YAZI  EVİ    9 Temmuz  2026  / Perşembe

YAZI  EVİ    9 Temmuz  2026  / Perşembe

İkinci kattaki kapı ormana açılıyor. Önümde yokuş yukarı sık ağaçlar uzanıyor. Adımımı atıyorum dışarı. Nefesimin kesildiğini hissediyorum. Başım dönüyor. Yerdeki iri köklerden birine tutunarak çıkmaya çalışıyorum. Arkama, aşağıya bakmamalıyım. Emekleyerek çıkıyorum. Evden uzaklaşmıyorum. Ormanda yolunu kaybeden kitap karakterleri çok. Adlarını anımsamaya çalışıyorum. Aklıma gelmiyor. Oturuyorum, ayaklarımı köklere dayıyorum. Kendimi bıraksam yuvarlanarak evin birinci katındaki kapının önüne kadar inerim sanırım. Hava baş döndürücü. Ormanın kokusu biraz küflü, toprak da kokuyor. Çok nemli. Bir ses işitmeyi umut ediyorum ama yok. Korkutucu bir sessizlik hakim. Her an karşıma vahşi bir hayvan çıkabileceği geçiyor aklımdan. Ama bana söylediklerine göre tilkiler, kurtlar ve ayılar kışın inermiş köylere. Temmuz ayındayız. Şimdi batı bölgeleri sıcaktan kavruluyor. Bense kuzeydeki bu küçük yazı evi köyünde üşüyorum.

Ürperiyorum. Eve dönememe korkusu var. Ağaçlar öyle sık ki gökyüzü bile görünmüyor. Yerde hemen hemen yeşil bir ot yok. Çalılar da tek tük yapraklı. Dönmek istiyorum ama diğer yanım kalmak istiyor. Büyülenmiş gibiyim diyebilirim. Kalabalık kentten gelip burada kaybolmak; bu küçük köyde… Kokular, sessizlik, yalnızlık… Hepsi de çok yoğun.

Bir köpek havlıyor. Evin köpeği sarı olmalı. Biraz daha kalmayı düşünüyorum. Kökleri çekiştiriyorum. Toprağa öyle güçlü bağlanmışlar ki kıpırdamıyorlar. Küçük bir böcek görmek umuduyla bakıyorum. Yosunlar dikkatimi çekiyor; yumuşak ve ıslak.

Birisi bağırarak konuşuyor. Söyledikleri anlaşılmıyor. Telefonumdan saate bakıyorum. Akşam  yemeği zamanı olmalı. Gün geç kararıyor. İnternete bakmak istiyorum ama çekmiyor.

Eve dönerken; yokuş aşağı inerken gülümsüyordum. Zihnimde dolanan ormandı. Ağaçlarla ağaç olma düşüncesi hoşuma gitmişti. Burada hiçbiri yalnız değildi.

Eve girdiğimde kaldığım odanın yanındaki odadan arkadaş çıkıyor. “Merhaba, ormana mı gittin?” diye soruyor Derya. “Evet,” diyorum. “Akşam yemeği hazırmış. Geliyor musun?” “Geliyorum.”

Merdivenleri inerken önceliği ona veriyorum. Alt kattaki odada kalan Yeliz de üzerine hırka giyiyor; “Kurtlar gibi acıktım,” diyor. “Temiz hava insanı acıktırır,” diyor Derya. Birlikte dışarı çıkıyor, alt kattaki diğer kapıdan giriyoruz. Büyük bir oda. Ortada kuzine yanıyor. Üç tarafı koltuklarla sıralı. Tavanı kemerli. Masa bir duvar kenarında. Dört arkadaşız. Ev sahibimiz ve yardımcısı sofrayı hazırlamışlar. Diğer arkadaşımız Fulya masaya oturmuş bile. Biz de  oturuyoruz. Yemekte yeşil fasulye ve karalahana dolması var. Kuzinenin üzerinde demlenmiş çaydanlık duruyor. Yanındaki kocaman tencerede de taze mısır haşlanıyor. Mısır kokusunu alıyorum, demek ki haşlanmışlar. Yeliz içerisinin sıcak olduğunu söyleyip hırkasını çıkarıyor. Ben de üşümüştüm, ısınmak iyi geldi diyorum. Herkes üzerindeki hırkaları çıkarıyor. Yemeğimizi sessizce yiyoruz.

