İMZA VE SÖYLEŞİLER 9 Mart 2026 / Pazartesi
Masamın üzerinde taktim edilen orkide duruyor. İki dalı beyaz çiçekleriyle çok güzel. Tomurcuklar da var açmak için yaşayan. Bu çiçek imza günümden bir armağan. Hep anımsayacağım canım arkadaşımı. Bugün sınıfına misafir oldum. Benden çok o heyecanlıydı. Rahatsızlığım nedeniyle biraz kaygılanmış, beni yormamayı düşünüyormuş.
Okul kapısının önünde taksiden indim. İçeri girdim ve arkadaşımı beklerken arkamdan içeri girdi. Özlemişim, o daha fazla özlemiş. Bir türlü görüşememiştik. Ders zilinin çalmasına on beş dakika vardı. Hava soğuk olduğu için sınıfa girmeyi düşündük. Çocuklar geldi. Benim kim olduğumu öğrenince etrafımı sardılar. “Kitaplarımızı imzalayacak mısınız?” “Ne zaman imzalayacaksınız?” Sordukları sorular bu. Bahçede çocuklar, martılar gibi çığlık çığlığa oynuyorlar. Yerlerde yuvarlanıyorlar. Sınıf birinci katta.
Sınıfa girince öğrencilere beni tanıttı arkadaşım. Bütün gözler üzerimde. Zil çalınca sohbete başlayacağız, diyoruz. Herkesin sınıfa girmesini bekleyeceğiz. “Zil ne zaman çalacak?” Az sonra.
“Beni tanıyor musunuz?” diye başladım. Bir an sessizlik oldu ama birkaç kişi de adımı söyledi. “Kitapta adım yazıyor.” Adımı söyledim. Benim adımdan sonra Çizgi Çocuk kitabını resimleyen Kubilay Odabaş’ı sordular. “O kim?” “Kitabı resimleyen karikatürist.” Kapak resmini sordular. “Neden çocuğun bir ayağı çizilmemiş? Kalemin ucu tam da bunu çizmek için zamanın donduğu an. Çok dikkatli çocuklar. Dikkat eksikliği diyoruz ama bir yandan da önemli ayrıntıları gören çocuklar.
“İlk önce Salkımsöğütteki Orkestra.” dedim. Oysa onların Çizgi Çocuk’u konuşmak istediklerini fark ettim. Çok güzel sorular sordular.
“Bu gerçek mi?”
“Ağustosböceğini yazlıkta dinledik.” “Zır zır ötüyorlar.”
Ağustosböceklerinin ömrü, bir yaz mevsimi kadar kısa. Onlara gerçek hikâyeyi anlattım. Sonra yaptığım araştırmaları anlattım. Hayal ürünü olduğunu söyledim.
“Kaç günde yazdınız?” Bu klasik bir soru.
“Kaç yaşında yazmaya başladınız?” “Şimdi kaç yaşındasınız?” “Kaç kitabınız var?”
“İlham aldığınız oluyor mu?” Bu soruyu çok seviyorum. Arkadaşım İlhami’yi çağırdığımı ama gelmediğini bu nedenle de tek başıma yazdığımı söylüyorum.
Çizgi Çocuk’a sıra geldi. “Neden Çizgi Çocuk uzun ama Salkımsöğütteki Orkestra kısa?”
Onlara hikâyenin o kadar sürdüğünü söyledim. Bir cümlelik hikâye de olabilir, dedim. Şaşırdılar. Ben de hemen bir cümle kurdum. “Öyle hikâye olur mu?” diye sordular.
“Bu gerçek mi? Yani neyden etkilendiniz?” Çocukların yaptığı resimlerden dedim. Tahtaya bir daire çizdim. Sonra içine küçük bir daire yerleştirdim. Şimdi ne yapacağım? Üç tel saç yaptım ama itiraz ettiler. Kitapta önce başka yeri çizilmiş. Hem bir tel saçı varmış. “Bu benim hayalimdeki Çizgi Çocuk.” Hemen yeni bir çocuk çizmeye başladım. Üçgen bir kafa, üçgen gözler… Her şeyi üçgen. Sonra renkli yıldızların nasıl kalem olduğunu konuştuk. Zil çalmak üzereydi ve yeni bir etkinliğe zamanımız yoktu.
İkinci ders kendi Çizgi Çocuklarını çizmelerini ve bir hikâye yazmalarını istedim. Kimisi çocuk yerine başka şeyler çizdi. Ayaklı kollu ayçiçeği, patates vardı. Hikâyeleri de çok güzeldi. Sınıfta yazdıklarını okudular. Çok ilginç sorular sordular. Hem de o anda akıllarına takılan sorulardı. Hayal kurmak üzerinde durduk. Bunu bir etkinlikte kullandık. Gözlerini kapadılar, başlarını yukarı kaldırdılar. “Gökyüzüne bakıyorsunuz ve bulutları, bembeyaz gökyüzünü görüyorsunuz. Görebiliyor musunuz? “Eveeet!” Biraz hayal kurmaları için konuştum. “Şimdi gözlerinizi açın ve bulutların ne renk olduğunu söyleyin.” Elbette beyaz kelimesinin dışında mavi diyen bir iki kişi çıktı.
