YATIR                              25 Temmuz  2025/ Cuma

 

YATIR                              25 Temmuz  2025/ Cuma

“Of, of…” dedim. Yokuş çıkmakta hep zorlanırım. Alnımdan boncuk boncuk terler boynumdan koynuma akıyor. Benim dışımda, ne annem ne de babam şikayetçi.  “Geldik sayılır. Bak insanlar toplanmış.” dedi annem, başıyla ileriyi gösterip.  Babama baktım, göz kırptı ve başını salladı. Bu geldik, anlamında mıydı yoksa idare et artık mı demekti, anlayamadım. Gülümsedim.

Babam durdu, derin bir nefes aldı. Ben de durdum. “Haydi yürüyün. Yokuş azaldı  sayılır.” dedi annem. Arkama döndüm ve uçsuz bucaksız ayaklarımızın altında uzanan ovaya hayranlıkla baktım. Tepenin üzerindeydik. Tepenin öte yamacında, tarihi kent kalıntıları vardı. Uzaklığı bir kilometre değil.  Kimler geldi geçti buralardan? Kaç gezgin, kaç savaşçı, kaç kuşak, kaç çağ? Antik kentin ruhu her yerde hissediliyordu. Havası bile… Tepenin etekleri zeytin ağaçlarıyla doluydu; eğri büğrüydüler. Çalıların arasından da ağustos böceklerinin sesi işitiliyordu.

Derin bir nefes aldım. Babam da baktı ovaya. Annem de baktı. “Ne güzel burası. İyi ki geldik, değil mi?” dedi annem. Başımızı salladık, babam ve ben. Aşağıda kalan arabamız buradan görünmüyordu. Ağaçların arasında kalmıştı. Arkamızdan gelen üç kişi önümüze geçti. Üç kadın. Biri yirmisinde, diğeri kırkında gösteriyordu. Üçüncüsü de  uzun etekli başı eşarplı yetmiş yaşlarında kilolu bir kadındı. En önde azimle dimdik o yürüyordu. Diğerleri de konuşmadan arkasından yavaş yavaş tükenmiş halde ilerliyorlardı. Ne dilekleri olabilirdi ki? Biri üniversiteye gitmeyi, diğeri çocuk sahibi olmayı dileyecektir. Yaşlı kadın da kendisine sağlık diler, bu yaşlarda sağlıktan daha değerli başka bir şey mi var? Torunu okusun, gelini çocuk sahibi olsun… Genç kızın elinde bir poşet vardı, sallaya sallaya yürüyordu; onu zorla buraya getiriyorlarmış gibi…

Babam çömeldi. Cebinden mendil çıkardı, alnını sildi. Annem “Yukarıda duracağız, neden şimdi burada  duruyorsunuz?” dedi. “Manzaranın güzelliğine baksana. Bizim ev şu tarafta kalıyor.” diyerek eliyle ağaçlıklı bir yeri işaret etti babam. İlçe beton yığınıydı. “Gittikçe büyüyor memleketim.” dedim, her yıl geldiğimde biraz daha eciş bücüş buluyordum. Burada yaşamayı düşünüyordum adım ona. Koca kentin kalabalığından kaç, sonra da gel bu kalabalıkta otur. Olacak şey mi? Gidecek başka yer yok ki? Her yer aynı…

“Haydi baba gidelim.” dedim. Babam kalktı. Ben önden gidiyordum. Babamla annem arkamdan geliyorlardı. Ben durunca onlar da duruyorlardı. Yalnız gitmeliyim demek ki. “Anne poşeti verir misin?” dedim. Annem poşetten dua kitabını ve eşarbı çıkarıp uzattı. Başımı örttüm. “Mezarın etrafında üç tur atacaksın, Fatiha okuyacaksın. Ermişe, dileğini söyleyeceksin ve sonra nazar boncuklu kırmızı kurdeleni ağaca bağlayacaksın. Hep dua oku. Başka bir şey düşünme.”

Mezara kadar uzanan patika kalabalıktı. Önümüze geçen kadınlar dua okuyorlardı. Diğer ziyaretçiler,  kimi mezar başında kimi de ağaçların altında, çalı yanlarında. Ağaçların yaprakları yaralı bereli,  bağlananlardan; kumaş parçaları, oyalı mendiller, gelin telleri, yazmalar; örgü bebek patikleri ve elbiseleri; boncuklar, nazarlıklar, rengarenk kurdeleler… Mezarın yanına geldim, arkamı dönüp bizimkilere baktım. Onlar da durmuş bana bakıyorlardı. Dua kitabını açtım. Satırları gözümle takip ettim. Dudaklarımı kıpırdattım. Mezarın etrafında dolandım ve Fatiha Suresini okudum, üfledim. Tüm ruhlara dedim. Din, dil, ırk ayrımı gözetmeden…

