söylenen olumlu özelliklerin yanında, annenin (eşinin) başka birisiyle evlenecekken, rızası olmadan kaçırmış olması ve zor kullanarak evlenmek zorunda kalacağı bir şekilde evlenmesi bizim baba hakkında köylülerin söylediklerini düşünmemiz istenir. Baba gerçekten iyi bir insan mıdır?  Bu durum toplumumuzda hâlâ acı gerçekler olarak yaşanmaktadır. Kadın cinayetlerinin artması, içinde şiddetti barındıran insanın bu duygularıyla baş edememesi sonucu olduğuna inanıyorum. Her hayvan insanın gölgesinde şiddet barınır inancındayım. Bununla baş eden bireyler için insan diyeceğim. İlerleyen yaşlarda kayıp yaşayanların kana kan istedikleri gerçeğiyle karşı karşıyız. Çünkü adaletin olmadığı bir toplumdayız. Bir toplumu birlikte yaşanabilir yapan adalet duygusu değil de nedir?

“Bu yüzden, Rorty’nin yanıtında eksik olan nokta, edebiyat incelemelerinin, edebiyat yapıtlarındaki karakterleri ve izlekleri sevmek ve onlara tepki göstermek dışında şeylerden oluşabileceği duygusudur Rorty edebiyatı kendileri hakkında bir şeyler öğrenmek üzere kullanan insanlar tasavvur edebiliyor -elbette edebiyatın önemli bir kullanımıdır bu- ancak öyle görünüyor ki, edebiyatı edebiyat hakkında bir şeyler öğrenmek üzere kullanan insanları tasavvur edemiyor.” Diye yazar Jonathan Culler s. 129. Yorum ve Aşırı Yorum Umberto Eco, Ayrıntı Yayınları.

*

“Collingwood şöyle yazmıştı: ‘Kendimiz adına hayali bir deneyim veya etkinlik yaratarak duygularımızı ifade ederiz ve bu da, sanat dediğimiz şeydir.’ Bu hayali dünyaya oyun oynarken gireriz.” S.61 Sanatta Hakikat

“Hikâyeler, hayal gücümüze başkalarının deneyimleriyle katkı yapar; sonrasında da bu deneyimleri kendi yaşamımıza uygulama imkânı bulabiliriz. Öyküler bize hayatımız boyunca karşımıza çıkabilecek insanlardan çok daha çeşitli karakterlerle tanıştırır ve bizi asla karşılaşmamayı umacağımız durumların içinde bırakır.” S.62 Sanatta Hakikat, Patrick Doorly/Ayrıntı Yayınları

Uzun zamandır günlük rutin hayatım üzerine yazamıyorum. Düşünmeye zaman bulamıyorum. İç monologların ve bilinç akışı ağırlıklı romanlar okumadığım için iç seslerim daha dirençli çıkıyor. Yorgun da değilim. İnsanı yoranın psikoloji ve umutsuzluk olduğuna karar verdim. Sürekli savunmada kalan toplumun bireyleri, bu baskılara bir süre sonra dayanamayarak yenik düştüğünü hissediyor. Yorgunluk olarak beliriyor. Yorgun insan ne ister? Belki bu cümleyi şuraya bağlayabilirim. Yaş almak beraberinde yorgunluk mu getiriyor? Gençliğin verdiği enerjiyle inançlı ve umutlu mu oluyor? İşte hakikati aramak için sorular sormanın önemi. Şunu da merak ediyorum: Edebiyattaki dünya mı daha hakikat yoksa dünyadaki hakikat mı daha hakikat? Sömürü, yoksulluk hakikatleri nelerdir? Hangi kurallarla yüz yıllarca sürdürülebilir oluyor? Dünyadaki yaşadığımız hikâyeleri, günlük hayatımıza nasıl girdiğini konuşuyor muyuz? Görüyor muyuz?

Romanları mı eleştirmeliyim yoksa yaşanan gerçekleri mi? Ne tuhaf her zaman çok yönden eleştirilecek, incelenecek romanlar okuyorum. Romanlar üzerinden yaşadıklarımızı, bu dünyayı eleştiriyorum. Romanı incelediğim ve yaşananları eleştirdiğim gerçeği. Ne kadar da zengin metinler.

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*