En önemli soru yazar olmaları için neler önereceğimi sordular. Ben de bu sorunun yanıtını kendilerinden dinlemek istediğimi, en sonda da ben söyleyeceğimi belirttim. Çok güzel yanıtlar aldım. Okumak söylendi ama yazmak söylenmedi. Ben de yazmalarını söyledim. Her gün yazmalarını… Yani günlük tutmalarını. “Kaç mesleğiniz var?” Üç mesleğimi söyledim. Siz bakalım kaç meslek sahibi olacaksınız, dedim.
Güzel bir soru daha vardı. İki kitabın ortak yanı nedir? Siz söyleyin, dedim. Birisi ağustosböceğinin zamanı aradığını, Çizgi Çocuk’un da çocukları aradığını söyledi. Bana söyleyecek bir şey kalmadı. Hikâyelerimiz her zaman bir şeyler arar. Kimi zaman gerçekleri yakalayabilmek için yazarız. Kimi zaman kendimizi, kimi zaman bir başkasını bulmak için kalemi kullanırız.
Fotoğraf çekildik. Video çekildi. En güzel ama kitap dışı olan bir şey oldu. “Ne tür şarkılar söylersiniz?” “Ben hâlâ çocuk şarkıları söylüyorum.” diyerek kırmızı balık şarkısını söylemeye başladım ve onlar da bana eşlik etti.
Onlara bir cümle kurdum ama ses tonumu değiştirerek konuştum. Çünkü hikâyelerini okurken sesleri hiç duyulmuyordu. Birkaç kişi sesini yükseltmeyi başardı. Vurgulamaya dikkat çektim ve kitaptan bir paragraf okudum.
Bu arada çok sık sorulan soru “Kitaplarımızı ne zaman imzalayacaksınız?” oldu. Üçüncü derste, dedim. “Kaç kitabınız var?”
“Kitaplarınızın konusunu nasıl buluyorsunuz?” Elbette çocuklara anlattığım hikâyelerden seçiyorum. Kitap olmayan tek öyküm var, yazmaya çok çalıştım ama olmadı. “Konusu neydi?” Domates öğretmeni anlattım. Herkes güldü. Çünkü çocuklar onu salça yapıyor. Kahkahalar…
“Ağustosböceği neden iki kez geçmişi anımsıyor?” “Anı kitabı yazacak mısınız?” Ben yazabilirim ama siz yazamazsınız sanırım. “Neden?” beklediğim, sormalarını istediğim bir soruydu. Çünkü çok küçüksünüz ve bu yüzden yaşadıklarınızı anımsamıyorsunuz. Kim geçmişten bir anısını anlatmak ister. İki öğrenci büyüklerinden dinledikleri bebeklik anılarını anlattı. Benim çocukluğumu konuşmadık. “Küçükken hangi mesleği yapmak istiyordunuz?” Elbette ressam olacak çocuktum. Mesleklerim arasında bir tek o yok. “Neden?” Çünkü zamanım yoktu.
Klasik sorum çevrelerinde gördükleri üç kuş türünü söylemeleriydi. Fena değildi. Hatta görmedikleri ama adlarını bildikleri üç kuş türünü de söylediler. Süperler.
Üçüncü ders kitaplarını imzaladım. Bu arada onlar arkadaşımla birlikte yazdıkları hikâyelerini okumaya devam ettiler.
Zil çalmadan sınıftan çıktım. Çünkü diğer ders son dersti ve çıkış kalabalık olacağı için okuldan ayrılmam gerekiyordu. Çiçeğimi verdi arkadaşım. Ne güzel bir çiçek, bembeyaz umut veren tomurcukları da var.
Önümüzdeki eğitim öğretim döneminde Kalsedon’un Gizemi’ni okumayı düşünüyorlar. O kitap da Kadıköy’ü anlatıyor. Ben artık İstanbul öyküleri yazmaya başladım. Sırada neresi var, düşüneyim.
Beni taksiye kadar eşlik eden veliyle konuştum. Oğlunun kitabını imzaladığımı hatırlıyorum. Onu düşündüğümü göstermek için bir şekerim olmasını çok isterdim ama yok. Birden aklıma kesme şekerlerim geldi. Şekerim düşerse diye yanımda taşıyorum. Ben komik kadın, çocukları güldürmeyi seviyorum. Bunu oğluna verebilir mi? Gülümseyerek aldı. Umarım onu güldürebilirim, dedim.
Güzel bir gün daha bitti.
Sevgili arkadaşıma çok teşekkür ediyorum. Benim yanımda olduğu için çok şanslıyım.





Bir yanıt bırakın