KİTAPLARIN KIYISINDA 6 Haziran 2026 / Cumartesi
Yetersizlik duyguyla üzüntü duydum. Her şeyi bırakmayı düşündüm. Kütüphaneyi dağıtmayı, okumaya son vermeyi ve yazmamayı. Tüm bunlara rağmen son bir çıkış yapmaktan kendimi alamadım. İnternetten kitapları inceledim ve çatışmalarımızla ilgili kitapları sepetime ekledim. Kütüphaneme girdim aradığım konuyla ilgili birkaç kitap bulabileceğimi düşündüm. Elbette alışverişte aşırıya gitmiştim ve oldukça içeri girmiştim. Bir haftadır internet üzerinden kitapları inceliyorum. Bunların hepsini okuyamayacağımı düşünmüş kendimi daha çok yetersizlik duygusuna gömdüm. Kitaplarıma baktım. Okuduklarımı bile yeniden okumam gerekiyordu. Tüm acımasızlığımla kitapları çizmiş, notlar almıştım. O önemli bulduğum yerleri tekrar okumalarımda çizmeyeceğimden emindim. Ne yapmalı? Birkaç kitap belirleyip ezberleyinceye kadar mı okumalı? Hayır bu da çözüm değil, diyordum; geç kalmışlık duygusu ağır gelir.
Arkadaşımı aradım. Yetersizlik duygumdan kaynaklı büyük bir alışveriş yaptığımı ve yaptıklarımdan pişman olduğumu söyledim. “Öykü yazmayı bırakacağım. Oku oku ve sonra da öykü yazama. Bırakıyorum her şeyi. Belki okumayı da bırakırım.” Aldığım kitapları iade edebileceğimi söyledi. “Bunu yapamam. Onlara ihtiyacım var. Günlük yaşamım için gerekli kurgu dışı kitaplar.” Madem o kadar kitap almıştım, iki kitap daha alabilirdim. Israrla iki ciltlik günlükleri önerdi. Günlüklerimin iyi olduğunu ve üzerinde çalışmamın daha iyi olacağını söyledi. Bir de çocuk kitapları yazmayı, projelerimi tamamlamamı önerdi. “Doğrusu da bu ama taktım bir kere öykü yazmaya. Roman projem de çok iyiydi…” ama bunca projelerimin yanına neden olmayacak bir şey daha eklemiştim? Ne gereği vardı şimdi? “Romanın girişini beğenmedim. Olmuyor işte. Hiçbir şey yapmayacağım ama yapıyorum da. Çırpınıyorum. İki yeni atölyeye başladım. Okumak üzerine. Öykü çözümleme ve Odessia okumalarına başladım. Yaşar Kemal okumaları da var. Hepsinden vazgeçmek istiyorum.”
Bana çok güzel bir açıklama yaptı ve kendimi toparlamamı sağladı. Tüketimi sağlamak için yetersizlik sendromundan yararlanılıyordu. Ben de kendimce kitap tüketiminden nasibimi almıştım. Daha çok, daha çok almaya yönelmiştim. Yetersizdim. Oysa çok ilerleme kaydetmiştim ve bunu görmezden geliyor, yeterli bulmuyordum.
Uzun uzun konuştuk. Rahatladım. Bir kitap çıkardım kitaplıktan; masanın üzerinde duran onca kitap yetmezmiş gibi. Okumak istediğim kitapları raflarından aldım ve onları da masaya koydum. Yeni bir okuma planı yapmalıydım. Projelerimden biri üzerinde çalışmalı, Yaşar Kemal okumalarının heyecanını yitirmeden devam etmeliydim. Umutlu olmalıydım. Zaten bu yetersizlik duygusu benim de arkadaşımın da zaman zaman yaşadığımız bir durumdu. O bırakmak isteyince, ben onu ikna ediyordum. Ben bırakmak isteyince de o beni ikna ediyordu. Büyük bir yazar olmayacaktık. Ama başladığımız bir işi tamamlamak istiyorduk. Basılmaya değer bir dosya hazırlamak. Öykü ya da roman dosyası. Ben çocuk kitabı üzerine, arkadaşım da öykü dosyası üzerine çalışacaktık. Uzun zaman alacaktı tamamlanmaları ama sonunda tamamlamanın verdiği bir huzur olacaktı. Yazmak anlamak, aydınlanmak, anlatabilmek demekti. İkimizde günümüzü yakalamaya çalışıyorduk. Bugünkü konuşmamızda önemli bir örnek üzerinde durduk.
