YAZI EVİ     12 Temmuz 2026 / Pazar  

YAZI EVİ     12 Temmuz 2026 / Pazar

“Koşsana ıslanıyorsun.” Hürü teyzenin sesiyle yataktan kalkıyorum. Pencereden bakınca, yaşlı  kadının ağır ağır yürüdüğünü görüyorum. Arkasına dönüp “Rahmetten kaçılmaz,” diyor. Elini havada sallıyor, başını göğe çeviriyor, gülümsüyor. Acele etmeden yoluna devam ederken, Hürü teyze içeri giriyor.

Odamdan çıkınca ilk işim ormana açılan kapıyı açmak oluyor. Yağmur, ormanın gizlediği bütün kokuları ortaya çıkarmış. Dışarı çıkıyorum, yaşlı kadının söylediklerini anımsıyorum. Gözlerimi kapatıp kollarımı açıyorum. “Ne yapıyorsun?” Gözlerimi açıyorum. Kapının önünde Derya, şaşkın şaşkın bana bakıyor. “Islanıyorum,” diyorum, dudaklarıma düşen damlaları yalayarak.  “Hiç romantik değil. Ben aşağıya iniyorum.”

Kahvaltıdan sonra sohbet ediyoruz. Hürü teyzeye yağmurdaki kadını soruyorum. Karaalilerin Fatma’ymış. “Çok mutluydu. Yarın torunları çocuklarıyla birlikte gelecekmiş, onlara ekmek yapmış,” diyor. “Size de getirmiş.” “Ellerine sağlık,” diyoruz hepimiz. “Ben de sizin için çok şey yaptım ama ilgilenmediniz.” Ahırdaki ineğin onun olmadığını, bizim köy yaşantısını görmemiz için komşunun bir ineğini aldığını söylüyor. Göz göze geliyoruz, “Ahıra başınızı uzatıp bakmadınız bile. Zaten bana da yük oluyordu. Onu geri vereceğim.” Elindeki bardağı tabağına bırakıyor. Arkadaşlar birbirimize bakıyoruz. Yeliz başını yere eğiyor. Derya çay bardağına bakıyor. “Fındıkları dalından koparıp yersiniz diye düşünmüştüm. Patatesleri de topraktan çıkarıp el emeğinizle yersiniz demiştim. Odunları kapının önüne yığdım; ateşe vermek istersiniz…”

Kimse bir şey söylemiyordu. “Özür dilerim Hürü teyze,” dedim, “Hiç düşünemedik…” Bir şey söylemedi.  Gözlerini masadaki bardaklara dikti. Bardakları topladı tepsiye koydu. Ben her zaman yaptığım gibi ortamı yumuşatmaya çalışıyorum.

“Şimdi fındık toplayalım, olur mu?” diyorum. “Yağmur var, toplanmaz, ıslanırsınız…” “Ahıra gidelim.” Susuyor. Sonra da “Hiçbir şey yapmayın. Çarşıya gidecektiniz. Ben de Fatma’ya gideceğim. Yağmur yağmasaydı fındıklarını toplayacaktık,” diyor. “Biz de yardım edelim,” diyor Yeliz. “Üç ağaç için yardıma gerek yok ama merak ediyorsanız gelin toplayın.” “Fatmagillere ben de gelebilir miyim?” Bana bakıyor. “Ne yapacaksın?” “Sohbet ederiz,” diyorum. “Fatma pek sevinir. Misafir sever o.” Düşünceli duruyor. Kalkıyor, sofrayı toplamaya başlıyor. Biz de onunla birlikte kalkıyoruz. “Şimdi gideriz, değil mi?” diye sesleniyorum. Mutfaktan yanıt geliyor, “Olur.”

Arkadaşlarla birlikte hazırlanmak için odalarımıza çıkarken, yağmurun tıpırtılarını işitiyoruz. “Şemsiyelerinizi  almayı unutmayın,” diye sesleniyor Hürü teyze.

Şemsiyelerimizi açmıştık ama yine de hızlı yürüyorduk. Hürü teyze genç bir kadın gibi hızlı hızlı yürüyor.  Peşimizden de Sarı geliyor. Hürü teyzeye göre, Fatma teyzenin evi hemen şuracıktaydı ama bize göre yakın değil. Bahçeye giriyoruz. Bizi bir köpek karşılıyor. Sarı’nın yanına gidiyor. Sonra da birlikte gözden kayboluyorlar. Bir armut ağacının altında plastik sandalyeler var. “Fatmaaa! Fatmaaa!” diye sesleniyor Hürü teyze. Çok geçmeden kapı açıldı. “Aaa Hürü, misafirleri de getirdin.” “Onlar gelmek istedi.” “İyi etmişler, iyi etmişler. Ben de çay demleyecektim.” “Yeni içtik,” dedi Hürü teyze. “Sütlü kahve yaparım. Sütü de yeni pişirmiştim. Sıcak sıcak içersiniz.”

