ÖYLESİNE BİR GÜN 12 Haziran 2026 / Cuma
Üç dört gün yemek yaptıktan sonra normal hayatıma dönmek istedim. Ne yemek ne temizlik; bırak dağınık kalsın. Dün gece yaşadıklarım kabus gibiydi. Kendime çok acıdım. Anlatamıyorum işte. Baştan alayım.
Atölyede yazdığım diyalogları okudum. Derse katılan yalnız bendim. Bu fırsattan yararlanamadım. Hocaya soracağım soruları unuttum. Yazımı daha çok ben eleştirdim. Ama en çok “Çatışma bulamıyorum.” Dememdi şaşkınlıkla. “Çatışma ile ilgili kitaplar sipariş ettim.” Dedim. Gülüyoruz elbette. Yazımda da belirttiğim gibi çatışmayı ben kendimle yaşıyordum; yani biliyor olmalıydım. Ne yapıyordum? Şaka gibi birisiyim gerçekten. Hiçbir şey bilmiyormuşum gibi davranıyorum, sonra kitaplardan okuyup ha diyorum, biliyordum ben bunu; bildiğimi anımsıyorum. Hocam kapıdan adımımızı attığımızda çatışma başlıyor, dedi. Ülkemizde çatışma olmayan yer alan yok. Doğru. Bilmiyordum değil hatırlamıyorum. Unutmak yazmak açısından iyidir. Kendini bile taklit edemezsin.
Atölyeden sonra da yemek yaptım. Mutfaktan üç gündür çıkmıyorum. Çeşit çeşit yemekler hazırlıyor, derin dondurucuya koyuyorum. Yemek çeşitlerini anımsıyorum. Pazılı patates püresi, mısır unlu dalagan, Karadeniz usulü patates tava, turşu kavurma, patlıcan yemekleri… Neyse ki saat geçti de yemek yapmaya ara verdim, yattım. Ama uyuyamadım. Kafamda hâlâ yemekler dolanıyor. Kalktım, notlar aldım; marketten alınacaklar listesi yaptım; pişireceğim yemekleri sıraladım: Olmadı. Yattım. Ben yapacağım yemekleri düşünüyorum. Kalktım ve yemek tarifleri yazmaya başladım. Sonunda uyku ilacı almak zorunda kaldım.
Bugün de atölye vardı. Hocaya yazılarım hakkındaki görüşlerini sormak istedim ama ders saati uzadığı için arkadaşları sıkmak istemedim; konuşmadım. Ders sonrası mutlu olacağımı ve Yaşar Kemal okumalarıma dönebileceğimi düşünüyordum. Karnım acıktı. Yemek bol. Kısır yedim. Kek yesem mi dedim tatlı niyetine ama yemedim. Gündüz haşladığım fasulye püre olmuştu; püre yaptım yedim. Bir ara sigara böreğimden de pişirdim. Fasulye haşlamamın nedeni canımın piyaz istemesiydi. Eriyince püre olmak zorunda kaldılar. Fazlasını derin dondurucuya koydum. İyi ki eridi fasulyeler, böylece yemek yapma çılgınlığım son buldu. Arkadaşlarıma anlattım. Zihnimi durduramıyorum; Yaşar Kemal okumaları yapsaydım acaba neler çıkardı? Müthiş çağrışımlar olurdu mutlaka. Şimdi yaz deseler yazacak bir cümle dahi bulamam.
Pencere açık. Gecenin üçü olmuş. Ses yok ama uğultu var. Bana deniz havasını anımsatıyor. Sahil kenarında geçen serin bir gecenin içindeyim. Koltuğa uzanmış kendimi uğultulara bırakmışım. Tatlı bir boşluk. Her şeyi bir kenara bırakmak; anlamsızlık. Kocaman bir ev, dışarı çıkma gereksinmesi yok. Ya birkaç metrekarelik alanda yaşamak zorunda olan insanlar nasıl yaşıyor, düşünsene. Kocaman evde her şey elimin altında. İnternet var, alışveriş yap, telefon aç, kitap oku, sayfana yazılar yaz… Hayal kur.
Okumak için masaya oturuyorum ama hiçbir kitaba devam etmek istemiyorum. Fowles’in bir kitabından kaldığım sayfayı açıyorum. Beş altı sayfa okuyorum. İlgimi çekmiyor yazdıkları. Günlüklerini alıyorum ve ikinci cildi rastgele bir sayfasını açıyorum.
İlk başlarda ilgi uyandırmıyor. Sonra merak etmeye başlıyorum. Yaşamı nasıl? Günlük hayatı? Yazı hayatı? İlişkileri? Kapatıyorum kitabı. Çünkü benimle konuşmaya başladı; yani zihnimde cümleler dolaşıyor. Oysa bugün fiziksel olarak var olmayanlarla konuşmayacaktım. Kitap karakterleriyle sohbet etmek istemiyordum. Sayfaların arasında kalmak… Çıkmak sayfadan… Ev sessiz. Bizimkiler biri bir koltukta, diğeri başka koltuğun tepesinde uyuyorlar. Onlar bana mı benzedi, yoksa ben mi onlara benziyorum? Kediler canım; onlardan söz ediyorum.
Gerçekten de öylesine bir gün oldu. Kedicikler için sıra dışı bir gün olsun istiyorum; onlara yaş mama vereceğim. Yemeklerini yedikten sonra yalana yalana yatak odasına geçip beni bekleyecekler. Yemeklerini yediler, yalandılar temizlendiler; tuvalete girdiler; kız yatak odasına gitti. Baba da görünürlerde yok ama salonda. Hava çok güzel tam keyiflik hava. Ben de uyumak istemiyorum. Ama yapmak istediğim bir şey de yok. Bu arada günlükleri okumak da istiyorum.