Herkes biricik diyoruz ama bu biricikliğin ne olduğunu bilmiyoruz. Kadın cinayetlerini düşün. Neden cinayet işlediklerini biliyoruz, bunun biricikliği nerede? Cinayet her cinayet aynıdır. Şiddet aynıdır. Bir kadın şiddet görüyorsa, şiddet gören diğer kadınlarla aynı şeyleri yaşamıyor mu? Aynı değil mi duygular, düşünceler? Fark nerede? Her davranışında şiddet görüyorsa, ayrılamıyorsa, yeni davranış ve düşünce geliştiremiyorsa şiddetten kaynaklı olarak, farklı olduğunu nasıl düşünebilirim?
Bu konu yeterli açıklamayı getiremedi. Daha basit anlatabilmeliydi. Çalışan yeğeninin iş yerindeki sorunlarını anlatmıştı. Bu konu yetersizlik duygusunda açılmıştı. Bunu düşünerek çalışanlarının farklılıklarının ne olduğunu sordum. O “İş yerinde eski dönemlerde olduğu gibi çalışanları takip edenler yok artık. Onun yerine birbirlerine takip ettiriyorlar. Ayın elemanı oluyorlar. Sattıkları üzerinden prim alıyorlar. Aralarında rekabet oluyor. Kaybeden yetersizlik duygusuna kapılıyor. Daha çok çalışmaları gerektiğini düşünüyorlar.” “Bu yetersizlikten çok iletişimsizliğe neden oluyor.” dedim “Düşünsene gerçek arkadaşlık kuramıyorsun. Şimdi bu insanların farklı olduğunu nasıl anlatabilirim? Sonuçta hepsi aynı performansı gösterecek ve rakip olacak, birbirlerini ezmeye çalışacaklar.” Belki de çok okunan kitaplardan böyle tek tipli davranışlar görüyoruz. Aynı duygular. Aynı entrikalar. Hatta yerli dizilere benzer… Yenilenin psikolojisi bozulacak. Kazananın burnu havaya kalkacak. Ortada duran hem aşağıya inebileceğini hem de yukarı çıkabileceğini düşünerek iki kişi arasında sessiz kalacak. Ben ortada kalanı mı anlatmalıyım? Değişim daha çok onda görülecek. Ya çıkmak için çok çalışacak ya da aşağıda kalmayı tercih edip hiçbir şey yapmayacak. Ya ekonomik kayıp için ne diyecek? Sonuçta herkes için geçerli bir gerçek var ki o da kazancımızın ihtiyaçlarımızı karşılamadığı ve biraz daha kazanmamız gerektiği. Hiçbir şey almasan da akşam yemeğini dışarı yemek düşüncesi bile çok güzel.
Arkadaşıma dedikodu yapmak istediğimi, daha doğrusu dinlemek ve kafayı boşaltmak istediğimi söyledim. Arkadaşım dedikodu yapmıyor. Düşündüm ki bana bir şeyler önerir. Önermedi. Aklımdan apartman görevlisinin eşi geçti. O da dedikodu yapmıyor. Okuma yazması yok ama çok zeki bir kadın. İstediği her şeyi yapabiliyor ya da yaptırtıyor. Onu seviyorum. Okusaydın senden çok çekerdik, diyorum ona. Çalıştırmasını biliyor, kendini koruyor. Parti toplantılarına katılıyor ve anladığıma göre de görevler üstleniyor. Haberleri olduğu gibi anlatabiliyor. Okumasının yazmasının olmaması hafızasının kuvvetli olmasını sağlamış. Unutmuyor da. Dedikodu yapacak kimsem yok. Neyse deneme kitabından bir yazı daha okuyup, kendimi yeni düşüncelere bırakabilirim.
