KİTAPLARIN KIYISINDA    1 Mart 2026 / Pazar

KİTAPLARIN KIYISINDA    1 Mart 2026 / Pazar

Yaratıcılık ve Sanat kitabındaki makalelerin bir bölümünü okudum. Şu aralar ilk gençlik ve gençlik dönemleri üzerine düşünüyorum. Genellikle çocukluğa dönüşlerde nostaljik bir tutum sergiliyoruz. Neden? Öyle ki o çocuklukta aslında her şeyi görüyor ama her şeyi anlamlandıramıyorduk. Çocukça denilen saf masun sevgi pıtırcıkları oluyorduk. Unutuyor, kaldığımız yerden başlıyorduk. Birçok hatamız, karşı çıkışlarımız, ağlayarak yaptırımlarla bulunmamız… Bugünün çocukluklarından hiç de farklı değil. Aradaki fark o dönemlerde kendi yakın çevremiz varken ve biz de o çevre içinde küçük çemberimizde bilindik ve güvenilir ortam oluşunda yaşıyorduk. Bizim şimdilerde bugünün çocukluklarına bakıp aynı güzellikleri yaşamadıkları için üzülmemiz gerekir mi? Bilmem. Bildiğim bugünün çocuğunun medya aracılığıyla her şeye hatta dünyaya açık olması; hedef olması. Eğitimleri de bunu gösteriyor zaten. Yalnızca eğitim değil onlar için yapılan her türlü aktivite ve oyunlar ve filmler….

Peki ilk gençlik için ne düşünebiliriz? Yavaş yavaş çocukluğunda sorduğu soruların yanıtlarını vermeye başlamışlardır. Başkalarıyla karşılaştırma yapar ama başka ailelerde yaşananları bilmez. Yaşıtları arasında ergenlik sorunları işlenir ve farklı olaylar olsa da aynı duyguları paylaştıklarını görürler. Kendi ailelerinden beklentilerini ifade etmeye çalışsalar da anlaşılır olamayacaklardır. Gençlik de budur zaten. Anlaşılmamak. Nasıl ifade edebilir ki? Bunun için örnek alabileceği durumlar, yazılar bulunması ve öykünmesi gereklidir. Başkasının yerine kendisini koyması; bu kendinden de yüksekte olan biri olacaktır. Bir şarkıcı, bir oyuncu, bir öğretmen… Yakın çevresinde ve medyada gördüğü insanlar… Bir yazar olabilir mi? Bir dansöz? Bir oyuncu? Bir şarkıcı? Bugünün gençleri arasında, yaşıtlarının kitaplarını imzalatmak için uzun kuyruklar oluşturması elbette bu nedenledir. Anlaşıldığını, ifade edebildiğine inanmak. Bu kitaplar da ne yazık ki birçok ebeveyn anlaşılmaz bulmakta. Neden bu eserlere değer veriliyor sorusuna yanıt bulmaya çalışmakta.

Ben şunu düşünüyorum, gençlik çok önemli bir dönemdir. Yalnızca büyümek değildir yaşanan; bir kayıp ve bu kayıp karşısında hayatta kalma mücadelesi vermektir. İnatçıdır, idealisttir, tüm her şeyi parçalayıcıdır. Yıkıcıdır. Yıktığını bütünlemek için mücadele eder ki bu da aldığı kararlar ve davranışlarla görünür olur. Ebeveynler onlarla birlikte büyümüş, artık çocuk oyunları oynamaz olmuştur. Onların tek başına sokağa çıkmasına izin verilir ama genç konforundan da kopmak istemez, taşımacılık görevini ailenin sürdürmesini ister. Her şeyi hazır ister. Onları yapmak yerine çok önemli işler yapmaktadır. Arkadaşlarının ona, onların arkadaşlarına gereksinmesi vardır. Konuşmak çok önemli bir paylaşımdır. Ders çalışmak ve okumak için bol zamana gereksinim vardır. Sinema, teknolojik oyunlar, öz bakımlarına özen göstermek… Odasına kimse girmediği için dağınık odada oturup zaman geçirmek çok doğaldır. Kapıya asılan yazı da oldukça anlamlıdır: Yetişkinler Giremez.