Çay demledim. Fowles’in günlüklerini hem okumak istiyorum hem de okumamak istiyorum. Bu günlüklerde ne bulabilirim? Yaşlılık dönemlerinin bir yazarın kaleminden okumak. Akıllanmak mı, aldırmamak mı? Belki de aptallık geçmişteki inançlar. Yaşlılığa beni alıştıran kitaplardan biri olmalı. Normal yaş almak. Yaş almadan yaşlanmak da var; neyse ki yaşımı aldım.
Yine bir şeyler yedim; sigara böreğini kızarttım. Kuşlar sabahı muştuladı; özellikle serçeler. Kargaları saymıyorum çünkü gece boyunca gakladırlar. Martılar da öyle. Kentin ışıkları onları uyutmuyor olmalı. Serçeler de nasıl uyuyabiliyorlar anlamıyorum. Kargalar açlıklarını bastıracak bir şeyler bulamayacak çöp kutularında. Gece çöp arabası geçti ve çöpler toplandı. İnsanlar uykularından uyansa bile zamanları ancak işe gitmeye yetiyordur.
Fowles’in günlükleri iyi geldi. O sıkıcı ve hasta günlerine ara sıra değiniyor. Bastonla yürüyor yine de ormanda yürüyüşe çıkıyor. Çocukluğumuz, gençliğimiz, evliliklerimiz ve anne babalığımız bize öğretiliyor zorla. Gerek aile gerekse de toplum baskısı. Yüz yıllarca korumuş geleneklerini ama her kuşak bir önceki kuşağın onlara engel olan değerleri kırıyor; yıkıyor. Yeni kuşağın ilgisiz ve kaba oluşu sonunda neler gelişecek beni daha doğrusu gençleri nasıl bir gelecek bekliyor, düşleyemiyorum. Bizim umut dediğimiz ütopyalarımız da yıkıldı, bugünün gerçekliğinde. Bilimkurgu mu aldı yerini? Distopyalar? Bizim kuşak masallara da inanır, gerçeklikle bağlantı kurmaya çalışırdık. Hatta öğretmen olarak çalıştığım otuzlu yaşlarımda masalların alt katmanlarında saklanmış gerçeklikleri çözümleyen yazılar okumuş, ders kitaplarının eleştirileri ve alt mesajları üzerinde tartışmaları, çözümlemeleri okumuştum. Cinsiyet ayrımcılığının işlenmesi, geleneklerin kuşaklar boyunca iletimi… Karlar Kraliçesi masalını geçenlerde dinlediğim bir konuşmada “güller açar güller solar” son sayfasında yer alan cümlesinin anlamını yani günümüzdeki anlamını hissettim. Her gül solar ama bir başka gül de vardır, hepsi ayrı ayrı olabilir; aşk biter ama aşk bitmiş değildir, bir başka gül vardır. Gülleri solduran zaman değil, aşkın bitmesidir. Bu yorum da benden olsun.
Onat Kutlar’ın Kül Kuşları adlı öyküsü dün (artık yeni bir günün sabahındayım) atölyede incelendi. Daha önce bir başka hoca da bu öyküyü işlemişti. Aralarında tek fark evin yanmış olması. Bu bana mantıklı geldi, çünkü evde eşya yok. Geçmişte bu büyük evde yaşamış insanlar olduğunu düşünemiyoruz. Ev boş. Odalar boş. Zaten evin de yıkılması ve yol yapılması durumu olduğunu çıkarıyoruz, alt metinde.
Evlerin yıkılması… Kentsel dönüşüm konulu öykü yarışması olduğu okuduğumun üzerinden iki saat geçmemişti ki bir haber çıktı karşıma. Kentsel dönüşümle işini kaybeden kapıcıları (yazıda kapıcılar kelimesi kullanılmıştı demek ki apartman görevlisi kelimesini kullanamayan bir haberci olmalı) haber edilmişti. Kentin dönüşümü; artık büyük şirketler asgari ücret karşılığında çalıştıracak ve onlara ikame edebilecekleri bir daire vermeyecekler. Bu alanlardan da kazanç elde edilecek. Yarışma için çok uygun bir konu. Bir de şu var: En çok dört katlı olan semtlerin değişimi; kırk elli katlı binaların yapılması; yeni bir kent oluşumu, kentin yeni yüzü. O insanlar nereye gitti? Başka dört beş katlı evlerin olduğu semtlere…
Çağrışımların sonuna geldim. Kediler salonda, beni yalnız bırakmıyorlar. Davranışları onlara aldığım yeni oltayla kurduğumuz ilişki sonunda değişti. Kız, kendisini sevdiriyor hatta kendisi geliyor, oyun istediğini belli ediyor, mama istediğini gösteriyor. Baba da babalığını yapıyor. Ne tuhaf ki kız, babası acıkınca mama vermemi istiyor yani babanın sözcüsü. Baba bana değil kızına anlatabiliyor derdini. Birbirlerine karşı çok saygılılar. Hoşgörülüler. Konuşamıyorlar ama anlaşabiliyorlar. Biz insanlar konuşmasak nasıl anlaşılırdık? Yanıt, elbette bugün olduğu gibi yine anlaşamazdık. Derdini anlatan dili anlayan pek yok. Yok.





Bir yanıt bırakın