KİTAPLARIN KIYISINDA    26  Şubat  2026 / Perşembe

KİTAPLARIN KIYISINDA    26  Şubat  2026 / Perşembe

Güzel bir akşamdı. Çünkü akşam atölye vardı. Fuat Sevimay’ın öykü yazmak üzerine anlattıkları benim için oldukça yararlıydı. Yaratıcı ruhumu harekete geçirdi. Eğer bu ekmeğimin üzerine kaymak sürmekse, okuduğum bir kitap da bal yerine geçti. Yazmak ama nasıl ve niçin?

Sanat Eserine Dönüşmek adlı sanat kuram dizisinden yayımlanan Boris Groys’un kitabı etkileyiciydi. Birçok yerinin altını çizdim. Kenarlara notlar almamak için kendimi tuttum. Bir başkası eline aldığında okuyup, “Burada bu nasıl aklına gelmiş?” dedirtmemek için. Çünkü bu sözleri ben kendim için de söylemeye başladım. Bağlantıları nasıl kurduğumu bilmiyorum ama benim için güzel bir konuyu çağrıştırdığı gibi bir paragraf da yazabiliyorum. Bilgisayardaki Paragraflar adlı dosyama kısa kısa birkaç paragraf yazdım. Bu dosyaya yalnızca kendi düşüncelerim ve ifadelerim yer alıyor. Doğrusu bu akşam verimli geçti.

Sanat Eserine Dönüşmek neyi anlatıyor? İnsan doğasını, kültürü ve biz insanların istendik düşünce ve inanışlara nasıl dönüştüğümüzü anlatıyor. Sanat eserlerinin gücünü… Aslında insanın gücü bu. Eğer basit anlamda ele alınacak olursa açıklaması çok kolay; insanların nasıl sürü haline getirildiği ve bunu aşmak için verilen mücadelede sanatın gücü ve günümüzde de insanın sanata nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Umarım bu ikincisini doğru yorumlamışımdır. Fakat beni ilgilendiren iki açıklama da değil. Kitapta yazılanlardan bağımsız kurguladığım bir hayat var elimde.  Bu benim yaratıcı düşüncem olduğu için kitapla ilgisinin olmuş olması ya da olmaması hiç önemli değil. Konu ne? Elli beş yaşlarına gelip emekli olunca sorulan sorular. Şimdi ne yapacağım? Belki bu ilk sorudur. İlk soru şu olmalı benim için “Eee şimdi ne oldu?” Onca yıl alınan eğitim, iş deneyimleri, iletişimler, bağlantılar… Şimdi ben neredeyim? Geriye dönülemeyecek bir yaşta olduğumuzu düşünelim yani ıskartaya çıkarılmış bir yaş dönemi olsun. Yazayım tamam. Yazmak için emekli olmayı beklemişim. Yazmak düşündüğüm gibi kolay değilmiş. Ya okumak? O da bildiğim gibi değilmiş meğer. Her şeye sil baştan mı başlayacağım? Oysa direngen dönemlerimde yaşadıklarım, maruz kaldıklarım, mücadelem anlatılmaya değmez mi? Kendi hayatımı anlatmak istiyorum.