Bir ara, iş yerindeki dört kişi hakkında konuşmalı arkadaşımla. Öykünün şimdiki zamanı anlatmasını çok istiyorum. Geçmiş geçmişte kaldı. Benim geçmişim de ilk günlüklerimde yer aldı ve bitti.
Eskiden yıkmak diyordum; her inanışı yıkmak istiyordum. Şimdi tamamlanmak istiyorum. Bunun ölünceye kadar süreceğini bilsem de sanki tamamlanacakmışım gibi bir duyguya kapılıyorum; umut ediyorum. İşte bu bir inanç; umut. Yaşar Kemal ne diyor “Bir karanlıktan geldik bir karanlığa gidiyoruz.” Yazar dünyaya gelmekten mutlu. Bu dünyayı görmekten, var olmaktan mutlu. Bu mutluluğunu da romanlarındaki umutlarla, insanlara hoşgörüsüyle, anlamaya çalışmasıyla yansıtıyor. Kötü karakterler bile ölümü hak etmiyor ama ölüyorlar işte. Ne gariptir ki İnce Memed’i düşünüyorum, yaşasın istiyorum. Ama ölen, işkence gören insanları fazla düşünmüyorum; kitabı kapatıp yüreğim kaldırmıyor demiyorum.
Bugün okuduğum kitaptaki ilk deneme çok etkileyiciydi. Yazıyı anladım çünkü benim de bölük pörçük anlatmaya çalıştığım bir düşünceydi. Bu denemede derli toplu okumak iyi geldi bana.
Edebiyat ne işe yarar? Umut beslememi sağlar. Hayatın her alanında mücadele olduğunu ve değişimi, küçük de olsa değişimi gerektirdiğini öğreniyorum. Değişiyorum. Pozitif düşünmemi sağlıyor.
İnternetten kitaplara baktım: Günlükler. Sepete koydum. Aldığım kitaplar gelsin de öyle alacağım. Kargocular bana kitap taşımaktan yorulmuş olmalılar. Kim bilir beni nasıl kurguluyorlar. İlk düşündükleri, bu kitapları okuyor mu, olmalı. Bakalım zaman gösterecek okuyor muyum?
Yetersizlik duyguyla üzüntü duydum. Her şeyi bırakmayı düşündüm. Kütüphaneyi dağıtmayı, okumaya son vermeyi ve yazmamayı. Tüm bunlara rağmen son bir çıkış yapmaktan kendimi alamadım. İnternetten kitapları inceledim ve çatışmalarımızla ilgili kitapları sepetime ekledim. Kütüphaneme girdim aradığım konuyla ilgili birkaç kitap bulabileceğimi düşündüm. Elbette alışverişte aşırıya gitmiştim ve oldukça içeri girmiştim. Bir haftadır internet üzerinden kitapları inceliyorum. Bunların hepsini okuyamayacağımı düşünmüş kendimi daha çok yetersizlik duygusuna gömdüm. Kitaplarıma baktım. Okuduklarımı bile yeniden okumam gerekiyordu. Tüm acımasızlığımla kitapları çizmiş, notlar almıştım. O önemli bulduğum yerleri tekrar okumalarımda çizmeyeceğimden emindim. Ne yapmalı? Birkaç kitap belirleyip ezberleyinceye kadar mı okumalı? Hayır bu da çözüm değil, diyordum; geç kalmışlık duygusu ağır gelir.
Arkadaşımı aradım. Yetersizlik duygumdan kaynaklı büyük bir alışveriş yaptığımı ve yaptıklarımdan pişman olduğumu söyledim. “Öykü yazmayı bırakacağım. Oku oku ve sonra da öykü yazama. Bırakıyorum her şeyi. Belki okumayı da bırakırım.” Aldığım kitapları iade edebileceğimi söyledi. “Bunu yapamam. Onlara ihtiyacım var. Günlük yaşamım için gerekli kurgu dışı kitaplar.” Madem o kadar kitap almıştım, iki kitap daha alabilirdim. Israrla iki ciltlik günlükleri önerdi. Günlüklerimin iyi olduğunu ve üzerinde çalışmamın daha iyi olacağını söyledi. Bir de çocuk kitapları yazmayı, projelerimi tamamlamamı önerdi. “Doğrusu da bu ama taktım bir kere öykü yazmaya. Roman projem de çok iyiydi…” ama bunca projelerimin yanına neden olmayacak bir şey daha eklemiştim? Ne gereği vardı şimdi? “Romanın girişini beğenmedim. Olmuyor işte. Hiçbir şey yapmayacağım ama yapıyorum da. Çırpınıyorum. İki yeni atölyeye başladım. Okumak üzerine. Öykü çözümleme ve Odessia okumalarına başladım. Yaşar Kemal okumaları da var. Hepsinden vazgeçmek istiyorum.”