İçeri giriyoruz. “Kuzineyi yakmamıştım. Yakayım, hemen ısınır içerisi.”  “Gerek yok, zahmet etmeyin,” diyor Yeliz. “Olsun, siz misafirsiniz.” Hemen mutfağa doğru yürürken “Gel otur hele. Sonra içeriz sütü,” diyor Hürü teyze. Kuzineyi yakmak için kibrit arıyor. Masanın bir kenarında, ilaç kutularının arasında buluyor. Kuzinenin yanındaki çıralardan birini yakıp odunların arasına koyuyor. Sonra da koltuğa geçip oturuyor. “Sabah telefon geldi. Torunlar aradı. Şehre gelmişler. Yarın da bana gelecekler. Şanslarına yağmur yağıyor. Keşke yağmasaydı. Her yer çamur, çocukları küçük; bahçede oynarlardı, temiz hava iyi gelirdi…” Hürü teyze sözünü bölüyor, “Hiç görülmüş mü, bir hafta yağmursuz olsun?” “Doğru, yağacaktı zaten. Keşke yarın yağmasa…” Duvardaki fotoğraf dikkatimi çekiyor. Yaşlı bir adam, parlayan gözlerle bize bakıyor. Benim fotoğrafa baktığımı görünce “Kocam sizlere ömür, geçen sene kaybettik. Mezarına her gün giderim. Çocuklar da geldiklerinde gider. Hay aksi, evde bisküvi yok. Şehirliler sever bisküviti. Çocuklar getireceklermiş, sen bir şey alma dediler. Bir şey yapma, biz alıp geleceğiz. Seni görmeye geliyoruz, dediler.”

“Ayşe’nin en büyük kızı mı gelecek?”

“Ayşe gelmiyor. Hastaymış. Kızıyla oğlu çocuklarıyla gelecek. Poğaça yapayım istedim ama yapma dediler ya, zaten güzel olmuyor yaptıklarım, yemezlerse üzülürüm, ziyan olur.”

“Çocuklar ne derse o olur. İtiraz et bin laf yersin.”

“Torunların çocukları çok yaramaz. Anneleri şikayetçi hep patates kızartması, köfte yemelerinden. Köfte getirmelerini istedim. Bizim etleri yemez onlar.”

“Getirsinler. Onlar da hazır alıyorlardır.”

Sustular. Bize dönüp “Eee siz anlatın biraz. Ne yaparsınız? Ne yazarsınız?” Bir süre sessizlik oldu. Derya “Ben öykü yazıyorum. Yazı evine geldim; sessizlik güzel; her şeyden uzak kalıp yazılarıma odaklanmak istiyorum,” dedi.

“Ben doğa üzerine yazıyorum. Bir tür gezi yazıları diyebiliriz,” dedim.

“Ben roman yazıyorum,” dedi Yeliz.

“Ben de anı yazıyorum,” dedi Fulya.

Televizyonda haberler başladı. Gözümüz ekrana kaydı. Alt yazı geçiyordu. “Ekmeğe zam yok, gramajı düşürülüyor. “Ne olacak bu ülkenin hali?” dedi Fatma teyze.

“Birkaç gündür haberleri izlemiyoruz. Neler olup bitiyor bilmiyorum,” dedim.

“Elbet iyi şeyler de olacaktır. Umut fakirin ekmeği…”

“Ben iç açıcı görmüyorum,” dedi Derya.

Fatma teyze yüzümüze baktı. Bir an sessizlik oldu. “Ben sütlü kahvelerinizi yapayım,” dedi, kalktı. Yeliz de kalkıp “Yardım edeyim,” diyerek onu izledi.

“Ben poğaça yapabilirim,” dedim. “Evet biz yapalım,” dedi Yeliz.

“Ay ne güzel olur. Belki sizinkileri yer çocuklar.”

“Malzemeleri çıkarın, yapalım,” dedi Yeliz.

Mutfağa geçiyoruz; bir divan var. Hürü teyze geldi, oturdu. Fatma teyze malzemeleri çıkarıp tezgaha bıraktı. Geçti Hürü teyzenin yanına. Dün gittiği hastaneyi anlatıyordu. “Dayımın Mustafa beni arabasıyla hastaneye götürdü. Ayaklarım ağrıyor,” “Romatizmaların…” Yağmur yağıyor ya, hiç dinmiyor ağrılarım.” “Ne yaparsın, yaşlılık işte. Ben de belimi incittim.” “Ne yaparken oldu?” “İneğe su taşırken…” “İnek bakmak senin neyine?” “Yazarlar köy hayatını görsünler istemiştim,” “Komşunun ahırına gitsinler, sana ne ineklerden…”

“Fatma teyze yalnız mı yaşıyorsun?” diye sordu Fulya.

“Yazın yalnızım, kışın kızımda kalıyorum,” dedi.

“Yalnız kalmaktan korkmuyor musun?”

“Burada herkesin kapısı açıktır, kitlenmez kapılar,” diyor Fatma teyze.

“Ben yine de korkardım. Hiçbir şey olmasa ayı gelebilir,” dedim.

Kahkahalarla gülmeye başladı iki kadın. “Ayı buralara yazın gelmez.” “O yaylaya gelir.” “İbrahimgillerin yayladaki evine ayı girmiş; ortalığı yıkıp geçirmiş; kapıları parçalamış…”

“Duydum, duydum. Yaptırmış kapıyı. Temizlemişler evi.”

“Korkunç bir şey. İçeride insan olsaydı öldürebilirdi,” dedim.

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*