Atölyenin ilk günü olduğu için kendimizi tanıttık. Çocuk kitapları yazıyorum ve yetişkinlere de bir öykü dosyası yapmak istiyorum. Bunun için yıllarca uğraştım. Belki bugüne kadar yazdıklarım bir dosya oluşturur ama ben bu yazıların üzerinde daha çok çalışmam gerektiğini düşünüyorum. Bunun yerine yenilerini yazmaya çalışıyorum. Fakat bu akşam şunu fark ettim, yazmak için bir meselem yok artık. Bunu söyledim. Yaşanacak her şeyi yaşamışım. Ama okumak istediğim çok kitap var ve hepsi birbirinden değerli. Bunları keşfetmek, iz peşinde olmak çok güzel. Çok küçük, görünmeyen ve gözden kaçabilecek yeni yaşam dirençlerini gösterip hayata devam etmeyi sağlıyorlar. İnsan yalnızca karanlık odada kalmıyor; gün doğunca en azından penceresinden içeri güneş giriyor. Bu izleri bulmak gerçekten çok iyi geliyor bana. Geçen akşam rüyamda bir evdeydim; ev bana emanet edilmişti; evi toparladım sildim derken birden kocaman ayak izlerini gördüm. Bir insanın ayak izinden çok çok büyüktü… Kim yaptı, diye sordum; birden etrafımda birkaç kişi gördüm. Ben yerleri silmiştim ve dışarı çıkacaktım, dedim. O büyük iri yarı insanı gördüm. Eğilip ayak izlerini silmeye çalışırken uyandım, uyandım çünkü ayak izleri gerçekten korkunç büyüklükteydi. Silmem gerekiyor mu bu izleri? Bilmem.

Ya kendiniz için yazarsınız, ya da okurlar için yazarsınız. Bugüne kadar kendim için yazdığımı söyledim. Yazmayı öğrenmek için bildiğin noktadan yola çıkarsın. Kendimi yazdığıma inandım. Sonra baktım ki yazdığım gibi değil gerçekler. Ama ben bir kere bu hikâyelere kendimi inandırmış ve karanlıklara gömmüşüm. Düzeltmeye çalıştım, aysız yıldızsız kent gecelerine güneşli ya da yağmurlu zamanlarını da yazdım. İşte dedim bu benim. Ben anlattığım hikâyeyim, bu insanoğlunun kendisine bir mit arayışı. Tamam dedim, bazı hikâyelere geri dönmeyecek şekilde son noktayı koydum. Ama baktım ki, ne kadar kendimi anlattığımı düşünürsem düşüneyim anlattığın ben değil. Hâlâ yaşıyorum yaşadığım onca tehlikelerden sonra. Yaşamak için nasıl da mücadele vermiş ruhum. Yazdım bu defa farklı bir şeyle karşılaştım. Beni çok şaşırttı ; bu çalışmalarım madem yalan, yalan yazmayı biraz daha abart dedim kendi kendime. İşte şimdi meselem ben değilim. Dengeye kavuştum. İki zıt kutuplar arasında gidip gelen, karanlık betimlemeleri ağırlıkta olan kitaplardan, olaylardan kimleri tutacağımı şaşırdım; ben de iki kutup arasında gidip gelerek, yazarın vermek istediğini yapmış oldum.

Benim meselem sensin şimdi. Bu gerek bendeki öteki, gerekse gölgem, gerekse de sensin; ben, sen, o… Üçü kim? Belki ben, belki de sen ve ben, bir de ortak olan gölgemiz.

Okumak

Okudukça unuttum yaşadıklarımı. Bölük börçük anımsamalarım. Okuduğum roman kahramanları kadar bile tanımıyorum kendimi. Ah, dedim içimden, bu nehir tersine akar mı? Bu da benim meselem olsun. Tersine döner mi dünya?

Paragraflar dosyama bunu not ettim. Bu bir öykümüm çekirdeği olacak ileride. Ya da içimde kalacak, bu öykü hiç yazılmayacak.

Öykü yazmalı, haber yazacaksak bunu sosyal medyadan okuyoruz zaten, dedi yazar. Belki de evdeki kocaman ayak izlerin sahibi benim yazarlarıma aittir.

Bugün de bitti.

Gözetleme

Attığım her adımı yazmak ne işe yarar ki? Sonuçta herkesin adımladığı İstanbul sokaklarındayım. Geçmişin yanından başımı eğip geçiyorum; bana çok ağır geliyor artık. Ancak kendi geçmişimi omuzluyorum, Karacaahmet’e. Onu kim öldürdü? Ben mi?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*