AKŞAMIN SONUNDA      29 Kasım 2025 / Cumartesi

AKŞAMIN SONUNDA      29 Kasım 2025 / Cumartesi

Gün güzel bir telaşla başladı. Arkadaşım Gönül Çatalcalı’nın imza ve söyleşisi vardı. Üç arkadaş Üsküdar’daki Tekin Kitabevinde buluştuk. Gönül’le tanıştılar. Havası mı suyu mu bilemem ama bir başka oluyor İzmirliler. Sımsıcak karşıladı dostlarını ve söyleşisi de sıcacık geçti. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık. Zaman nedir? Akşamın sona ermesidir bence. Günün bitmesi. Saatin yirmi dört demeden yeni güne uzanışıdır. Gönül Çatalcalı son romanı Su Fırtınası,  Yusuf Atılgan Roman Ödülü aldı. Kitabımı imzalı aldım. Herkes çok mutluydu. Arkadaşlarım da Gönül’ü çok içten ve samimi buldular. Kitaplarını imzalattılar. Hava kararmıştı biz kitabevinden ayrıldığımızda ve Kız Kulesi’nin karşısında bir restoranda yemek yiyelim dedik. Üç arkadaş gittik Filiz Köftecisi’ne. Masamız cam kenarındaydı ve Kız Kulesi’ne bakıyordu. Buradan Galata Kulesi de görünüyordu.

“Kız Kulesi’ne ne söylemek istersin?” diye sordu arkadaşım.

“Sana Galata Kulesi’nden mektup getirdim, demek isterdim.”

Ama mektup yazmamıştım.

“Bize kitaplarını da getirmedin.”

“Unuttum. Aklıma da hiç gelmedi.” Yeni kitabım, çıkmış falan filan, unutmuş gitmişim. Yeni dosya için yaptığım çalışmayla dolu kafam. Hatta derleme için yazdığım öyküyü bir arkadaşım okumuş ve beğenmiş. Öykümün adını bile unuttum. Ama o beğendiğini söyleyince tüylerim diken diken oldu. Çünkü savaşın ortasında kalan  iki çocuğu anlatıyordum. Gençlik çağına yazıldığı için anlatılmayan çok şey var ama bu anlamaya engel olmuyor. Savaşın çocuklar üzerindeki yıkıcı etkisini gayet iyi anlatıyor oyuncak bir bebek üzerinden.

Galata Kulesi, Kız Kulesi’ne Âşık. Kitabımın adı buydu. Galata Kulesi, Kız Kulesi’ni Seviyor adı verildi, çünkü çocukların aklına aşk düşürmemek için. Sansürlü bir kelime. Olsun diye düşündüm, sevgi daha önemli. Sevgi olmasaydı aşk da olmazdı sanırım. İşte akşam bu iki kulenin birbirlerine ışıklarıyla buluşmasını izledik. Fotoğraf çekildik. Yemek yedik falan.

Günün sonunda gençler geldi bana. Onlara yeni kitabımı söylemeyi unuttum. İstanbul etkinliği yapmışlar. Ellerinde haritayla iki saatlik bir tur yapmışlar İstanbul’da. İstanbul Tarihi Yarımada. Sonra da kendi İstanbul’larını haritada çizmişler. Bana kendi İstanbul’larının fotoğrafını gösterdiler. Çok şaşırdım. Bir palimsest örneğiydi. Çocuklar için de benzer bir etkinlik düzenlenebilir diye düşündüm. Aklım fikrim İstanbul.

Gençlere çalıştığım son okuldan söz ettim. Düşlediğim ama gerçekleştiremediğim bir proje vardı, yine İstanbul temalı. On yıldır İstanbul üzerine çalışıyorum. Yeter aslında bu kadar çalışma.

Bugün yapamadıklarımı düşününce üzüldüm biraz. Oysa ne güzel bir gün geçirmiştim. Haydi diyorum kendi kendime, yeni projeler ürettin yine. Yazın çocuklar için yazarsın. Şimdi yetişkinler için yazmaya devam.

Ortaokul öğretmenimle öykülerim üzerine konuştuk. İstediğim olgunlukta yazmayı başaramıyorum. Bir şeyler eksik ama eksikliğin ne olduğunu bilmiyorum. Öğrenecek çok şey var. Öyle yazıyorum demekle yazılmıyor, yazılmamalı da. Her şey anlatılmış, eğer böyle düşünüyorsam bugünü dünden ayıramıyorum demektir. Bugünü görebilmeli bir yazar. Dünden farkını koyabilmeli. Bazı şeylerin otuz yıl öncesi gibi olmadığının farkındayım ama yazarken ister istemez kâğıdıma geçmiş düşüyor kalemimden. Kimse geçmişi okumak istemez elbette. En azından gençler.

