DİYALOG                                                   8 Haziran 2026  / Pazartesi

DİYALOG                                                   8 Haziran 2026  / Pazartesi

“Dün söylediklerini düşündüm: Tüketim çılgınlığına kapılmışım. İçimden hissettim bunu. Okumaya zaman bulamayacağımı bildiğim halde abartılı bir alışveriş yapmışım. Yeni kitaplığımda boş iki raf kaldı. Boş rafları doldurmayacağıma kendi kendime söz vermiştim oysa.” dedim.

“İade et o kitapları.” Dedi.

“Yapamam. Belki okurum. Çözümleme yapabilmem için gerekli bence.”

“Ben de yeni bir yazı atölyesine başlamayı düşünüyorum.”

“Bu da bir tüketim dürtüsü değil mi? Diğer atölyeler yeni bitti.”

“Bunu söyleyene bak. Böyle söylediğin halde iki atölyeye yazıldın.”

“Ne yapayım? O atölyeler okumak atölyeleri. Kendimi yetersiz hissediyorum. Olmuyor. Anlamıyorum. Hâlâ öykü çözümlemesi yapamıyorum. Yedi öykü incelenecek. Bu son olur sanırım.”

“Tüketim, yetersizlik duygusuyla sağlanıyor. Sendeki bu. Tüketmen için bu duygunu kullanıyorlar.”

“Aaa hiç düşünmemiştim. Evet ya, yetersiz olduğumu düşünüp birçok alışveriş yaptım. Okumak atölyelerine de kayıt yaptırdım.”

“Yazmak atölyesine de devam edersin sen.”

“Belki senin hocandan birebir ders alırım. Bence söylediğin fiyat çok uygun.”

“Evet bir dosya olacak şekilde çalışırım. Sen de dosya üzerine çalışırsın.

“Şimdi değil. Kendimi yorgun hissediyorum. Dinlenmek istiyorum.” dedim.

“John Fowles’in günlüklerini aldın mı? O kadar kitap aldın, bu kitapları da al. En düşük fiyat Amazon’da.”

“Sepete koydum. Kedi kumuyla birlikte sipariş vereceğim.”

“Sen güzel günlük yazıyorsun. Bence bu kitabı almalısın. Günlüklere devam et. Çocuk kitaplarını yaz.”

“Evet ya, beş dosyalık projem vardı değil mi?”

“Eveeet.”

“Şimdi yazdıklarıma gülüyorum. Beni Islıkla Çağır: Eee ne olmuş yani? Çok komik, ıslık çalmış, âşıkmış.”

“Öyle söyleme. Her yaşta aşk başkadır.”

“Aşk var mı?”

“Var.”

“Nerede?”

“Orasını bilmem.”

“Şu anlattığın olay var ya…”

“Hangisi?”

“Yeğeninin iş yerinde yaşadığı problem. Ne ayın elemanı seçiliyor, ne de en yüksek primi alıyor. Düşündüm de sonuncu olan da, birinci olan da öyküye hizmet etmiyor. Arada kalan kızın hikâyesi önemli. O farklı çünkü. Çatışmalardan uzak durduğunu düşünelim. Sonuncu olmak istemiyor ama birincilikte de gözü yok. Birinci gibi sevilmemeyi, sonuncu gibi üzülmemeyi seçiyor. Bu iki kişiyle de konuşabiliyor. Çünkü onu rakip olarak görmüyor birinci; sonuncu da onun geniş olması nedeniyle önüne geçebileceğini düşünüyor.”

“Evet. Bence de güzel öykü olur. Yazsana.”

“Yazamam sanırım. Yine çatışmasız bir öykü olur benimkisi, okur okuduktan sonra ‘Eee ne olmuş yani?’ der. Belki sen yazarsın.”

“Yazmak istediğim başka şeyler var. Yarışmaya göndermek için yazıyordum ya, eşim dedi ki neden yazıyorsun? Kimin seçileceği baştan belli değil mi? Ben de dergi için yazmaya karar verdim.”

