YAZDIKÇA           7   Aralık 2025/ Pazar

YAZDIKÇA           7   Aralık 2025/ Pazar

İnsan yazdıkça anımsıyor da. Ne çok şey yaşanmış. Ne de olsa yarım asır. Gerçekleri yazmak gerek ama kimse nasıl yazılacağını bilmiyor ki ben bileyim. Şikayetten, duygusallıktan, nostaljiden, dramdan çıkamıyor. Öfkesi de cabası.

Hani öğrencilerim olmasa kalemime geleni yazarım diyorum. Onlar yazsın istiyorum, benim başaramadığımı onlar başarabilir.

Beni ilk çalıştığım bir okuldan bir erkek öğrencim eski telefonumdan aramış. Telefon numaramı almış ama beni aramadı. Çok üzüldüm. Yaşının kırk beşlere geldiğini sanıyorum. Benim gözümde onlar hâlâ ufacık mavi önlüklü şirin çocuklar. Onlara  kırgınım biraz. Bazılarına ama. İnsan Nazım’ın şiirlerini okuyup, nasıl oluyor da yazdıkları benden uzak? Anlamaya çalışıyorum, sonra da hak veriyorum. Onları anlamak için sosyolojisini, kültürünü, eğitimini, pedagojisini okudum durdum. Okuduklarımdan yola çıkarak yazacaklarım onları incitir mi? Yazmayacağım.

İlk çalıştığım okulda öğrenciler öğretmenlerinin kopyası olup çıkardı ikinci sınıfın sonunda. Yürüyüşleri, duruşları, mimikleri… Bir çeşit taklit ederlerdi. Benim öğrencilerim sanırım biraz özgür, kafasının dikine giden, inatçı çocuklardı. Yine de bana fazla zorluk çıkarmadılar. Tek sorunum diğer sınıflarda gözleyip imrendiğim gibi inci gibi ikili sıra olmayı öğrenememeleriydi. Asker gibi. Bir ara bağırmayı bile denedim, yine olmadı. İlk çalıştığım okul benim için çok değerlidir; zaten bugünlerde bile beni arayıp soran o çocuklar.

İkinci okulum çok renkli olduğu gibi çocuklar çocukluklarını da yaşadılar. Çünkü veliler beni destekliyorlardı. Çocukları için yapmayacakları şey yoktu. Onlar da emek verdiler. O çocukların bugün yazıyor olmaları gerekirdi. Birisinin beni aramasını çok ama çok istedim. Ne haber aldım ne de sosyal medyada bulabildim onu. Geçenlerde bir paylaşımını beğenene kişiyi merak ettim. Fotoğrafında başında beyaz bir takkesi vardı. Bir papağan da elinde… Üzüldüm mü? Şu anda bile bunu soruyorum kendime. Üzülüyor muyum? Belki de kaderine boyun eğmektir bu. Şimdi ben de kadere bırakmadım mı hayatı. Ya da günümüzde insanlar kaderlerine boyun eğmiyor mu. Soru değil cümlelerim. Yanıt beklemiyorum.

Bir kitap okudum, anımsamalar akın akın zihnime geldi. Bir öğrencimin yıllar önce yazdıklarını kısaca özetlesem.

Her gün sınıfa gazeteleri alma görevi ondaydı. Öğlenciydik. Bazen bazı gazeteler bitmiş olurdu. Başka yerden alırdı. Uzaktaki bakkaldan, ki o zamanlar gerçekten bakkaldı, alırdı. Bunun için bir caddeyi geçerdi ve yüksek duvarları olan sitelerinin önünden yürürdü. Ve bir gün günlüğüne neden biz burada yaşamıyoruz, diye yazmıştı. Bir gün sınıfın penceresi kırıldı ve yanımda para olmadığı için hemen müdahale edemedim. Perdeyi kapattık. Birkaç gün sonra takılacaktı. Bu arada kardeş okuldan maç yapmak için gelen öğrenciler sınıfıma da girecekti. Cam yoktu. Perde kapatıldı. Kitaplık da kırıktı. Onu da bir öğrencim tamir etti. Biz burada mutluyuz. Onlar için çocukluk oyun demek, bir yandan da yazmayı öğrenmek demek.

Yazmak için onlardan izin mi alsam? Yazacaklarım çocuklara göre olmayacak ama. Şu öğretmen duygusallığından ne zaman arınmış olacağım? Bir kurtulsam da yazsam. En azından kurgulu bir şeyler olabilir. Gerçek değil yani. Bir okul düşle İstanbul dışında. Çocuklar için imece usulüyle bir okul yapsınlar iki katlı. Bahçesi olmasın, köylülerin tarlalarına açılsın okulun kapısı. Ağaçlarda ipler asılsın salıncaklar kurulsun. Ağaç altlarında piknik yapılsın. Bir de dere ekle yanına. İzmir’den aldığın yeşil renkli dereyi de buraya yerleştir. Bir bakkal olsun. Rafları tozlu ve boş. Tuz, şeker, un, makarna, bulgur… Çocuklar için çikolata olmasın. Balon olmasın. Sadece sakız olsun.

Yarın başka kitaplar okurum da üzerimdeki duygusal hava uzaklaşır. Leyla Erbil’den öyküler okumam gerek, ödevimiz bu. Bizim Çağ Edebiyat’ın her ay yaptığı kitap etkinliklerinden biri.

Okumak iyidir. Yanında yazı da olsa hiç fena olmaz.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*