YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ 24 Mayıs 2026 / Pazar
Herkese Yaşar Kemal’i anlatıyorum. Onlara sorular soruyorum. Son günlerde de tutturdum; Yaşar Kemal’in betimlediği pınar, yazdığı İnce Memed ırmak romanlarına benziyor. Öyle berrak öyle duru ki derindeki çakıl taşları olduğu gibi görünüyor. İnsanın içinde de böyle pırıltılar var ki, açık havalarda herkes görülebilir bence. Memed’in de gözlerinde görünür o iğne ucu kadar olan parıltı.
Arkadaşlarıma Yaşar Kemal tanıtımı yapacağım. Hazırlandın mı, diye sordu arkadaşım bugün. Yok dedim, hazırlanmama gerek yok; bir saat durmaksızın konuşabilirim. Onlara sorduğum sorular anlatacaklarımı da belirleyecektir.
*“En son ne zaman okudun?” diye sordum arkadaşıma. 2015 öncesinde Bir Ada Hikâyesi dörtlemesini okumuş. İnce Memed’i yıllar yıllar öncesi okumuş. Ortaokulda çocuklara okutmamış. Nedenini bilmiyor. Belki de yasaktı bu roman, diye düşünüyoruz. Şimdi olsa 7. Ve 8. Sınıf öğrencilerine okumalarını önerirmiş. “İnce Memed’in çok okunduğunu düşünüyor musun?” Son yıllarda bilmiyorum, diyor, ama eskiden okutuluyordu. “Yapı Kredi Yayınlarında 77. Baskısı yapılmış İnce Memed’in. Yayınevinden ilk baskısı 2004 yılı. 22 yılda 77 baskı. Sence yeterli mi?” İkimiz de bu soruyu yanıtlayamıyoruz. Bin kitap basmış olsa, 77.000 yapar. Bunun istatistikleri vardır mutlaka. “100 Temel Eser içinde var mı?” Var, diyor arkadaşım. Ama seksenli yıllarda yokmuş. Araştırıyorum 100 Temel Eser, 2004 yılında hayata geçirilmiş. Okullarda neden okutulmadığını bilemedim. Oğlunun kitabı okumamış olduğunu söyledi. Benim de çocuğum lisede okudu ve başka da okumadı. “İnce Memed’de çok betimleme var mı?” Vardır herhalde, bu romanı anımsamıyorum şimdi. Diğer romanlarında var. Tasvirleriyle yer etmiş. “Bak söylediğin gibi yazıyorum. Tasvir kelimesi bizim yaşımızı ortaya koyuyor. Ben betimlemelerin çok uzun olduğunu düşünmüyorum. Günümüz romanlarında iç monologların, bilinç akışının çok çok uzun olduğunu düşünüyorum. Yaşar Kemal’in betimlemeleri, özellikle de doğa betimlemeleri gözlerimin önünde canlanabilmesi için gerekli; fazla da değil bence. Bence romanı okumayan da betimlemelerin çok uzun olduğunu söylüyor. Çok komik bir düşünce ama bence gerçek. “Kütüphanende İnce Memed var mı?”
* “Yaşar Kemal’den bir roman en son ne zaman okudun?” En son çocukken okudum. İnce Memed’i lisede okudum. “Roman aklında kaldı mı?” Çok bir şey anımsamıyorum. “Okumak ister misin?” Okuyacak vaktim yok, okuyamam.
* “Yaşar Kemal’in romanlarından birini en son ne zaman okudun?” On yıl olabilir. Bir Ada Hikâyesi dörtlemesini ama adlarını anımsamıyorum. Dur dur anımsayacağım… “Hepsini anımsamadığın için üzülme, aradan on yıl geçmiş. Kütüphaneye göz atınca anımsarsın. Hangi romanını tekrar okudun?” İnce Memed 1. Ve 2. Cildini okudum ama çok oldu. “Betimlemeler uzun mu sence? Ben uzun bulmuyorum.” Uzun. “Lisede okutuyor musunuz?” Çok kitap okumuyorlar. Çalıkuşu’nu bile okumadılar. Bir iki kişi ancak okuyor. Adana’ya gitmiş ama Çukurova’yı gezmemiş. Çok sıcakmış; Güneşle dünyanın arasında Adana varmış, öyle derelermiş, dedi.
* “İnce Memed’i okudun mu?” Okumamış. Ama okumak istiyor.
* “İnce Memed’i okudun mu?” Aldım ama okumadım. Çok merak ediyorum. Tatilde okuyacağım. Derslerden zaman kalmıyor. “Öğretmeniniz okumanızı öneriyor mu?” “Merak etme kitapkurdum. Yazın okursun ve konuşuruz.”