Kültür hızla değişmekte, zamanın yaşam koşulları ve değerler değişmektedir. Büyük aileden, çekirdek aileye dönüş ev içi yaşamları da değiştirmiştir. Hatta şimdiki evlerin metrekarelerinin çok az olması, ilişkilerde ve ortamın paylaşımında orantısızlıklara neden olmaktadır. Kadın yani anne her zaman özveride bulunmakta, yemek yapmanın da dışında yine mutfakta zamanını geçirmektedir. Kendi alanını orada oluşturmaktadır. Mutfaktan mutfağa oyunları yadırganmamakta. Bizim kuşağımızın, bizden önceki kuşaklardan aldığı miras bu olsa gerek. Şimdiki gençler banyoda, salonda, odalarda…

Gençliğin bir yas dönemi de olduğunu okuyunca çok şaşırdım. Kendi adıma gençliğimi her ne kadar depresif de olsa mücadele dönemi olarak görüyorum. İnatçılık, inanç, umut… Elbette zıt kutup da yer almaktaydı. İki ucu da her genç yaşıyor bence. Hatta bizim kuşağın da hâlâ yaşadığını düşünüyorum. Çünkü yine geleceği çocuklara bırakıyor; gelecekte onlar…

Olacak hiçbir şey yok. Bence çocukluktan çok gençlik dönemlerinin hatırlanıp o yıllardaki gibi kabullenmek yerine mücadele etmek gerekiyor. Yaş ilerledi ve artık çocukluğu anma zamanı, gibi düşünmemek gerek. Emekli olmak her şeyden el ayak çekmek anlamına gelmiyor. Tam tersine; tersine bir dönüş gerektiriyor; bu dönüş çocukluktan başlayıp ileri yaşlara doğru yol almalı. Hatta emekli olunan döneme kadar gelinmeli. Yeniden gözden geçirmek. Çünkü şimdiki zamanda hatalar düşünülüyor ama aslında hikâye tamamlanamıyor. Tamamlamak için harekete devam etmek ve yazmak gerekiyor. Değişmesi gerekmeyecek zamanı yakalamak; yazılan  hikâyenin gelmesi gereken nokta bu. Çocuklar için yazılan kitaplar ne yazık ki boş zamanlarda yapılacak ve geçmiş hataların pişmanlıklarıyla yazılacak ki bu doğru yol değil. Hata yapıldıysa ve pişman olunduysa muhatap olunan kesim yine önceden muhatap olunan kişidir. Önemli olan kendin için yazmak ve hikâyeni tamamlamak.

Gençliğim üzerine düşünmem Bizim Çağ Edebiyat dergisine yazdığım bir yazıda oldu. Yazdıklarımdan etkilenmiş; hep aynı hikâye diyerek çıkışın gençliğe adım atmak olduğuna karar vermiştim. Yol doğru da olabilir, yanlış da. Önemli olan yol almak, elbet doğru yola girilecektir.

Çok küçük yaşları elbette hatırlamıyorum. Anımsadığım küçük kardeşimle zaman geçirdiğim. Onunla ilgili olumsuz bir anım olmasa da unutamadığım öyküyü anımsadığımda aslında çocukça bir duygunun da olduğunu gösteriyor.  Ömer Seyfettin’in Kaşağı öyküsü. Sanırım ilk okul dördüncü sınıfta okumuş olmalıyım. Ben dokuz yaşındaysam kardeşim de yedi. Öyküde yalan söyleyen çocuğun kardeşinin ölümü söz konusu. O dönem bütün suçları ben yaptım diye üstüme aldığımı anımsıyorum. Kıskanmamış olsam o iletiyi çıkarmış olabilir miydim? Şimdi şunu anımsadım; gençliğimde de bazı suçları üzerime aldım. Çocukluktan kalmış olabilir mi? Kısacası bu duyguyu, korkuyu yaşadıysam demek oluyor ki kardeşimi kıskanıyordum. Beni büyülten bu öykü olmuş diyebilirim. O yaş grubunun sorduğu soruları sorduğumu da anımsıyorum. Birçoklarına yanıt verilmediğini düşününce yaş olarak zamanın gelmediğini düşündükleri için olmalı. Belki de onlar da -yetişkinler- yanıtları bilmiyorlardı. Herkes kendi teknesiyle geçim derdine düşmüştü.

