YAZI EVİ      11 Temmuz 2026 / Cumartesi

 

YAZI EVİ      11 Temmuz 2026 / Cumartesi

Sabah telefonuma gelen bir mesajla uyandım. Kalkıp baktım. Kıyı yanıt yazmış. Gülümseyerek okudum.

Ormana açılan kapı bugün nereye açılacak merak ettim; gittim ve açtım kapıyı. Yine sis vardı. Sisin içine girdim; oturdum. Vücuduma dokunan damlacıklarla ıslandım. Ağaçları görmeye çalıştım. İçerilere doğru yürümek ve kaybolma hissini yeniden yaşamak istedim ama Hürü teyzenin söylediklerini anımsayınca vazgeçtim. Zihnimde tepeye doğru yürüdüğümü geçirdim. Yaklaştıkça beliren ağaçların gövdelerine tutunarak ilerliyordum…

Siste iki kişiydiler. Bir erkekle bir kadın; ikisi de çok genç. Aşkı, sisin içinde, tüllerin ardında birbirlerine dokunarak keşfediyorlar. El eleler. Dudakları… Sarı’nın havlamasıyla sihir bozuldu. Öpüştüklerini göremedim.

Eve döndüm ve aşağıya indim. Bir kadın gelmişti. Kapının önünde durmuş bekliyordu.  “Günaydın,” dedim. “Günaydın,” dedi kadın, “Size mısır ekmeği yaptım.” “Elinize sağlık,” dedim. “Afiyetle yiyin.” Hürü teyze elinde tabakla döndü, kadına uzatırken teşekkür etti; “Sağlıcakla git,” dedi. Kadın sisin içinde kaybolup gitti. Kendisi kaybolduktan sonra sesi işitildi. “Yazarları köye gönderince bana gel, fındık toplamaya yardım edersin.”

Sis henüz dağılmamış, delikanlı Metin gelmemişti. Salonda yazılarımız üzerine konuştuk. Yeliz çalışmasının beklediğinden de iyi gittiğini söyledi. Derya’nın yazısında dil ve üslup oturmuş. Atmosferi iyi verdiğine inanıyor. Sayfalarca yazmış ama konunun çok dağılmasından şikayetçi; kısa geçmesi gereken sahneler, gereksiz uzamış; hangilerini çıkarması gerektiğine karar veremiyormuş. Bize yazısını okumayı, düşüncemizi almayı istediğini söyledi. Fulya her zamanki gibi sessiz kaldı; düşünceli görünüyordu. “Fulya sen neler yazdın?” diye sordu Yeliz. “Üç sayfayı biraz geçti. Öykünün meselesini veremiyorum; çatışma eksik ve bunun nedeni tam da buradaki doğa… O sihirli giriş cümlesini yazamadım; o cümleyi bulunca öykü akıp gidecek. Buna inanıyorum.” Bana sordular. “Günlük mü, öykü mü karar veremedim. İsterseniz size okuyabilirim.”

Hürü teyze salona girip “Metin geldi, sizi dışarıda bekliyor,” dedi. “Sis dağıldı mı?”

diye sordu Fulya; Hürü teyze de “Dağıldı,” dedi.

Yol döne döne aşağıya kadar ilerliyordu. Beş kişi aşağı doğru, koşarcasına iniyorduk. Bazı yerlerde virajlar keskindi ve yamaç dikti. Yürümeyi zorlaştırıyordu. Toprak yol, iki aracın geçemeyeceği kadar dardı. Bir tarafı da  uçurumdu. Belki uçurum değildi de bana öyle geliyordu. Sanki araç yoldan çıksa, bir ağacın gövdesine çarpıp duramazsa, köye kadar yuvarlanabilirdi. Karşımıza mavi minibüs çıktı. Virajı homurdanarak dönüyordu. Kayacak, yoldan çıkacak diye korktum ama neyse ki bir şey olmadı.  Ben dağın olduğu taraftan yürüyordum; diğerleri de manzarayı seyretmek için yolun kenarından gidiyorlardı.

Otlar diz boyunu geçiyordu. Çalılar yol boyunca bize eşlik etti. Bir patikaya doğru yönümüzü değiştirdik. Önümüzde incecik akan suyun üzerinde ıslak iki tahta parçası uzanıyordu. Dikkat ederek karşıya geçtik. Metin güldü, “Kırılmaz merak etmeyin, her bahar yenisi koyulur,” dedi.

Yokuşun sonunda köy evleri birbirlerinden destek alırlarmış gibi sıralanmıştı. İki üç katlı evlerdi. Birkaç kişi yanımızdan geçti; Metin’le selamlaştılar. Ahırlar az da olsa vardı. Birkaç koyun dışarıda dolaşıyordu; beyaz yünlerine rengarenk kumaşlar bağlıydı. Nedenini sordum; “Geleneklerimiz böyle,” dedi Metin. “Nazardan korunduklarına inanılır. Bir de herkes kendi koyununu böyle tanır.”  Siyah bir koyun gördük. Öyle güzeldi ki tombul, besili; yünlerine  beyazını yitirmiş kumaştan ve kırmızı kurdelelerden fiyonklar bağlanmıştı. Fotoğrafını çektim. Çıngırak sesleri işitildi, çok geçmeden de karşımıza inekler çıktı. Çobanlarını merak ettiysem de göremedim. Başlarında iki köpek dışında kimsenin olmaması bana ilginç geldi. Yokuşa doğru gidiyorlardı.

