YAZI EVİ    10 Temmuz 2026 / Cuma

 

 

YAZI EVİ    10 Temmuz 2026 / Cuma

Kapı çalıyor. Gözlerimi açıp, etrafıma baktım. Nerede olduğumu anlayınca “Girebilirsin,” dedim; içeri girdi, gülümseyerek baktı. “Ormana gidiyoruz, sen de gelecek misin?” diye sordu Derya. “Evet,” dedim. “Seni aşağıda bekliyoruz,” diyerek gitti. Kalktım.

Kahvaltıdan sonra odama dönmüştüm. Planıma göre yazı yazacaktım. Ama yazamadım. İçimde tarif edemediğim bir boşluk duygusu vardı. Ne orman, ne Sarı, ne de Hürü teyze dolduruyordu.

Kitaplıktan bir kitap almıştım. Şiir kitabıydı. Uzandığım yerde okuyordum. Zihnime, orman kadar etkili olmadı okuduğum dizeler. Buradaki orman öyle sonsuza kadar uzanıyordu ki… Göğsümde kitap uyumuş kalmışım. İşte, Derya’nın sesiyle uyandım.

“İçeri girebilir miyim?” diyordu.

Aşağıya indim. Bir delikanlı, arkadaşlarla konuşuyordu. Sanırım yürüyüşe birlikte çıkacağız. “Gidelim mi?” diye sordu delikanlı. “Nereye gideceğiz?” diye sordum. “Ormana,” dedi Yeliz. Ormana olduğunu biliyordum ama neresi? “Ormanın neresi?” “Orman ormandır işte. Her yer aynıdır,” dedi Derya. İtiraz ettim. “Her orman farklı bence.” “Buradaki ormanlar birbirine benzer gibi görünse de, içine girenler farklı olduğunu bilir. Hayvanlar bile farklı yerlerde dolaşır. Sadece bir su yolu var, hayvanların hepsi orada bir araya gelir su içmek için.” “Karşımıza ayı çıkar mı?” diye sordu Derya. “Bu aylarda köyün civarına uğramazlar.”

Yokuş yukarı tırmandık. Evin arkasındaki ormana hiç benzemiyordu. Patikalar vardı, başkalarının izlerini takip ediyorduk. Bazı yerlerde de patikalar kayboluyordu. Beni ürpertiyordu. Sanki ormandan çıkış yoktu. Yalnız değilim, diye geçti içimden.

Yokuş çıktıkça en tepeye ulaşacağımızı düşündüm. “Tepeye kadar orman mı?” diye sordum delikanlıya. Tepede ağaç olmadığını söyledi. Oraya kadar yürüyemeyeceğimizi; dilersek bir gün yaylaya götürebileceklerini söyledi. Bazı gruplar yaylaya günübirlik çıkmışlar. Köyü de gezdirebilirmiş. “Güzel olur,” dedi Yeliz. Benim de hoşuma gitti.

Bazen ayağımız kayıyor, ağaçların ıslak gövdelerine tutunmaya çalışıyorduk. Çalılar  bacaklarımızı çiziyordu. İlerimizde bir sis belirdi. Bir kapı gibi orada duruyordu.

Delikanlı durdu ama arkadaşlar yokuşu çıkmaya devam ettiler. Siste kaybolacakları sırada durup arkalarına döndüler. “Devam etmeyecek miyiz?” diye sordu Derya. Delikanlı “Sis yoğun görünüyor. Dönmemiz daha uygun. Patikaları görmeden ilerlemek zor olur. Orman da sıklaşıyor. Yürümek zor,” dedi.

Yanlarına gittik. Küçük bir oyun gibiydi sise girip sonra çıkmak. Oturduk sisin içinde. Zemin ıslaktı. Elimizi uzatsak birbirimize değecek kadar yakındık ama birbirimizi görmüyorduk. Sessizce oturduk. Kuş sesi yoktu. Rüzgâr yoktu. Güneş yok. Kimse yok… Sisin içinde sessizce oturuyoruz.

Yokuş aşağıya yürümeye başladık. İnmek kolay görünüyordu ama hızımızı kontrol edebilmek önemliydi. Ayağım bir köke takıldı, sendeledim. Düşmedim. Bir süre sonra yola indik. Orada incecik akan bir dere vardı. Şırıltısı kulağa çok hoş geliyordu. Yanına yaklaştıkça sesi gürleşti; suyun aktığı kaya kızıl rengindeydi.  Kayaların, taşların arasından akan suyun sesi, bizim sesimizi bastırıyordu. Bu sudan içebileceğimizi söyledi delikanlı. Eğildim, elimi uzattım.  Buz gibiydi su. Yüzümü yıkadım. Birkaç yudum içtim. Tatlıydı.

Güneş henüz tepedeydi. Yol güneşlikti. Karşı dağların yemyeşil yamaçları, zaman zaman sislerle kapanıyordu. Sis yavaş yavaş dağılıyordu. Karşı yamaçlarda ev yoktu. Köy yalnızca bu dağın yamacına kurulmuş.  Hafif bir rüzgâr esti. Gözlerimi kapadım.