Çocukluğumda yani ilk okul yıllarında okula devam etmeyecek kız arkadaşlarım vardı. Onların okumalarına izin vermiyormuş babaları. Yıl 1970’li yıllar. Özdeşleşme dedim ya, benim de kendim için kaygı duyduğum bir şey bu. Anne babama sorduğumda beni okutacaklarını söylediler ama sanırım söyledikleri bir şey daha vardı: Arkadaşlarımın babalarının kızlarını okutacak paralarının olmaması. Bunu ilk okul yıllarında okuduğumuz çocuk kitaplarından da biliyorduk. Anne babasız büyüyen çocuklar, besleme çocuklar… Gümüş Kanat beni çok etkilemiş olmalı ki ben de hazine bulmak istemiştim, okulu garantilemek için. Çocuk olarak, genellikle yapmamaları istenen şeylere yani yasaklara karşı gelmek çok doğaldır. Benim de okuma yaşımın gelmediği söylenen kitapları okumam ayrı bir öğrenme şekli. Çöplük, Drina Köprüsü, Beyaz Diş… Uzar gider. Öğrenmek güzeldir ama konuşmak ve ifade etmek yorumlamayı ve bir duruş göstermesi için çok önemlidir. Sanırım eksik olan buydu; yanında olmak. Bugünün çocukları savaşın çıktığını biliyor, bombalama anlarını izliyor, ölenleri, yaralananları görüyor… Onlara açıklama yapabiliyor muyuz? Yanlarında olabiliyor muyuz? Yoksa, yok mu varsayıyoruz, kendimize açıkladığımız gibi. Yaşadığımız gibi.

Yıllarca gazete küpürleri topluyordum. Otuzlu yaşlardaydım. Sadece zorluk zamanlarında düşünülen ve haberlerde yer alan, durumlara -savaş, şiddet- maruz kalan çocukları anlatan yazılar.  Bir süre topladım, arşiv yapacaktım. Ama baktım ki aynı şeyler sürüp gidiyor, değişen bir şey yok, toplamayı bıraktım. Eğitim üzerine bir haber görmek günümüzde yok. Taciz, çocuk gelin, tecavüz, işçi, okulsuz, savaşın göbeğinde kalmış… O savaşın göbeğinde askerlerin önünde çırılçıplak koşan çocukları kim anımsıyor? Savaş hâlâ devam ediyor. Göçmen botlarının batması ve kıyıya vuran boğulmuş çocuk; öldürülen Narin…

Gençliğe dönmek gerek. En azından anımsamak ve ne kadar mücadeleci olduğumuzu ve bir zamanlar nasıl da gençliğimizden güç alıp idealist olduğumuzu görmek… Bence bunun ardından belki de iş yerlerinde verdiğimiz mücadeleyi de anımsayacağız. Emeklilik dönemlerimizi anımsayacağız; nasıl da birden bire boşluğa ve hiçliğe ve umutsuzluğa kapıldığımızı ve Godot’u beklediğimizi… Çocuklarımızı beklediğimizi ya da. Acaba onları anlıyor muyuz, yoksa bizi anlamaları için yaşlanmalarını mı bekliyoruz?

“”Eskisi olmayanın yenisi olmaz.” Özlü bir sözdür. Geri dönmemizi, öykümüzü yeniden ele almamızı, yeniden yazmamızı, eksiklikleri kendimizce tamamlamamızı gerektirir. Psikanalizin dili ile söylersek yapılama/inşa gerektirir.” Yaratıcılık ve Sanat, s. 124

Yeniden yazmak gerek. Herkesin kendi hikâyesini yazması gerek.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*