* “Yaşar Kemal’i en son ne zaman okudun?” Lisedeyken. Üniversitede. Doktora aşamasında. 10-15 yıldır okumadım. Teyzemde okuduk. Anımsa. Hatırlıyor musun bize İnce Memed romanlarını almıştı. Ortaokuldaydık. “Konularını hatırlıyor musun? Ben hatırlamıyorum.” Kapaklarını görsem hatırlarım. Pamuk tarlaları, ağalık üzerine hatırlıyorum. Orhan Kemal’le karıştırıyorum gençlikte okuduklarımı. “Şimdi hangisini yeniden okumak istersin?” Hepsini. Türkiye’nin sosyal tarihini anlatıyor olma olasılığı yüksek. O dönemi analiz etmek için okumak isterim. “Sence yaş grubu nedir?” yaş grubu gibi bir şey yok. Hepsine uygun yazıyorlar. Biz ortaokulda okumuşuz. Bizim olgunluğumuzda lisede okunabilir. Üniversite diyecektim ama bizim kitapkurdunu düşündüm. O okuduğu için diyorum lise. “Şey diyorlar ya uzun betimlemeler…” Hatırlamıyorum. 2005 yılında sempozyuma gitmiştik. Adalet ve İnsan Hakları Sempozyumu. Sempozyumda sunulan bütün bildirilerin başlıkları ve sahipleri üzerine şarkı türkü söylediler; aşıklar atıştılar. “Güzel miydi?” 😊
*
Ben Yaşar Kemal’i en son ne zaman okudum anımsamıyorum. Çocuğum, lisedeyken kitabın dördünü de aldı. Benim, ortaokulda okuduğumu anımsattılar ama yine de anımsamadım. Şimdiki kütüphanemde kitapları var. Yaşar Kemal okumalarımız sayesinde okuyorum; anlıyorum ki…
İnce Memed’in dördüncü cildini okumak için sayfasını açtım ve hatalı basım çıktı. İadesi için başvurdum. Başka kitaplarını okuyacağım mecbur. Mecbur mu dedim? Hayır, severek okuyacağım diğer kitaplarını.
Yaşar Kemal’in ilk öykülerinden olan Pis Hikâye’yi okudum. Çok etkiledi. Üzüldüm. Kurgu deyip geçemedim. Yaşar Kemal de Pis Hikâye ve Bebek öyküsüyle ilk eserlerini vermişti. Derin, iyileşmez bir yara. Bebek öyküsü de farklı olmasa gerek; acı… Okumaya gücüm yüreğim yetmeyecek. İnce Memed öyle mi ya? Onca işkenceye, ölüme rağmen, lime lime edilse de köylüler okunuyor, yürek kaldırıyor. Bu da yazarın sanatının gücünü gösteriyor. Zaten Memed de köylüleri eleştiriyor. İnsanoğlu çiğ süt emmemiş mi zaten. Ya da bir başka söz ağalar için. İte bir pay ver, hırsıza yol göstersin? Kim bu itler? Köpek köpek olalı insanın yaptığını yapmamıştır. Onlara bu söz çok ağır oldu. Şimdi çakırdikenliği ateşe verseler, Alidağ’ın tepesinde bir top ışık üç gün üç gece yansa… Neredesin ey insanlık? Yüreğim yandı, yüreğim. Ne istediler Osman’ın Fadık’ından? Osman ki yarı deli bir köylü ırgatı, boğaz tokluğuna çalışan. Hürü’ye köle olan Osman. Uçkuru düşmüş adamlardan kan ağlamış Fadık.
Yaşar Kemal’in romancılığı üzerine yapılan sempozyumlar çok değerliydi benim için. Neden diye sormadım da düşündüm kendi kendime. Hani demiştim ya çakıltaşları ipiltilidir, pırıl pırıldır, gün gibi ortadadır… Neden eleştirmenler çağımızın hastalığı diye görmez de yüz yıl öncesini anlatır. Yaşar Kemal kentli bir destan yazmak istemiş ama destan olamamış. Kentte ne arar doğa? Doğayla özdeşlemez ki. Çağlar öncesinde mi kaldı destanlar? Öyle ya, öyle. Kent bozdu kent bozdu hamuru. Çürük kokusu… Hay senin metaforuna yazma arzuna. Güneş sarı sarı dağların ardından göründü, yürekler ısındı, dile geldi de insan olduğunu anımsadı, desen. Nerde güneşin altında insanoğlu. Kirlettiği denizin kumsalında uzanmış esmerleşmeye durmuş. Senin çakıltaşların nasıl görünsün, karpuz kavun kabuklarından… Uzatma da Bebek öyküsünü de oku. Oku da insanlığının kaç paraya eder olduğuna; çok eski zamanlarda… Köroğlu, Dadaloğlu… Bildin mi onları?