Eve döndüğümüzde saatin geç olması bizi çok şaşırttı. Çok fazla yürümemiştik ama zorlu bir yürüyüş olduğundan zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Evin önünde biraz sohbet ettik. Yarın köyün içinde dolaşmak üzere delikanlıyla anlaştık. Arkadaşlar odalarına çekildi. Ben de hamağa uzandım. Sarı geldi, ağzını kocaman açarak esnedi ve uzandı yanıma. Romanımı düşündüm. Burada bir aşk hikâyesi olsa… Aklıma ilk gelen şeyi yazmayacağım. Fakat kurguyu bunun dışına çıkarmakta zorlanıyorum.

Sarı elimi yalamaya başladı. Kalktım. Yanında durdum. Bir adım attı. Ben de bir adım atıp durdum. Bu böyle devam etti. Beni evin yanındaki tarlaya götürdü. Hürü teyze ot topluyordu. Yanına gittim. “Kolay gelsin, Hürü teyze. Ne topluyorsun?” diye sordum. Dikeldi, elindeki kabı gösterip ısırgan topladığını söyledi. Kap yemyeşil ısırganla doluydu. Çok güzel olmuş ısırganlar, geçen hafta hava yağışlıymış ya beslenmişler, hemen büyümüşler. Bizim için özel yemek yapacakmış; ısırgan ve mısır unuyla yapılan bir yemek. Tarlanın ilerisindeki ormanı işaret ederek tek başıma uzun yürüyüşe çıkmamamı söyledi. Bir grupta, kadın siste yürüyüş yapmak istemiş ve kaybolmuş. Sis dağılınca bulmuşlar onu; korkmuş, ıslanmış ve üşümüş halde. “Kaybolursunuz. Sise de girmeyin. Sizi anlıyorum, görmediğiniz bir şey merak ediyorsunuz ama…”

Yolda birkaç kadınla karşılaştım. Yanımda Sarı’yı görenler, benim nerede kaldığımı anlıyor sanırım.  Sırtında ot taşıyan bir kadın durdu, ot demetini yere indirdi. Elini beline dayayıp beni bekledi. Yanına yaklaşınca selam verdim. “Sen de mi yazarsın?” diye sordu. “Evet yazarım,” dedim. “İyi de ne yazarsın? Burada yazılacak ne var? Sen asıl yaylaya çıkacaksın, orayı yazacaksın. Hiç yaylaya çıktın mı?” “Çıkmadım.” “Çık çık. Ne dediğimi o zaman anlayacaksın.” Ot demetini sırtına almasında benden yardım istedi. Yardım ettim. “Hürü’ye selam söyle,” diyerek giderken “Kim diyeyim?” diye sordum. “Fatma, dersin. Karaalilerin Fatma.”

Sarı önümden gidiyor, ben de onu izliyordum ama eve dönmek istiyordum. Ona seslendim. “Sarı, gel!” Arkasına dönüp baktı. Ben de geri dönüp yürümeye başladım. Çok geçmeden önüme geçti. Birlikte eve döndük.

Odamda akşam yemeğine kadar yazdım. Çok değil, üç sayfa yazabilmiştim. Buradan izler taşıyan bir kurgu.

Akşam yemeği çok lezzetliydi. Isırgan otunun lezzeti harikaydı, tarifini sordum. “İnternette de bulursun ama benimkisine benzemez,” dedi Hürü teyze. Yoğurdu da kendisi yapıyordu. “Bir tavuklarım eksik. Onları da istemiyorum,” dedi. Nedenini sordum. “Ormana gidip yumurtluyorlar; eve girip pisletiyorlar… Bana faydaları yok, kendilerine yaşıyorlar.”

Kuzinenin etrafına dizildik. Derya hepimize çay koydu. Hürü teyzeyi de oturttuk yanımıza. Köyle ilgili sorular sormaya başladık. O da “Her gelene anlatıyorum. Burada yaşamak zor, hele de kışın….” diyerek başladı anlatmaya.

“Yaylaya bizimle gelir misin Hürü teyze,” dedi Derya. Gelemeyeceğini, işi olduğunu söyleyerek aramızdan ayrıldı. Yarın kahvaltıdan sonra köyü dolaşacağız. Odalarımıza çekilmek için kalkmıştık ki “Ben yazmakta zorlanıyorum. Size de öyle oluyor mu?” diye sordum. “Hayır,” dediler.

 

Merhaba Kıyı,

Bu sabah ormana girdim. Siste kayboldum. Kendimi tutamadım. Ağladım. Elimle yüzümü kapadım ağladım ağladım. Elimin üzerinde bir şey hissettim. Baktım, Sarı gelmiş. Başını omzuma dayadı. Başını okşarken ağlamam geçti. Sonra birlikte eve döndük. Bana iyi geldi.

Yazmaya başladım. Burada geçiyor öykü. Bir aşk hikâyesi. Yazı evinden dönmeden bu öyküyü bitirebilecek miyim, bilmiyorum. Günlük tutuyorum. Yazı nerede öykü, nerede günlük ayırt edemiyorum.

Buraya alışıyorum sanırım. Çünkü sevmeye başladım.  Mektubumu okuyunca bana yanıt yazar mısın?

*

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*