Sofradan kalkınca koltuklara geçiyoruz. İnce belli bardaklarda çayımız geliyor. Ev sahibimiz “Mısır pişti, istediğiniz zaman yiyebilirsiniz,” diyor. Teşekkür ediyoruz. Yardımcı kadın iyi akşamlar dileyip kapıdan çıkıyor. “Siz de gidecek misiniz Hürü hanım,” diye soruyorum. “Odamda olurum. Bir ihtiyacınız olduğunda seslenirsiniz,” diyor eliyle karşımızdaki  kapıyı gösterip. “Sokak kapısını kitlemeseniz de olur. Kimse gelmez. Sabah dokuzda kahvaltı yaparız. Siste dışarıya çıkmamanızı öneririm. Ormanda yürüyüş yapmak isterseniz, köyden bir genç size eşlik edebilir.” Odasına gidiyor, kapısını kapatıyor.

Televizyon yok. Telefonlarımıza sarılıyoruz. “İnternet çekmiyor,” diyor Yeliz. “Benimkisi az önce çekiyordu,” diyor Derya.

Kıyı ile yazışmak istiyorum ama internet yok. “Belki odalarımızda internet çeker. Denediniz mi?” diye soruyorum. Denememişler. Mısırımı alıp dışarı çıkıyorum. Hava kararmış ve soğuk.  Başımı göğe çevirince yıldızları görüyorum. Öyle büyükler ki onları da beni görebileceklerini düşünüyorum. İki ağacın arasında kurulan hamağa uzanıyorum. Zihnimde yalnızca gökyüzü manzarası var. Gözlerimin gördüğünü işliyor. Yine sessizlik. Bir ayak sesi işitiyorum. Başımı çevirip bakınca Sarı’yı görüyorum. Yanıma gelip hamağın yanında kıvrılıyor. Hiç mi baykuş olmaz, bir gece kuşu olmaz, bir ses nereden gelirse gelsin bir ses…

Üşüyorum. Kalkıyorum. Etrafı görmeye çalışıyorum. Karanlıktan hiçbir şey görünmüyor. Ağaçlar bile kayıp. Ellerime bakıyorum.

İçeri giriyorum. Odama çıkıyorum.

*

Merhaba Kıyı,

Yazı evine öğleden sonra taksiyle geldik. Sana yazmak istedim ama internet çekmiyor. Çektiği bir anı yakalarsam yazacağım. Hava, Güneydeki sahil kasabalarını aratıyor. Romanımı burada yazabilecek miyim, emin değilim. Seninle sohbet etmek isterdim. Belki iyi gelirdin bana.

Şimdi odamdayım. Tek pencere var ve perdeleri açık. Kimse yok çevremizde. Evler dağın yamaçlarında dağılmış. Orman var. Kentteki kalabalıkta yürüyüşe benzemiyor, ama ormanı  tanıyan biri bizi yürüyüşe çıkaracak.

Yatağımda yorgan var. Kocaman bir yastık… Şu bir  yastıkta kocayın diye verilen uzun yastıklardan. Küçük bir kitaplık ve masa var. Masaya bilgisayarımı, defterlerimi, kalemlerimi, kitaplarımı koydum. Kitaplıktaki kitaplara baktım. Çok eski kitaplar. Gençliğimde  okuduğum eski baskılı romanlar.

İyi geceler Kıyı.

*

Yatağa uzanıyorum. Kitap okumak kadar yazmayı da istemiyorum. Kalem ve kitabı olmayan bir insan ne yaparsa onu yapmak istiyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Şimdi dünyada neler oluyor acaba? Uyku bastırıyor. Yorganın altına giriyorum. Başımı, bir yastıkta kocayın, yastığına koyuyorum.

Saatin alarmıyla uyandım. İçerisi loştu. Saat sekiz buçuktu. Kalkıp pencereden baktım. Evin önündeki iki ağacı göremedim. Sis öyle yoğundu ki her yeri kaplamıştı. Odadan çıktım. Koridordaki kapıyı açınca bembeyaz bir bulutun içine gömüldüm. Hiçbir şey görünmüyordu. Adımımı attım, bekledim. Sonra diğer adımımı attım. Kapı kayboluncaya kadar ilerledim. Ellerim ıslanmıştı. Yüzüm, saçlarım… Çömeldim. Ağlamaya başladım.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*