Okumadan yazanlara imreniyorum. Okumadan yazmayı başaramıyorum. Beni etkilemesi gerekiyor, öykünmeli biraz da beni dinlemek istemeli okuduklarım. Şimdi hayal gücü üzerine okuyorum ya, kendi hayal dünyamın nasıl geliştiğini düşünüyorum. Arkadaşlarıma soruyorum. Yeni bir düşünce benim için; kitap okumayı sevmeyen çocukların canlandıramadıkları için böyle olduklarını düşünür oldum. Okuma hızı yavaş olan çocukların anlamadıkları için okumaktan zevk alamadıklarını hep söylemişimdir. Ne noktada duraklarlar ne de virgülde. Hatta uzun kelimeleri bile anlayamazlar çünkü okuyamazlar. Yazar arkadaşımla görüştüm. Yazmak atölyelerine katılımlarından kazandıklarını anlattı. Atölye arkadaşlarının düşüncelerini paylaştı. İçime bir hayal kırıklığı oturup kaldı. Ne yapmalı? Bilmiyorum. On yıla kadar yazarlar değil yapay zekalar tarafından yazılacak metinler. Yine de görsel okumaları yapabilmek için metinlere ihtiyaç hep olacak. İşin en kötü yanı bugün şikayetçi olduğumuz eğitim öğretimde kullanılan metinler daha da yaygınlaşacak. İyi metinler de yazabilir mi yapay zekalar. Derinliği olacak mı? Duygular olacak mı? Beş duyuya seslenebilecek mi? Ağzımda tat bırakacak mı yedikleri balık ekmek? Melek’i bir de kendi gözümde canlandırabilecek miyim? Elinden tutup yürüyebilecek miyim Galata Köprüsünde. Denizin kokusunu alabilecek miyim? Oltayı çekecek mi Yüksel amca benim için. Okan’ın anlattığı İstanbul’u dinleyebilecek miyim, sesini işitebilecek miyim? Bu karakterler elbette Galata Kulesi, Kız Kulesi’ni Seviyor kitabımdan. İşte bugün arkadaşlarım bana kitabımı anımsattı daha doğrusu iki kulenin ışıklarla birbirlerine uzanmasını izleterek aşklarını anımsattı. Çocuklara, okula gidemeyip mendil satan çocukları anlatabildiysem ne mutlu bana. Sayfalar bir bir çevriliyor gözlerimin önünde. Öğretmenler olmasa, şu didaktik oldukları çok soru sordukları söylenen öğretmenler, Melek’in öyküsü de olamazdı. O öğretmenlerin birçok çocuğa dokunduklarını yeni yeni fark ettim. Bu öğretmenlerden biri benim Melek’in karşısına çıktı. O olmasaydı öykü olmazdı. Eski öğretmenler eleştiriliyor ama dokundukları çocuklar kimse tarafından dokunulmayan çocuklar. Ne velisi, ne arkadaşları, ne de didaktik olmayan öğretmenleri… Bugün bu çocukların elinden tutup onlara yol gösteren öğretmenlere saygılarımı iletmek istiyorum. Eski öğretmenlerin davranışlarıyla öğretmen oldukları anlaşılıyor. Bundan hoşlanmayan bir kuşak var. Anlamaya çalışıyorum. Duygusal bağ kurmaları istenmiyor. Sevgi gösterileri, öneriler istenmiyor. Genç kuşak, öğretmenlerinin kendilerine davranıldığı gibi davranılmasından hoşlanmıyor.  Ama artık şundan eminim ki ne yaparlarsa yapsınlar çocuklarını memnun edemeyecekler. Büyüdüklerinde onlar da şikayetçi olacaklar.

Bugün güzel bir gündü. Ama Galata Kulesi, Kız Kulesine âşık ya. Ceki, Melek’i seviyor ya. İstanbul’u düşündüm efkarlandım. İmza gününde bir çocuk sordu: Yazarken duygularınız nelerdi, diye. Okurken ne hissettilerse, yazarken ben de aynı duyguları yaşadığımı söyledim. Ben mutlu oldum ya siz, diye sordum. Severek, merakla okumuşlar.

Günü kapatmadan önce savaş konulu öykümün adını öğrenmek istedim. Masaüstünde aradım, buldum: Zila’nın Bebeği.

Bitti.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*