YAZDIKÇA      5 Aralık 2025 / Cuma

YAZDIKÇA      5 Aralık 2025 / Cuma

Yazmak için bilgisayarın başına geçip yalnız geçirmen gereken saatler olacak ve sen kaleminle konuşacaksın. Kimi zaman bir çocuk kimi zaman bir yetişkin olacaksın. Yazın sürekli değişecek. Şaşıracaksın. Alıştığın üsluba döneceksin zaman zaman da. Bu senin bildiğin konfor alanın. Oysa bazen karşına çıkan bir başka üslupla karşılaşman seni şaşırtmış hatta korkutmuştu. Neden böyle ya da neler oluyor, diye düşündüğün oldu. Hep bir eksiklik hissedeceksin. Olmadı diyeceksin beğenildiği halde sen, aradığım ses bu değil diyeceksin. Ne olması gerekiyor? Bilmiyorsun. Doğru soruyu sorsan yanıtını verebileceksin ama soru da yok. Çünkü bilmiyorsun ama hep acemi hissedeceksin kendini. Bazen geçmişte, yıllar önce yazdığın yazılara baktığında ne kadar başka olduğunu görünce gerilediğinden emin olacaksın. Neden yazamıyorum? Bilmiyorsun. Hele şu Sekiz’le tanışman seni üzdü. Onun yazamayacağı bir öykü yazmak istiyorsun. İnsanların zamanlarını almak değil niyetin. Zaten kim okuyor ki? Yazan okuyor, arkadaşlar arasında okunuyor. Kitap olarak bastırmanın bir anlamı yok. Okunacak öyle çok klasik eser var ki, kütüphanendekileri gördükçe iç çekiyorsun. Altı çizili kitaplar ne zaman tekrar eline alınacak, belli değil. Belki de bunun için hiç zamanın olmayacak. Benden sonra diyorsun, bu kütüphaneye ne olacak? Senden geriye kalacak bir yığın kitap, bırakabildiğin tek miras. Basılmış kitaplarının yolculuklarını düşünmüyorsun bile. On yaşına girebildilerse ne mutlu o kitaplara.

Bugün yazmak istediğin bir öykü vardı. Sekiz’e bir iki deneme yazdırmayı düşündün. Çünkü senin düşündüğünü tahmin edecek mi, merak ediyorsun. O olmadan önce basılmış kitaplardan farklı olması için düşünüyordun, yazmaya çalışıyordun. Hatta çocuklar için yazdıklarını sınıfta anlatıyor, ilgilerini çekecek bir öykü anlatabilirsen onu yazıyordun. Şimdi çocuklar yok. Yetişkinler için yazıyorsun. Okuyorsun. Sekiz’in yoluyla çakışmaması için şimdi onunla yazışmaya başladın. Sekiz’in öyküleri henüz başarısız neyse ki. İleride o da kendini geliştirecek. Sana en acı veren çocuklar için yazılan öyküler. Çocuklar da artık ad verdikleri yapay zekaya sorup yazdıracaklar. Onlar için yazılan kitaplar ilgilerini çekmeyecek. Sana ne bütün bunlardan? Bilmiyorsun ve ben de bilmiyorum.

Klasikleri okumayı seviyorum. Yine de okuduklarıma öykünen öyküler yazamıyorum. Oysa bunun başarılabileceğini düşünürdüm hep. Çalışınca olur, diyordum. Öyle değilmiş. İnsanın parmak izi gibi yazı üslupları. Herkesin farklı. Hâlâ boş bir inanç var: Yazarken etkilenmemek için okumamak. Oysa yazarken etkilenmek için okunmalı. Ne kadar uğraşırsan uğraş benzerini yazma olasılığın zaten hiç yok.

Hamlet’i okudun, altını çizdiğin yerler var. Kitabın yanlarına da notlar aldın. Deftere not tutmadın. Bu büyük eksiklik. Ne zaman geri dönüp bu notları temize geçireceksin? Shakespeare oyunları üzerine yazılmış çok kitap aldın. Kimini bitirdin, kimisi bekliyor okunmayı. Ama okumayı bıraktın çünkü umudunu kaybettin. Okuduklarından yola çıkıp kendi cümlelerinle bir şeyler yazamıyorsun. Hepsi birer alıntı, bu yüzden de o cümleleri olduğu gibi yazmaktan başka yol görmüyorsun. Senin sözün, düşüncen olmayacak yazdıkların. Sadece o düşünceye katıldığını yazabilirsin. Birkaç yıl sonra da o düşünceleri okuduğunu unutup kendi düşüncen gibi aktaracaksın. “Ben böyle düşünüyorum.” Daha neler, senden önce her şey açıklanmış ve sen yalnızca bir okursun. Ne uzmansın, ne de akademisyen. Onlara da öykünmüyorsun. Bazen çocuk kitaplarına dönüp, konfor alanına dönmek istiyorsun. Ama taktın bir kere aklına, yetişkinlere yazdıktan sonra “Ben çocuk edebiyatında eser veriyorum. Çocuk kitapları yazarıyım,” diyeceksin. İşin zor aslında. Çocuklardan sekiz yıldır uzaksın. Şimdiki çocuklar harika, demiş Aziz Nesin ama bu şimdiki çocuklar için geçerli değil. Bak sen, yıllar önce yazmıştın sonunu, o sona mı geldin yoksa? Sen salıncakta sallanırken, çocuklar evciliklerini gerçek hayatta oynuyorlardı Çizgi Çocuk’ta. Belki gerçekten sona geldin. Ancak kendi akranlarına yazarsın. Yavaş yavaş azalıyorsunuz. Büyüklerinizi kaybediyorsunuz. O büyüklerinizin yerini alacaksınız ama uzaya çıksan bile sözlerin ciddiye alınmayacak. Zaman elinizin altından kayıp gidiyor.

