OKUDUKÇA – GÜNLÜKLER  –    14  Haziran 2025 / Cumartesi

OKUDUKÇA – GÜNLÜKLER  –    14  Haziran 2025 / Cumartesi

Az önce, biraz daha oku, diyordum kendime. Elimde kalem aldığım notlar ve çağrışımlarla okumaktan zevk alıyordum. Sanırım bağımlılık yaptı. Bir şeyler değişti ama henüz adını koyamıyorum.

Bir ay önceydi. On ay süren yazı ve okuma kulüp ve atölyelerin sonlarına doğru yorulmuş, durmuştum. Artık gücüm kalmamıştı ama kitaplar sürekli eve kargoyla geliyordu. Çalışma odasında yeni gelen kitaplara yer yoktu. Üst üste yığılı duruyorlardı. Kitap okudukça bir başka kitap karşıma çıkıyordu. Bir gün umutsuz bir şekilde çalışma odasının ortasında durup raflara, yerlere baktım. Bunca okumadan sonra aklımda ne kalmıştı? Satranç’ı sanırım dört defa okumuştum. Dönüşüm’ü de… Hatta yaptığım iş gereği defalarca okuduğum çocuk kitapları vardı. Çok geç kaldığımı düşünüyordum. Meslek olarak bu işi seçmiş olsaydım her şey farklı olacaktı. Fen Bilimlerinden mezun olmak da bakışımı etkilemişti. Kesinlik arıyordum, semptomlar ve teşhis; tedavi… Felsefe okumalıydım. Psikoloji ya da. Aklımda hiçbir şey kalmamıştı işte. Yığılıp kaldım sandalyeye. Okumayacağım, artık okumayacağım, diyerek odadan çıkmıştım. Ama kitaplardan kurtulamamıştım, salon da kitap doluydu. Yorgundum.

Şimdi yeniden okumaya başladım ve okumaktan da haz alıyorum. Heyecanlanıyorum. Anlatılanlar ve anlatılmayanlar. Gerçekler ve kurgular. Disiplinler arasında bağlar kurmak. Ama madem ki okuyorum, illaki okur yolculukları… Yazarların, okurların okur yolculuğuna merak salmıştım bu on ay süresince. Arkadaşlarımın… Çocukluğumun ve arkadaşlarımın çocuklukları… Bu gece okuduğum kitabı yeni almadım ve daha önce okuduğumdan da eminim. Bu kitap 2018’de alınmış, 2016 ilk basım yılı. Şu Edebiyat Denen Şey. Okumak, Düşünmek, Yazmak Andrew Bennett, Nicholas Royle. Notos Yayınları. Okuduğum bölüm beni derinden etkiledi. Çok çok yavaş okudum ve böyle giderse kütüphanedeki kitaplara… İniş çıkışlı hayat. Bir umut oluyor gibi diyorum ama bu umuttan çok kendini metne bırakmak kaptırmak gibi bir şey. Bu okuma uğraşı umuttan çok kendini okumaktan alıkoyamama. Beklenti sıfır. Unutuyorsun her şeyi ama unutmuyorsun da. Unuttuğun sadece kendin oluyor. Aptalca sorular zihnine giremiyor. “Neden okuyorsun? Bu senin ne işine yarayacak? Okuyup da neyi değiştireceksin? Başka uğraşın mı yok? Gerçeklerden mi kaçıyorsun?” (Gerçeklerden kaçmak diyorlar ama bunun doğru olmadığını artık biliyorum.)

Uyumak istemiyorum. Öleceğim de aklıma gelmiyor. Ya da geliyor da bir an önce okuyup okuyarak yaşamak istiyorum. Çok değişik bir şey. Unutuyorsun işte. Oysa on ay önce okuduğum kitaplardan etkilenir, ben de kendimi anlatırdım. Sayfalar ilerledikçe “ben”den uzaklaşırdı anlatı da sessizce anlatılanı dinlerdim. Sonra düşünürdüm, ben ne anlatabilirim ki? Hiç. Böyle ters köşe olmayı seviyordum da. Bakalım ne zaman ayrılacak yollarımız, diyordum. Benim hikâyelerimin yalnızca girişleri vardı ve yıkılıp hiçbir yere uzanamayan köprüler gibi kalıyordu.

Bu akşam Feridun Andaç’ın, Cumartesi Okumaları vardı. Ferid Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim, romanından başlayıp uzun bir yolculuğa çıktık Feridun Andaç’ın önderliğinde. Bu gün farklı geldi bana, çünkü o dönem yazarlar hakkında az da olsa bilgim vardı, okumuştum. 1950 kuşağı yazarların yazdıkları kadar  okudukları kitaplar, çevirdikleri kitaplar yabancı gelmedi. Özellikle Hakkari’de Bir Mevsim bana bu kuşağı anlamamı sağlıyor. Yurtdışında  eğitim almak, yaşamak, yazın dünyasına girmek ve diğer tarafta da yolu olmayan bir köy ve yaşam koşuları; dilleriyle yaşam koşullarıyla bambaşka bir iklim. Sanırım yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. Bu beni motive eder bir süreliğine, sonra yine umutsuzluğa kapılacağımdır. Olsun bakalım.

*

Okumalar bana çocukluğumu anımsattı. Kitaplarımla dışarı çıkardım. Tire’ye giden ve dönen trenleri beklerdim. Bir grup kız öğrenciler olurdu ve tren manevra yaparken istasyonda beklerlerdi. Çoğu zaman manevra yapan trene binerdim, elimde kitapla. Sanırım kitaplardaki yerlere giderdi trenim. Korkardım da dönmek isterdim. Sanki gerçekten gideceğini düşünür gibiydim. Liseli kız öğrenciler, elimdeki kitaplara bakarlardı. Bana sorular sorarlardı. Onlar için papatyalar toplardım. Onlar da bana papatyalardan taç örerlerdi. Öyle mutlu olurdum ki… Trenin gelmesini heyecanla beklerdim.

Saat sabahın yedisi. Tam olarak yedi değil, yediye on iki dakika var ama ben yuvarlamayı kısa yazmayı seçmiştim. Güneşin doğuşunu gençliğimde çok beklerdim. O saate kadar ya ders çalışırdım ya da kitap daha doğrusu roman, öykü, şiir kitapları okurdum. Düşünürdüm. Sayfalarda yaşayan karakterlerin nerede yaşadıklarını merak eder, onları yolcu bekleme salonlarında yolcuları bekler gibi beklerdim. Bir gün onlarla bir yerlerde yolumuz çakışacaktı. Transit yollar ve yolculuklar ve yolcular…

Ben hâlâ bugünkü okur yolculuğumu anlayacak anımsamalardayım.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*