Bana çok güzel bir açıklama yaptı ve kendimi toparlamamı sağladı. Tüketimi sağlamak için yetersizlik sendromundan yararlanılıyordu. Ben de kendimce kitap tüketiminden nasibimi almıştım. Daha çok, daha çok almaya yönelmiştim. Yetersizdim. Oysa çok ilerleme kaydetmiştim ve bunu görmezden geliyor, yeterli bulmuyordum.
Uzun uzun konuştuk. Rahatladım. Bir kitap çıkardım kitaplıktan; masanın üzerinde duran onca kitap yetmezmiş gibi. Okumak istediğim kitapları raflarından aldım ve onları da masaya koydum. Yeni bir okuma planı yapmalıydım. Projelerimden biri üzerinde çalışmalı, Yaşar Kemal okumalarının heyecanını yitirmeden devam etmeliydim. Umutlu olmalıydım. Zaten bu yetersizlik duygusu benim de arkadaşımın da zaman zaman yaşadığımız bir durumdu. O bırakmak isteyince, ben onu ikna ediyordum. Ben bırakmak isteyince de o beni ikna ediyordu. Büyük bir yazar olmayacaktık. Ama başladığımız bir işi tamamlamak istiyorduk. Basılmaya değer bir dosya hazırlamak. Öykü ya da roman dosyası. Ben çocuk kitabı üzerine, arkadaşım da öykü dosyası üzerine çalışacaktık. Uzun zaman alacaktı tamamlanmaları ama sonunda tamamlamanın verdiği bir huzur olacaktı. Yazmak anlamak, aydınlanmak, anlatabilmek demekti. İkimizde günümüzü yakalamaya çalışıyorduk. Bugünkü konuşmamızda önemli bir örnek üzerinde durduk.
Herkes biricik diyoruz ama bu biricikliğin ne olduğunu bilmiyoruz. Kadın cinayetlerini düşün. Neden cinayet işlediklerini biliyoruz, bunun biricikliği nerede? Cinayet her cinayet aynıdır. Şiddet aynıdır. Bir kadın şiddet görüyorsa, şiddet gören diğer kadınlarla aynı şeyleri yaşamıyor mu? Aynı değil mi duygular, düşünceler? Fark nerede? Her davranışında şiddet görüyorsa, ayrılamıyorsa, yeni davranış ve düşünce geliştiremiyorsa şiddetten kaynaklı olarak, farklı olduğunu nasıl düşünebilirim?
Bu konu yeterli açıklamayı getiremedi. Daha basit anlatabilmeliydi. Çalışan yeğeninin iş yerindeki sorunlarını anlatmıştı. Bu konu yetersizlik duygusunda açılmıştı. Bunu düşünerek çalışanlarının farklılıklarının ne olduğunu sordum. O “İş yerinde eski dönemlerde olduğu gibi çalışanları takip edenler yok artık. Onun yerine birbirlerine takip ettiriyorlar. Ayın elemanı oluyorlar. Sattıkları üzerinden prim alıyorlar. Aralarında rekabet oluyor. Kaybeden yetersizlik duygusuna kapılıyor. Daha çok çalışmaları gerektiğini düşünüyorlar.” “Bu yetersizlikten çok iletişimsizliğe neden oluyor.” dedim “Düşünsene gerçek arkadaşlık kuramıyorsun. Şimdi bu insanların farklı olduğunu nasıl anlatabilirim? Sonuçta hepsi aynı performansı gösterecek ve rakip olacak, birbirlerini ezmeye çalışacaklar.” Belki de çok okunan kitaplardan böyle tek tipli davranışlar görüyoruz. Aynı duygular. Aynı entrikalar. Hatta yerli dizilere benzer… Yenilenin psikolojisi bozulacak. Kazananın burnu havaya kalkacak. Ortada duran hem aşağıya inebileceğini hem de yukarı çıkabileceğini düşünerek iki kişi arasında sessiz kalacak. Ben ortada kalanı mı anlatmalıyım? Değişim daha çok onda görülecek. Ya çıkmak için çok çalışacak ya da aşağıda kalmayı tercih edip hiçbir şey yapmayacak. Ya ekonomik kayıp için ne diyecek? Sonuçta herkes için geçerli bir gerçek var ki o da kazancımızın ihtiyaçlarımızı karşılamadığı ve biraz daha kazanmamız gerektiği. Hiçbir şey almasan da akşam yemeğini dışarı yemek düşüncesi bile çok güzel.