Vay Zala vay. Demek ki ebe doktor yoktu köyde. Ama eli şifalı yaşlı kadınlar vardı diye bilirdim. Şifalı otlarla yaparlar bilirdim emi. 1960’lı yıllarda gelişse de tıp, yetişemedi sayıları da ebesiz doktorsuz kaldı köyler kasabalar. Tarlada doğan çok vardır Anadolu’da. Evde, yaşlı ermiş bilinen eli şifalı kadınlar doğum yaptırırdı. Ellerinden geleni yaparlardı, diye bilirdim. Kader mi, yazgı mı? Bebecikler memesiz kaldı da açlıktan kırıldı. Beni önce ebe, sonra anam doğurdu. Şanslıymışım ki sarılmışım anamın bereketli memesine. Ben de doğurdum da hiç de zor olmadı, hastanede. Doktor bir iğne yaptı da bebe giyinip kundaklana kadar uyuttu. Gözlerimi açtığımda zıbını içinde, üstünde giyiti; kucağıma koydular; meme nasıl verilir, bebe nasıl beslenir gösterdiler. Ah benim şanslı bebeğim. Ben yaşadım da sen de gün gördün, yaş aldın. Bu dil de nerden çıktı. İstanbul Türkçesi konuşurdum, öyle de yazardım. Kim ağız yaptı? Bilmezdim ağzı. Çocukluğumda yazılarda okumuş olmalıyım bu ağzı; romanlar köy romanlarıydı. Nasıl da gün yüzüne çıktı. Ah benim ağzım; herkes kurtulurken bu dilden sana nereden pelesenk oldu. Bu kelime de doğru yerde mi kullanıldı bilmem. İlenmeyi duydum; senin iki gözün önüne aksın, Allah’ından bulasın; sürüm sürüm sürünesin; elin ekmek tutmasın; dilin lal olsun; gözün kör olsun… Demek ki geçmiş çok derinlerde durur dururmuş. Bekir Yıldız, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal ve niceleri… Gül gibi yaşayıp dururdum düne kadar, bu geceye kadar. Kalemi kırılasıca. Dilini eşek arıları soksun… Huyu kuruyasıca… Tez elden ağzı düzele. Sarı Sıcak öyküleri ne kadar da ağırmış; geldi göğsüme oturdu. Umarı sabaha olsun. Tez olsun. Başımıza taş yağacak taş; büyük anam derdi her kötü habarda… İnsan çiğ süt emmemiş mi? Kapı önlerine tabure çekip minderi de koyup el dikmesi; Ayşe’nin, Fatma’nın hikâyelerini anlatan kadınlar. Vallahi de billahi de dinlediysem iki gözüm kör olsun. Ayşe teyze koşturuverirdi evden atardı kendini kocasının dayağından kurtulmak için. Dilsiz olurdu, daha çok sinirlendirmemek için; koşar da koşardı. Vallahi de billahi de… Yok yok yemin etme; az mı gelip şikayet ederdi kocasını. Irgat gibi çalışıp kocanın içmesi için akıttığı paralardan… Akraba evliliği ve üç çocuk engelli de duramazlardı iki ayaklarının üzerinde, taşımazdı ayakları onları da… Yeteeer! Uyan uyan uyan uyan…
Bebek öyküsünü okudum. Okuyamam diyordum ama okudum. Zala’nın bebeğine bakan Kör Karı’nın ve diğer kadınların durumu da içler acısı. Sarı Sıcak’taki öyküler için okuma önerisinde bulunabilirim; ben okuyabildiğime göre…
Sarı Sıcak öyküleri arasından seçilen dört öykü, beşinci sınıf öğrenciler için uygun bulunmuş ve her öykü bir kitap olmuş. Yapı Kredi Yayınlarından basılmış. Bu öykülerin kahramanları çocuklar. Bebek ve Pis Hikâye gibi sonu karamsar bitmiyor. Çocuklar bir şekilde gün yüzü görebiliyor; az da olsa…
- ve 8. Sınıflar için de üç kitap var. Seçme Yazılar, Seçme Öyküler ve Seçme Röportajlar seçkilerinden üç kitap. Bebek ve Pis Hikâye seçkiye alınmamış; bu hikâyeleri gençler okuyabilmeli bence. Biz ki Kemalettin Tuğcu kitaplarını ilkokulda okumuş çocuklarız. Şimdiki çocuklar bu öyküleri okumayacak ama bilgisayarda, tablette kan gövdeyi götüren oyunlar oynayacak; öyle mi? Televizyonda haberleri izleyecekler? Savaşları izleyecekler? Yoksulluğun acısını hissetmeleri, yıllar önce yaşananların kurgusu yalanı olduğunu okumaları çok mu zor? Uzadıkça uzar da her çocuğa ebeveynleri anlatmalı, diye düşünüyorum. Sorarlarsa, neden, diye yanıtını da onlar vermeli. Bir zamanlar diye başlasınlar, Ahmet Arif’ten şiirler okusunlar:
“Doğdun/ Üç gün aç tuttuk/ Üç gün meme vermedik sana/Adiloş bebem/ Hasta düşmeyesin diye/ Töremiz böyle diye/ Saldır şimdi memeye/ saldır da büyü…”
Neden Çukurova’nın tarihini, kültürel tarihini yazmamışlar, incelememişler? Belki vardır da ben bilmiyorum. Pertev Naili Boratav, İsmet Zeki Eyüpoğlu…





Bir yanıt bırakın