KOPYALAR – 1 – 23 Temmuz 2025 / Çarşamba
Havanın en sıcak olduğu gündü; 37 derece. Fotokopi çektirmesi gerekiyordu ama akşamüzerine bırakmak istemedi. Dün saat 17:00 sularında markete gitmiş ve kendin eve zor atmıştı. Öyle sıcak vardı ki nefes alamamıştı. Gece uyumadı. Kahvaltıyı erken yaptı. Saat 8:30’a doğru… Plan yapmıştı, önce nereye uğrayacağına karar vermişti. Uzun kolsuz siyah elbisesini giydi, geçen yıl almıştı şimdi ilk kez giyiyordu bu elbiseyi, İlaçlarını aldı. Spor ayakkabılarını giyip evden çıktı. Öyle yavaş yürüyordu ki sorun yoktu ilk başlarda. Ara sokaktan çıkıp caddeye dönen yol üzerindeki kafe, mesai öncesi kahvaltı eden çalışanlarla doluydu. Oturmayı düşündü, tek başına zevk almayacağına karar verdi. Bir çiçekçi dükkânının önünde yaşlı bir bey duruyordu. Aklına evdeki yuka geldi. Kaldırımdan “Günaydın.” diye seslenerek adamın yanına gitti. “Yukam var. Dört dalı var. Tavana değiyor ne yapmalıyım?” Ona dalları kesip suya koymasını önerdi. “Artık evden çıkması çok zor. Ölmesini de istemiyorum.” On beş yıl birlikte büyümüşlerdi aynı evde. Ondan ayrılacağını düşünmek ama özellikle de kuruyacağını düşünmek burnunun direğini sızlatıyordu. Bir çözüm bulmalıydı. Çiçekçinin yapabileceği bir şey yoktu. Onun yapmasını söylüyordu. İyi bakacak birisine vermeyi çok istiyordu. Bir bankada çok güzel olurdu. Tavanları yüksek bir iş yerinde mesela.
Çiçekçiye soru sormuştu ama alışveriş yapmamıştı. Oysa bir işletmenin bereketi için müşterinin eli boş çıkmaması gerekir. Bu inanca inanır o. Çiçek alsam, dedi. İçeri girdi. Ne kadar diye sordu. Hangisi, sorusuna şu sarı papatyalar dedi. “İki yüz elli.” “Daha ucuz yok mu?” bir süre aynı şeyleri söylediklerini fark etti. Adam da fark etmiş olmalı ki “Kaç liralık düşündünüz?” diye sordu. “Yüz elli.” Uzun zamandır çiçek almamıştı. Sırf inançlar yüzünden buradan bir şey satın alması gerekiyordu. Pazarlık yaparken, iki yüzü kabullenmişti. “Bir dalı iki yüz elli. Bunlar yabancı çiçekler.” Hiç de güzel değillerdi. Birkaç günlük olmalılardı. Sarı yaprakların bazıları diriliğini yitirmişti. Bir dal çıkardı adam ve ona uzattı. Eline aldı. “Bir çiçeği kırılmış.” Dedi. Adam uzandı ve bir hamlede çiçeği kopardı. Kadın şaşırdı. İki yüzden inmesi gerekirdi çünkü eksiltmişti. Başka vereyim dedi adam. Bir başka dal çıkardı. Onun da bir çiçeği kırılmıştı. Bunda da var, dedi ve adam hızla elini uzatmıştı ki geri çekti dalı. “Koparmayın üzerinde kalsın.” Çantasından iki yüz lira çıkardı. Uzattı. Çiçek dalını da uzattı. Adam boş boş baktı. “Buna bir kâğıt sarmayacak mısınız? Sapı ıslak böyle dolaşamam.” İçinde avaz avaz bir kadın bağırıyordu. Çiçek dalını bırakıp gitmek. Gülümsedi. “Nasıl yapayım?” diye sordu adam. “Küçük bir kâğıt sarın sapına. Küçük bir kâğıt işte.” Adam kahverengi kâğıt rulosunu aldı, masaya açtı ve bir parça kesti. “Evet çok güzel olacak.” dedi kadın. İncecik bir parça kesiyordu. İstediği gibi olmayacağından emindi. Gülümsedi. İçinden, “Bir şey söylemeyeceğim, alıp çıkacağım, işleri açık olsun, müşterisi bol…” diyordu. Adam çiçeği kâğıda yerleştirdi ve kıvırdı. “Ne güzel oldu.” dedi kadın. “Beklediğimden de güzel.” Bir de kurdele bağladı ve uzattı. “Çok güzel oldu. Yürüyeceğim, işlerim var dışarıda yapılacak. Elimde bu çiçekleri görenler almak isteyeceklerdir. Çok güzel oldu gerçekten.” dedi. Hayırlı işler dileyerek çıktı.