Arkadaşıma dedikodu yapmak istediğimi, daha doğrusu dinlemek ve kafayı boşaltmak istediğimi söyledim. Arkadaşım dedikodu yapmıyor. Düşündüm ki bana bir şeyler önerir. Önermedi. Aklımdan apartman görevlisinin eşi geçti. O da dedikodu yapmıyor. Okuma yazması yok ama çok zeki bir kadın. İstediği her şeyi yapabiliyor ya da yaptırtıyor. Onu seviyorum. Okusaydın senden çok çekerdik, diyorum ona. Çalıştırmasını biliyor, kendini koruyor. Parti toplantılarına katılıyor ve anladığıma göre de görevler üstleniyor. Haberleri olduğu gibi anlatabiliyor. Okumasının yazmasının olmaması hafızasının kuvvetli olmasını sağlamış. Unutmuyor da. Dedikodu yapacak kimsem yok. Neyse deneme kitabından bir yazı daha okuyup, kendimi yeni düşüncelere bırakabilirim.
Bir ara, iş yerindeki dört kişi hakkında konuşmalı arkadaşımla. Öykünün şimdiki zamanı anlatmasını çok istiyorum. Geçmiş geçmişte kaldı. Benim geçmişim de ilk günlüklerimde yer aldı ve bitti.
Eskiden yıkmak diyordum; her inanışı yıkmak istiyordum. Şimdi tamamlanmak istiyorum. Bunun ölünceye kadar süreceğini bilsem de sanki tamamlanacakmışım gibi bir duyguya kapılıyorum; umut ediyorum. İşte bu bir inanç; umut. Yaşar Kemal ne diyor “Bir karanlıktan geldik bir karanlığa gidiyoruz.” Yazar dünyaya gelmekten mutlu. Bu dünyayı görmekten, var olmaktan mutlu. Bu mutluluğunu da romanlarındaki umutlarla, insanlara hoşgörüsüyle, anlamaya çalışmasıyla yansıtıyor. Kötü karakterler bile ölümü hak etmiyor ama ölüyorlar işte. Ne gariptir ki İnce Memed’i düşünüyorum, yaşasın istiyorum. Ama ölen, işkence gören insanları fazla düşünmüyorum; kitabı kapatıp yüreğim kaldırmıyor demiyorum.
Bugün okuduğum kitaptaki ilk deneme çok etkileyiciydi. Yazıyı anladım çünkü benim de bölük pörçük anlatmaya çalıştığım bir düşünceydi. Bu denemede derli toplu okumak iyi geldi bana.
Edebiyat ne işe yarar? Umut beslememi sağlar. Hayatın her alanında mücadele olduğunu ve değişimi, küçük de olsa değişimi gerektirdiğini öğreniyorum. Değişiyorum. Pozitif düşünmemi sağlıyor.
İnternetten kitaplara baktım: Günlükler. Sepete koydum. Aldığım kitaplar gelsin de öyle alacağım. Kargocular bana kitap taşımaktan yorulmuş olmalılar. Kim bilir beni nasıl kurguluyorlar. İlk düşündükleri, bu kitapları okuyor mu, olmalı. Bakalım zaman gösterecek okuyor muyum?





Bir yanıt bırakın