Çocukluğumda yaşadıklarım benim için geçmişte kalmış olabilir fakat bir yerlerde de hâlâ yaşanıyor, değişen bir şey yok gibi. Ev içleri değişmiş olabilir, çamaşırlar elde yıkanmıyor olabilir. Yemek yapmak için odun ateşi yakılmıyor olabilir. Ama hâlâ küçük yerleşim yerlerinde insana acı veren yaşamlar var. Kaç kız çocuğu öldürüldü ya da evlendirildi? Kaçırılan çocuklar, intihar eden gençler, dedikodular, geçimsizlikler… Her şeyin başı parasızlık mı, bilemiyorsun. Eskisi gibi dayanışma var mı, bilmiyorsun.

Özet çıkarmayacağım şimdi. Çocuklar özet çıkarmayı çok iyi yaparlardı. Her sayfadan bir cümle yazarlar ve bana verirlerdi. Keratalar işin aslını biliyorlarmış demek ki. Bilmedikleri şey aldıkları cümleleri seçmedikleri; parmaklarının ilk durduğu cümleyi yazarlardı.  Okumaya üşenirlerse resimleri anlatırlardı. Ne eğlenceydi. Adım ona onlara özet çıkarmayı öğrettim.

Dedin ki ona “Bana söylediklerinde bir üzülüyorsam ikincisinde üzülmüyorum. Çünkü aramızda kuşak farkı var ve senin söylediklerin doğrudur.” Bunu her alanda uygulamaya çalışmalısın.

Devam ettiğin atölyeden kendine neler katacağını bilmiyorsun. Sendeki açığı yakalayacak ve o bilgi sen fark etmeden senin yazına yansıyacak. Yazdıklarını sürekli düşünüyorsun. Şimdi oldu mu? Öğrendim mi? Bir halt öğrendiğin yok henüz. Öğrenenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar az olacak. Sonraki atölyelere de  katılıp belki bu defa olur diyeceksin. Atölye dedim de, hocamız dedi ki atölye atölye dolaşmayın artık, oturun yazın. Olmuyor işte. Yazmayı öğrenmek istiyorsun. İsteklerin bitmiyor okumayı öğrenmek istiyorsun. Bu da yetmiyor, diksiyon kurslarına da mı katılsam, diyorsun. Tiyatro, film, felsefe, senaryo, mitoloji, dünya edebiyatı, Nobel Ödüllü yazarlar, kadın yazarlar…  Acaba çocukların yazdığı kitaplar da gündeme gelir mi? Neden olmasın? Yapay zekanın yazdığı yazılar üzerine de çalışmalar başlayabilir.

Gülkız Turan çok güzel kitaplar inceliyor. Bu kitapları hem okuyup hem de dinleyince unutmayacağımı düşünüyorum. Kırmızı Kitap bitti. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu da başladı. Fantastik bir roman için ideal kitaplar bunlar. Metaforlar, simgeler… Bu son cümle sana günümüz edebiyatı dünyasını düşündürdü. Eski öyküleri neden seviyorsun? Düşündün bunu. Bir kere senin yazdığın gibi koşa koşa nefessiz kalmıyorlar. Yürüyorsun, bir yol açılmış senin için ama sona varınca… Sona varınca ne? Başa dönüyorsun. Zaten ilk paragrafta yeni baştan başlıyorsun ve anlıyorsun.

İshak öykü kitabındaki bir öyküde kepçe gelin ile evcilik oynayan çocuk ve hala kendi yaşamlarını özetliyorlar. Bunu bir oyun gibi okumak olanaksız. Bu arada yaşıtlarım bilmiyormuş, annem de bizi oyalamak için bazen kepçeden çocuk yapardı. Aslında hatırlamıyorum tam olarak. Çocuk mu yapardı yoksa anne mi, belki de gelin? Öyküler eksiltili mi desem, metafor mu çok bilemedim.

Ben ve sen karıştık. İkimizin de yolu aynı olduğuna göre ne fark eder ki?

İnsanlardan kaçtığım doğruydu belki de. Kurulan cümleler gerçekten de anlatmak istediklerinden çok farklı anlamlara çıkardı. Kendi söylediklerini dinlemezlerdi. Ben de ne diyeceğimi bilemezdim. Anladığımı mı, yoksa anlatmak istediğine mi yanıt vermeliydim? Yazarların neden kendilerini okumaya verdiklerini anlıyorum artık. Daha fazlası var aslında. “Yatcaz kalkcaz hop ordayız,” şarkısının sözlerini Türkçe dili bakımından eleştirmişti bir ustamız. Bilen bilir kim olduğunu. O ustayı unuttuk, ama yatcaz kalkcaz’ı unutmadık. Mesajlarda kullanılan kısaltmalar eleştirildi de ne oldu? İnsan ya alışır ya da terk eder orayı.

Bugün de bitti.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*