Dükkânlar açılmıştı. Kırtasiyeci açıktı. Evde çok kalemi vardı ama yine de almak istiyordu. Bakmak istiyordu. Kalemlere dokunmak… Dönüşte uğramaya karar verdi. Fotokopicinin de kapısı açıktı. İçerisi çok sıcaktı. Klimaları henüz açmamışlardı. Kitapçığı verdi ve iki kopya istedi. Fiyatını sordu. Sonunda indirimli bir fiyata ve nakit olarak anlaştılar. Para çekmek için bankamatiklere gidip geleceğini söyledi. Yürümeye devam etti. Planına göre bir bu kadar daha yürüyecek, bankanın önündeki ATM’den para çekecek, dönüşte pastaneye ve kasaba uğrayacaktı. Kaldırım kenarında banklar vardı. Birinde iki kadın oturuyordu. Bir sonrakine de o oturdu, soluklanmak için. Bankaya kadar yürüyemeyecekti. Bankamatiklere uğrayacak bir başka bankadan para çekecekti. Biraz dinlendikten sonra devam etti. Bankamatikten para çekti ve geri döndü. Bankların önünden geçerken durdu ve oturdu. Hava ısınmıştı. Terlemişti. Alnında boncuk boncuk terler vardı. Yürümeye devam etti. Fotokopiciye geldi, henüz tamamlanmamıştı. Kalem alacaktım, kırtasiyenize uğrayıp geleyim, dedi. Ama önce parayı ödedi. Kırtasiyeye uğradı. Hayal ettiği gibi olmadı. Çok çeşit yoktu. Büyük olasılıkla ilk müşterisiydi. Alması gerekiyordu ama bu gereklilikten çok alma zevkini yaşamak içindi. Üç tükenmez kalem aldı; kırmızı, yeşil, sarı. Evde üç kalemin mürekkebi bitmişti ve onlar için de mavi iç aldı. Nakit ödeme yaptı, indirim olması için.
Fotokopiciye gittiğinde tükenmişti, soluk soluğa kalmıştı ve terlemişti. Kitapları aldı. Hava çok sıcak, dedi ayrılırken. Adam da “Dışarı çıkmayın, bugün en sıcak gün olacakmış.” “Teşekkür ederim. Hayırlı işler.”
Bütün yürüyüşleri boyunca çiçeğini koluna almış, göğsüne yakın tutmuştu. Siyah elbisesinin üzerinde sarı güzel paketli çiçek hoş duruyordu. Bakan oluyor muydu bilmiyordu çünkü kimseye bakmamıştı. Gözlerini yerden kaldıramıyordu. Eteği uzundu, kısalttırmamıştı, basıp düşmekten korkuyordu. Ara sıra eteklerini kaldırıyordu. Kitaplar da ağırlık yapmıştı. Ara sokağa girdiğinde dinlenme gereksinimi duydu. Bir apartmanın duvarı önünde durdu, duvara poşetini koydu. Kafede oturup çay içse… Kalabalıktı ama önceki kadar değildi. Kolundaki saate baktı; dokuza geliyordu, birkaç dakika kalmıştı. İşini çabuk bitirmişti, tam da sıcakların bastıracağı saatlere yakın…
Yol boyunca üç defa dinlendi. Apartmanlarının önündeki banklardan birine oturdu, telefonunu çıkardı. Mesajlara baktı. Beklediği kargodan mesaj gelmemişti. Eve girince yatmayı düşünüyordu. Bir duş alıp…
Eve girdi. Duş aldı. Yattı ama uyuyamadı. Kalktı. Birkaç defa böyle oldu. İlerleyen zamanlarda arkadaşları aradı. Akşama yemeğe çağırmıştı arkadaşını. Uyumasa yemek yapsa. Telefonunun alarmını kurdu. Yattı ve alarm çalıncaya kadar kalkmadı. Biraz dalmıştı, uykusu olmalıydı ama yoktu. Kaygılanmaya başladı. Yemek yaptı, yine uzandı. Telefonun çalmasıyla uyandı. arkadaşı arıyordu, beş dakikaya kadar geliyordu.
Gittiler. Uyku yok. İçi kıpır kıpır. İlaç dozlarını arttırdı. Bana mısın demiyor. Bu iyiye işaret değildi. Belki uyuduktan sonra toparlanırdı. Günlerce uykusuz kalma düşüncesi onu korkutuyordu. Çok yorucu oluyordu. Sadece fizyolojik belirtiler görünüyordu. Evet evet yine ben buradayım diyen bir ses. Ses değil, üzerine baskı yapan bir his, bir duygu.
Saat gece yarısı. Üç. Uyku yok. İlaçtan yarım saat sonra uyku bastırmış olmalıydı. İki gündür dozunun azaltmıştı. Keşke azaltmamış olsaydı. Bekleyecek artık. Uyku gelsin onu direnmek yerine bir kabullenişe teslimiyete bıraktırsın.