Merkeze doğru ilerlerken yanımızdan bir minibüs geçti. Bu gördüğümüz ikinci araç. Yukarıya gidiyormuş, öyle söyledi Metin. Saat başı minibüs kalkarmış.

Burada çok güzel pide yapan bir yer varmış. “Mutlaka kapalı pidesini yemelisiniz,” dedi. Bizi fotoğraf stüdyosuna götürdü. İki fotoğrafçıyla tanıştık. Bize fotoğraf albümlerini çıkardılar. Eve götürüp götüremeyeceğimizi sordum. “Dışarıya çıkarmıyoruz, sergi için çalışıyoruz. Bazen yarışmalara da gönderiyoruz,” dedi Yalçın bey.

Fotoğraflar muhteşemdi. Özellikle yaylada çekilen kış mevsiminin görselleri beni çok etkiledi. Bunların fotoğrafını çekebilir miyim, diye sordum. Uzun süren sessizlikten sonra “Kimseye vermiyoruz. Size olur dersem, diğer yazarlara da vermem gerekecek.” “Anlıyorum,” dedim. “Bu fotoğrafları takip edebileceğim bir adres var mı?” Varmış. Özellikle kış mevsimini istiyorum; ‘yaylada kış’. Kardelenlerin aşk hikâyesini düşündüm… Her şeye ama her şeye rağmen kışın karı delip yeryüzüne çıkıp çiçeklenmeye cesaret eden, insan gibi canlı varlık. Fotoğraflardan birinde yer masmaviydi, çiçeğin adını sordum, vargit çiçeği dedi Yalçın bey. Bana hikâyesini de anlattı. Büyülü bir mekân olmalıydı yaylalar. Aşklar da bir çeşit büyü değil de neydi? Her bahar, her yaz, her sonbahar, her kış açarak yaşama sevinci veren çiçekler… Ömür boyu süren…

Eve döndüğümüzde saat geç olmuştu. Hürü teyze acıkmış ve bizi beklemeden yemeğini yemiş. Yardımcısı da evine gitmiş. Sofra hazırdı. Yemeğimizi yedikten sonra sofrayı hep birlikte kaldırdık, çayı demledik, günün değerlendirmesini yaptık.

*

Merhaba Kıyı,

Bu gece önceki yazdıklarımı sildim. Yeni baştan yazdım. Burada nasıl yaşanır anlatılamaz, yalnızca yaşayarak öğrenilir. Öğrendiklerini de öyle benimsersin ki sıradan görünür her şey; doğalmış gibi hissedersin. Her acıyı unutturur.

Yaylanın fotoğraflarına baktım. Her mevsim çiçekleniyor doğası. Kardelenler kış mevsiminde, vargit çiçekleri sonbaharda açıyor. Papatyalar, gelincikler ve başka bahar çiçekleri; yaz mevsiminde de mavi yıldız çiçekleri açıyor. Adını bilmediğim başka başka çiçekler. Ağaçlarıysa oldukça az.

Vargit çiçekleri açınca yayladan köye göç başlıyor. Çiçekler kışın habercisi. Gecikecek olurlarsa kar yolları kapayabilir. Kışın yayla yolları kapalı olduğu için yaya gidenler olurmuş. Fakat çok tehlikeliymiş bu, çünkü vahşi hayvanlar aç kalmış ve köye inmiş olurmuş.

Ne telefonlarımız, ne de internet çekiyor. Dünya dağların arasında kalan bir köyden ibaret. Saatlerle değil, mevsimlerle yaşanıyor zaman. Her gün yeni bir güneş doğuyor. Ayın yüzü değişiyor. Rüzgârlar, sis, yağmurlar ve kar… Saatin yerini dolduruyor. Doğadaki değişimle birlikte sen de değişiyorsun.

Gece dışarıya çıkıp gökyüzünü izledim. Uzansam yıldızları tutabilecektim. Uzanmadım. Sessizliğe eşlik etmek hoşuma gitti. Gözlerimi yıldızlara dikip en parlak olanın yörüngesindeki gezegene gitmeyi düşledim. Gitmek… Özgürlük duygusu veriyor. Gecenin gündüze, gündüzün geceye dönüşümü muhteşem. Gölgeler silinmiş gecede, sessizlik hâkim. Kök salmış gibiyim toprağa ve sürekli yer değiştiriyor köklerim. Bir toprağa gömülüyor, bir kayayı parçalıyor. Genç erkek, genç kızı kaçırıyor. Yaylaya gidiyorlar, vargit çiçeklerinin açtığı aylarda. Çiçekler solmadan kar bastırıyor. Yollar kapanıyor.

Her aşk böyle mi biter? Vargit çiçeklerinin solmasıyla kar bastırır da beyaz yorgan altında mı kalır bedenler? Kardelenler açar, ardından papatyalar… Mevsimler değişir zaman ilerler. Yaşam sürüp gider.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*