Aslında ben Anatanrıça’ya adaklar sunulan mağarayı görmek istiyordum. Çam ağaçlarının altında. Adaklar kemikler, kilden tanrıça heykelcikler, kandiller, dişler, boncuklar… Hepsi kadınların işi. Belki bir kemik bulurum diye de hayal kurarım her zaman. Anatanrıça’nın heykelini ya bulursam! Anatanrıça dileklerimi gerçekleştirir. O kadınların ve çocukların koruyucusudur; dilekleri gerçekleştirdiğine inanılandır. Antik kentin arkasındaki dağda onun mağarası. Aslında hiç gitmedim, kitaplardan okudum, arkeolojik buluntuları orada gördüm. Çok güzeldi fotoğraflar. Tam üç cilt kocaman prestij, özel kitaplar.

Gözlerimin önünde ovadaki atlı savaşçılar akın akın geliyorlar. Kale kapıları kapatılıyor. Surlarda askerler… Tarlada çalışan köylüler tarlalarında adam boyu ekinlerin arasında saklanıyor. Keşke savaş aklıma gelmeseydi. Kalenin içinde yaşanan güzel günleri görebilseydim. Ben de bir çiftçi olarak elimdeki yumurta dolu sepetimle çömelmiş, yumurtaları ve semizotlarını sergiliyorum. Kaç metal karşılığı eder ürünlerim bilemedim. O kadarını öğrenemedim. Tarihe göre de değişir elbette. Kentin hamamında bir küp dolusu para bulunmuş. Kentlilerin kaçarken yanlarına alacak zamanları olmamış demek ki. Surlarında önceki çağların güzel kadın ve erkek heykelleriyle, tanrıların ve tanrıçaların heykelleri yatıyor. Anımsayacağım çok şey var da…

Annemle babamın yanına gittim. “Siz dua etmeyecek misiniz?” diye sordum. Gideceklermiş. Annem başını mevlit tülbentiyle örttü. Uzaktan onları izlemek yerine ovaya baktım. Burası çok güzeldi; tam düşmanlar için nöbet tutulacak yer.

Geçmişteydim. Hızla akıp gidiyordu her şey. Derken aşağıda dört beş kişilik bir grup gördüm. Onları izlemeye başladım. Çok ağır geliyorlardı; bir kişi sürekli eliyle bir yerleri gösteriyor ve konuşuyordu.

“Geldik.” dedi annem. “Gidelim. Ben yoruldum.” dedi babam.

“Bekleyelim.” dedim.

“Neyi bekleyeceğiz?” diye sordu babam.

Aşağıdan gelenler iyice yaklaşmışlardı. Başı şapkalıları gösterdim. “Neden geldiklerini öğrenmek istiyorum. Hiç dilekçi gibi görünmüyorlar.” İki erkek, iki kadın. Uzun kollu gömlek giymişler. Pantolonlular. Kadının elinde bir kâğıt var, ara sıra bakıyor. Konuşmaları kesildi, bize bakıyorlar. Yanımıza geldiklerinde birbirlerine baktılar. “Ne dersiniz Ahmet bey, buradaki insanlara gerçeği söyleyelim mi?” diye sordu orta yaşlardaki kadın, başında kasketi olan adama; biraz göbeği vardı adamın; yüzü yanıktı, tıraşlıydı. Yetmişindeydi sanırım.  Başını salladı. “Siz nasıl derseniz, Gülten hanım. Söylemekte bir sakınca yok. Hatta bilmelerinde yarar var.” Gülten hanım mezarın etrafında dolandı, eliyle toprağı temizlemek istedi.

“İyi günler bayanlar. Beni biraz dinler misiniz?” dedi ama ben zaten onu dinliyordum. Annem, babam ve diğer insanlar da etrafında toplandılar.

“Burası Roma döneminde yaşayan gladyatör Auries’in mezarı.”

“Aaaa!” diye sesler yükseldi. Üç kişinin olduğu gruptaki yaşlı kadın “Hiç öyle şey mi olurmuş? Yıllardır dua ederiz ve dualarımız da kabul olur. Herkes muradına ermiştir. Öyle söyleriz, öyle de biliriz. Sizin yanlışınız olmalı.” dedi.

“Ben de hep söylüyorum zaten, antik kentin civarında ermişin işi ne? Hem daha yukarılarda, dağın eteklerinde Anatanrıça’nın mağarası var. Orada dualarımızı etmeli, adak adamalıyız. Bana ancak Anatanrıça sağlık verebilir, akıl karışıklığım da kalmaz.” dedim.

Gelen kazı ekibi gidinceye kadar orada bekledim. Kazı başkanı olduğunu öğrendiğim Gülten hanım, elindeki küçük deftere notlar alıyordu.

“Hadi kızım hadi gidelim.” dedi babam.

Annem de gidelim, dedi.

“Gidelim.” dedim.  Yarın doktora randevum vardı. Anlatacak hikâye çıkmıştı.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*