Uyku yok ve saat üçü geçiyor. Mutfağa geçti, boş vazoya baktı. Çiçeği arkadaşına vermişti. Sabah çiçeği kime vereceğini düşünüyordu. Yoldan geçen güzel bir kadına ama genç olmalıydı. Hoş görülü, tanımadığı birinden çiçek kabul edecek bir kadın ancak genç olabilirdi. Deneyimsiz, bu davranış karşısında nasıl tepki vereceğini bilmeyen, sessizce kabul edip düşünecek bir kadın. Akşam gelen arkadaşı böyleydi. Beyaz tenli, açık sarı saçlı, zarif ve mimikleri henüz belirginleşmemiş bir kadın. Kendi mimiklerini düşündü. Trafik lambalarına benzetiyordu mimiklerini.
İki dondurma yedi. Üçüncüsünü de yemeyi düşündü. Belki uykum gelince diye düşündü. Şekerini yükseltecek ve onun vereceği uykuyu getirecek bir şeker yüklemesi…
Günlüğünü yazmayı düşündü. Sabah erken uyanmadığını hatta geç de uyanmadığını yazardı. Uyuyamadım. “Beni dinleyecek biri olmalı. Anlayacağını düşündüğüm birisi.” Aklına kimse gelmedi. Arkadaşlarına yıllarca anlatmıştı. Artık anlatacağı başka yeni bir şey yoktu. Aklına yeni gittiği psikiyatrist geldi. İçinden ne anlatacağını geçirdi, kitabi bir dille. Önce özür dileyecekti. İlk seansında aptal gibi davrandığı için. Sonra yeni yaşananlarda yeniden yorumladığı hikâyesini anlatırdı. Yoruldum mu demeliydi? Uykusu yok. Yorgun. İçindeki o karanlık ve boşlukla yüzleşmek… Kendiliğini bulmak. Bu yüzden okuyup günlük tutuyordu. Kat kat giyindiği yüzlerden maskelerden arınmak için. Gözüne sigara dumanı kaçtığını sandı ama sonra burnu sızladı. Damlalar süzüldü. Yine kendisine bir kurban hikâyesi anlatırken buldu. Günlük tutmasının asıl nedeni kendi hikâyesini bulmak, yazmak ve yazdığı gibi de yaşamaktı. Kitap gibi hayatını okumak, aydınlanmak kısa bir süre de olsa fark etmek. Anlamak değişmek için. Öykü yazamamasının nedeninin, hiç böyle aydınlatacağı bir hikâye yazamadığından olmalı, diyordu.
Üçüncü ve son dondurmasını yedikten sonra akşamüzerine kadar uyumak ve uyandığında da akşamdan kalma bir sarhoş gibi dolanmak.
ALTI DAKİKA
Dondurma yerken büyük bir haz aldım. Buz gibi soğuk ve sıcakta yavaş yavaş eriyen çikolata, ağızda bıraktığı tat. Durmadan yazmalıyım. Dinlenmeden. İç sesim yok. Çağrışımlar a-olmalı. Neyi çağrıştırır bir dondurma. Çocukluğunda ilk yediğin dondurmayı hatırlıyor musun? Kimse hatırlamaz. Sadece haz almaya başladığını fark edersin. Sıcak, soğuk ve tatlı süt. Hava sıcak. Gece ilerliyor. Rüyalar var. Özellikle genç olduğumu ve üniversitede okuduğumu, kalacak kiralık ev aradığımı, atılacağım diye çok korktuğumu, gerildiğimi anımsıyorum. Arkadaşlarım mezun olmuş. Ya mezun olamazsam. Son günlerde sık sık görmeye başladım. Düşünmeden yazmaya devam etmek. Sıcak. Dondurma iyi gelir. Buz gibi soğuk su. Kaynamış su içiyorum. Dolaba su koymuyorum. Limonata. Yarın kafeye gidip… Hay aksi. Yazmak istediklerim bunlar değil. Derin düşünceler yazmak istiyorum. Hayat güzeldir, güzel insanlarla olunca. Hayat yorucudur da. Okumak güzeldir. Öyküleri anımsıyorum, aydınlanmaların olduğu paragrafları görüyorum. Vermek istediğini de anlıyorum. Psikoloji çok önemli. Okumalı. Altı dakika doldu.
*
Beğenmedim bugünkü altı dakikayı. İdare edeceğim artık. Dondurma ve haz önemliydi. Haz almak, başka şeyleri de anlatmaya çalışıyor. Yaşamak gibi. Bu da geçiyor yazıda. Yazmak okumak yaşamak… Sıcak, soğuk; dondurma, çikolata… Mutluluk hormonu devrede. Sıcak soğuk bir tür hayattaki zıtlıklar. Yine de olumlu. Rüya olumsuz ve son günlerde görülmesi de gayet doğal. Diploması iptal olursa, çalıştığı dönemlerde hak ettiği maaşı da isterler mi? İsterler sanırım.





Bir yanıt bırakın