“Ne yazacaksın?”

“Elimdeki öykülerden birini göndereceğim. Hangi dergiye göndereyim?”

“Senin söylediklerinin hepsine gönder. Elinde çok öykü var. Gözden geçir, gönder. Üç öykünü çok beğenmiştim.”

“Olabilir bak. Ee bugün ne yaptın?”

“Söylesem mi?”

“Söyle söyle.”

“Alışveriş yaptım.”

“Ne aldın yine? Yoksa kitap mı?”

“Kitap değil. Daha gelmemiş altı kargom var. Nadir Sahaftan aldım ya; her sahaftan bir kitap…”

“Ne aldın öyleyse?”

“Elbise…”

“İhtiyacın var mıydı?”

“Yoktu.”

“Kızım çık dışarı, sahile in, yürüyüş yap… Altın al. Paran cebinde kalsın.”

“Dört gündür okumuyorum ya zihnim boş kaldı, ıvır zıvır düşünmeye başladım. Bu akşam okumaya başlamam gerek. Tavana bakıp hiçbir şey düşünmediğim zamanlarımı özlüyorum.”

“Yine yap. Engel olan ne ki?”

“Arkadaşım evde ne yapıyorsun, diye sormuştu. Düşünmüştüm. Sonra da uzanıyorum, tavana gözlerimi dikiyorum, demiştim. O da sormuştu: ne düşünüyorsun? Hiçbir şey, dedim. Sonra da ne düşünüyorum diye kendimi izlemeye başladım. O günden sonra da öylesine uzanıp düşünmeden uzanmayı başaramadım.”

“Alem kadınsın. Ne düşünüyormuşsun peki?”

“Ne düşündüğümü düşünüyorum. Gülme, doğru söylüyorum.”

“Güldüğüme bakma. Çatışma yazamıyorum, çatışma nedir diye soruyorsun. Asıl çatışmayı kendinle yaşıyorsun.”

“Gerçekten mi?”

“Eveeet.

“Sana asıl söylemek istediğim başka bir şeydi.”

“Ne?”

“Hani sekiz sahafa altı çizili, notlar alınmış İnce Memed’in birinci cildi var mı, diye mesaj yazmıştım ya. Birisi temiz bir kitabını gönderirim yazmıştı. Çok komik gerçekten. Ne yapmış biliyor musun? Kendisi rastgele altını çizmiş göndermiş.”

“Yapma ya.”

“Ama biri dikkate almış isteğimi. Ellerine geçerse bana yazacaklar. Belki onlar da okuyup altını çizer. Neyse okusun da sayemde okumuş olur.”

“Fransız yazarın kitabını okudun mu? Hani demiştin ya okuduktan sonra ‘Eee ne oldu şimdi?” diye sormuştun. Sen dedikten sonra düşündüm, ben öyle bakmamışım.”

“Onun sayesinde ben de kendi öykülerime bunu onun sayesinde sordum. Bizim okurlarımız toplumsal bir duruş bekliyor. Belki de kendilerini arıyorlar. Ama yazmak kadar okumak da bir arayış. Sana daha önce söylemiştim: İki kitabımı okuyan ikinci sınıf öğrencisinin söylediği gibi: İki kitapta da kahramanlar bir şeyler arıyor. Sahi ya bunu düşünmemiştim, demiştim hemen. Sonra da kafama dank etmişti: Yazmak zaten bir arayış değil mi?”

“Hadi ben öykülerimi çalışayım. Sen ne yapacaksın?”

“Nadir Kitaptan, çatışma ile ilgili iki kitap geldi. Onları okuyayım.”

“Sana iyi okumalar.”

“Sana da iyi yazmalar.”

“Yarın görüşürüz.”

“Aa dur bir dakika bir şey söyleyecektim.”

“Ne?”

“…”

“Eeee…”

“Hay aksi. Unuttum. Düşünüyorum.”

 

 

 

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*